HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Doğumu ve tahsili
1188'de (1774) Aydın'ın Kuşadası kasabasının Çınarlı köyünde doğdu. Öğrenim çağına gelince okuma yazmayı annesinden öğrendi. Aydın, Denizli ve Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde okuduktan sonra İstanbul'a gidip Fatih'te — bugün Millet Kütüphanesi olarak kullanılan — Feyziyye Medresesi'ne yerleşti; burada Hoca Emin Efendi'nin öğrencisi oldu.
Tahsilini tamamladığı bu yıllarda hücresine kapanarak vaktinin büyük kısmını ibadet ve mücâhedeye ayırmaya başladı.
Bir âyetin açtığı yol
Bir âyetin anlamı üzerinde çok düşündüğü hâlde çözümünü bulamamanın sıkıntısı içindeyken, bir arkadaşı bu âyeti o sırada Atpazarî Tekkesi'nde misafir kalan Beypazarlı Ali Efendi'ye sormasını tavsiye etti. Halvetî-Şâbânî tarikatının Çerkeşiyye kolunun pîri Çerkeşî Mustafa Efendi'nin halifelerinden olan Ali Efendi'nin yorumuna hayran kalan Kuşadalı, bunun ardından kendisine intisap etti.
Tarihler dikkat çekicidir: 1774'te doğduğu ve Beypazarlı Ali Efendi'nin 1814'te İstanbul'a geldiği bilindiğine göre intisap ettiğinde otuz dokuz-kırk yaşlarındaydı — ömrünün ilk kırk yılı zâhir ilimleriyle geçmişti.
Mısır sürgünü
1817'de Fındıkzade'deki Beşikçizâde Dergâhı'nın şeyhliğine getirilen Beypazarlı Ali Efendi, muhtemelen aynı yıl ona hilâfet vererek irşad göreviyle Mısır'a gönderdi. Kahire'de Gülşenî Dergâhı'nda ikamet etti.
Bilinmeyen sebeplerle Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'ya şikâyet edildi ve paşanın ricası üzerine İstanbul'a dönmek zorunda kaldı. Yakınlarıyla birlikte zincire vurularak İskenderiye'den gemiye bindirildiği de rivayet edilir. Bir görüşe göre Mehmed Ali Paşa onun Bektaşîliğe karşı olduğunu öğrenince kızıp Mısır'ı terke zorlamıştır. II. Mahmud tarafından paşa aleyhine faaliyet için gönderilmiş olabileceği ihtimali üzerinde durulmuşsa da bunu doğrulayacak bir delil yoktur.
Sineklibakkal Tekkesi ve yangın
1820'de İstanbul'a döndü, bir süre Feyziyye Medresesi'nde kaldı. Muhtemelen aynı yıl Aksaray Sineklibakkal'da kendisi için yaptırılan tekkenin meşihatını kabul ederek irşada başladı. Tekkeyi yaptıran kişi hakkında iki rivayet vardır: Evrenoszâde Sâmi Bey'e göre kendisine intisap eden zengin bir Bektaşî babası, Hüseyin Vassâf'a göre Usturacı Halil adlı biri.
Buradaki irşadı tekkenin yandığı 1832 yılına kadar sürdü. Mahallede başlayan yangının tekkeye ulaşmak üzere olduğu haber verildiğinde sohbetine devam ettiği, tekkenin yanmaya başladığı söylendiğinde “Haydi çıkalım, elhamdülillâh merasimden kurtulduk” dediği nakledilir.
“Artık tekkelerde eski feyiz kalmamıştır”
Yangının ardından tekkenin yeniden yapılmasına izin vermedi: “Bundan sonra seyrüsülûk hususi sohbetlerle devam eder, artık tekkelerde eski feyiz kalmamıştır.”
Koska civarında kiraladığı evde bir yıl kadar oturduktan sonra Fatih Çarşamba pazarında Papasoğlu Medresesi'nin karşısındaki konağı satın alarak buraya yerleşti. Hacca gitmek üzere İstanbul'dan ayrıldığı 1843 yılına kadar, yaklaşık on yıl, irşadını burada açtığı ilim, irfan ve sohbet meclisleriyle sürdürdü.
Ahmed Cevdet Paşa'nın tanıklığı
Bu dönemin önemli tanığı Ahmed Cevdet Paşa'dır. Tasavvufa intisabı bulunmamakla birlikte komşusu olması dolayısıyla kendisiyle zaman zaman görüştüğünü; vüzerâdan ve devlet ricâlinden pek çok kişinin konağa gelip huzuruna girmek için sofada beklediğini, en büyük hoca efendilere sorup halledemedikleri soruların cevaplarını ondan aldıklarını, dinî ilimlerin hepsinde ve özellikle tefsirde olağan üstü bilgi sahibi olduğunu söyler.
Şam yılları ve vefatı
1843'te ifa ettiği hac dönüşünde Şam'a geldi ve Ekim 1846'ya kadar Kanavat mahallesindeki Dervişiyye Camii civarında ikamet etti. Bu üç yıllık dönemdeki faaliyetleri hakkında bilgi bulunmamakta, yalnız şehrin valisi Ali Paşa'nın kendisine intisap ettiği bilinmektedir.
Bu tarihte, İstanbul'dan gelen kıdemli mensuplarından Bosnalı Mehmed Tevfik Efendi ve 100'ü aşkın müridiyle ikinci defa hacca gitmek üzere Şam'dan ayrıldı. Medine'yi ziyaret ettikten sonra Mekke'ye giderken, hacıların ihrama girdiği Râbiğ mevkiinde vefat etti.
Vefat tarihi konusunda ihtilâf vardır: Hüseyin Vassâf 1264 (1848), Aydî Baba divanında 1263 (1847) denilir. İbnülemin Mahmud Kemal, Sayda müşiri Kâmil Paşa'nın Meclis-i Vâlâ Riyâseti'ne gönderdiği 15 Safer 1263 (2 Şubat 1847) tarihli yazıda Kuşadalı ve beraberindeki bazı kişilerin koleradan öldüğünün bildirildiğini kaydederek vefat tarihini 1262 (1846) olarak tesbit etmiştir. “Şeyh-i ekmel-i devrân” ve “hâtem-i dehr bûd” ifadeleri vefatına tarih düşürülmüştür.
Şam'da şeyhinin hacdan dönüşünü beklerken ölüm haberini alan mensuplarından Cerîde-i Havâdis muharriri Enderunlu Ali Âlî, onun hakkında Hidâyetü'l-velî fî vâridâtı Kuşadalı adlı bir risâle kaleme almıştır.
Ailesi
Kaynaklarda evlilik ve aile durumu hakkında bilgi yoktur; ancak bir mektubunda Süleyman adlı bir şahıstan kayınpederi olarak bahseder. Başbakanlık Osmanlı Arşivi'ndeki 20 Mayıs 1853 tarihli bir belgeden evlendiği ve vefatından sonra eşi Hatice Hanım ile kızı Hacer'e devlet tarafından maaş bağlandığı anlaşılmaktadır.
Hiç eser yazmaması
Kırk yaşına kadar zâhir ilimleriyle meşgul olan ve Ahmed Cevdet Paşa'nın tanıklığının gösterdiği gibi döneminin en üst seviyedeki âlimlerinden olan Kuşadalı, ne bu alanlarda ne de tasavvuf alanında eser vermiştir.
Zâhir ilimlerine verdiği değeri gösteren bir sözü vardır: misal âleminde ara sıra Sünbül Sinan ile görüşüp birbirlerinden istifade ettiklerini, zaman zaman İbn Kemal ile de görüştüğünü, ancak her defasında kendisinin ondan istifade ettiğini söylerdi.
Mektupları
1820-21'den itibaren müridlerinin terbiyesi amacıyla yazdığı mektuplar, düşünce dünyasını ve şahsiyetini anlamak için en önemli kaynaktır. Vefatından sonra mensupları tarafından istinsah edilerek derlenmiş; büyük bölümü Millî Kütüphane ile Millet Kütüphanesi'ndedir. Çeşitli kütüphanelerdeki ve özel ellerdeki diğer mektuplarla birlikte sayıları 143'e ulaşır. Yaşar Nuri Öztürk tarafından derlenip yayımlanmıştır.
Silsilesi
Halvetî-Şâbânî tarikatına mensuptu. Silsilesi mürşidi Beypazarlı Ali Efendi vasıtasıyla Çerkeşiyye kolunun pîri Çerkeşî Mustafa Efendi'ye; oradan Mehmed Zoravî, Mudurnulu Abdullah Rüşdü, Mehmed Nasûhî, Karabaş Velî, Mustafa Muslihuddin Çelebi, İsmâil Çorûmî, Ömer Fuâdî ve Muhyiddin Kastamonî yoluyla tarikatın pîri Şeyh Şâbân-ı Velî'ye (ö. 976/1569) ulaşır.
Getirdiği yenilikler
Halvetiyye, esmâ-i hüsnâdan yedi ismin zikredilmesini seyrüsülûk esası sayan, halvet ve tekke merkezli bir yoldur. Kuşadalı bu anlayışa getirdiği yeniliklerle temayüz etti; bu sebeple kendisine tarikatın Kuşadaviyye (İbrâhimiyye) kolu nisbet edilmiştir. Başlıcaları:
- Tekkeye yer vermemesi — seyrüsülûkü bulunduğu her yerde sohbetlerle sürdürmesi.
- İlim tahsilini seyrüsülûkün yarısı sayması.
- Esmâ zikrini zorunlu olmaktan çıkarması — müridde istidat zuhur edinceye kadar istiğfar ve salavât-ı şerîfe dersiyle yetinmesi.
- “Kul tertibi” dediği evrâd ve ahzâb okuma yerine, zikir olarak mânasını düşünüp yüksek sesle Kur'ân-ı Kerîm'i hatmetmeyi tavsiye etmesi.
- Râbıtayı tarikatın en önemli esası hâline getirmesi — Nakşibendiyye'ye has bilinen bu uygulama için “sırrullah, sırr-ı beytullah ve sırr-ı Resûlullah” olduğunu söylemesi.
- Hiç kimseyi halife tayin etmemesi — bazı mensuplarına zikir telkini izni vermekle birlikte, sorulduğunda hâl-i hilâfet kimde zâhir olursa ona tâbi olmalarını söylemesi.
Bunların büyük kısmının Hacı Bayrâm-ı Velî'den itibaren Bayramî Melâmîliği'nde uygulanagelen hususlar olduğu ve mürşidinin pîri Çerkeşî Mustafa Efendi'nin melâmete dair bir risâlesi bulunduğu dikkate alınırsa, bu tarikattan etkilendiği söylenebilir. Bununla birlikte mektuplarında bu konuya hiç temas etmez.
Sonrası
Vefatı üzerine ihvan, hâl-i hilâfetin Bosnalı Mehmed Tevfik Efendi'de tecelli ettiğini görerek ona biat etti. “Halifeleri” diye tanıtılan Rusçuklu Ali Fethi, Aydî Baba, Keçecizâde Hâfız Ali İzzet, Mehmed Kırîmî, Ahmed İzzet, Kadızâde Ömer Halvetî, Ali Fikri, Muhammed Necib ve Muhammed Şevki gibi isimler aslında zikir telkin etmekle görevlendirdiği kişilerdir.
Mehmed Tevfik Efendi'den sonra hilâfet makamına Niğdeli Bekir Efendi, ardından Fâtih türbedarı Ahmed Amiş Efendi geçti. Mücâhedatın bir kısmını Kuşadalı'nın, geri kalanını kendisinin kaldırdığını söyleyen Ahmed Amiş Efendi döneminde tarikat tam anlamıyla Melâmetî bir nitelik kazanarak günümüze ulaşmıştır. Şeyhülvüzerâ Nâmık Paşa, Abdülaziz Mecdi Tolun, Osman Nuri Ergin, Süheyl Ünver ve Fethi Gemuhluoğlu bu koldan feyiz alan isimlerdendir.
Bektaşîlik meselesi: bir düzeltme
Kuşadalı'nın Bektaşîliği tarikat ve tekkelerin yozlaşmasına çarpıcı örnek gösterdiğine, yeniçeriliğin kaldırılması ve Bektaşîliğin yasaklanmasında II. Mahmud'un politikasını desteklediğine dair görüşlerin bir kanıtı bulunmamaktadır.
Bu iddianın dayanağı, Mehmed Esad adlı birine yazılmış bir mektuptu; bu kişinin Üss-i Zafer müellifi Vak'anüvis Mehmed Esad Efendi olduğu ileri sürülmüştü. Ancak mektubun Akhisar'da ikamet eden Kazasker Şehrîzâde Mehmed Esad Efendi'ye yazıldığının tesbit edilmesiyle bu ihtimalin doğru olmadığı anlaşılmıştır. Sineklibakkal'daki tekkesini bir Bektaşî babasının yaptırdığı rivayeti de ayrıca kayda değerdir.
Tarikat silsilesi
Halvetî-Şâbânî tarikatına mensup olan Kuşadalı İbrâhim Efendi'nin tarikat silsilesi, mürşidi Beypazarlı Ali Efendi vasıtasıyla bu tarikatın Çerkeşiyye kolunun pîri Çerkeşî Mustafa Efendi'ye ulaşır ve şu şekilde devam eder: Mehmed Zoravî, Mudurnulu Abdullah Rüşdü, Mehmed Nasûhî, Karabaş Velî, Kastamonulu Mustafa Muslihuddin Çelebi, İsmâil Çorûmî, Ömer Fuâdî, Muhyiddin Kastamonî. Silsile böylece tarikatın pîri Şeyh Şâban Velî'ye (ö. 976/1568) ulaşır.
Aynı silsileyi Ahmed Amiş Efendi üzerinden veren bir başka kayıt halkaları Bosnalı Mehmed Tevfik, Kuşadalı İbrâhim, Beypazarlı Ali, Çerkeşiyye kolunun kurucusu Mustafa Çerkeşî, Nasûhiyye kolunun kurucusu Seyyid Mehmed Nasûhî, Karabaşiyye kolunun kurucusu Karabaş Velî şeklinde sıralar; bu kayıtta Mehmed Zoravî ile Mudurnulu Abdullah Rüşdü halkaları yer almaz.