Ara
Menü

Selâhaddin Zerkûbî

Kuyumcu Selâhaddîn-i Zerkûb, Şems-i Tebrîzî'nin kayboluşundan sonra Mevlânâ'nın sohbet ve temsil halkasında yaklaşık on yıl merkezî konum üstlendi.

Doğum
1186
Vefat
1258
Unvan
Mevlânâ'nın halifesi ve Konya sohbet halkasının temsilcisi

Kâmile köyünden Konya'ya

Asıl adı Ferîdun olan Selâhaddîn-i Zerkûb 582'de (1186) Beyşehir gölü kıyısındaki Kâmile köyünde doğdu. Balıkçılıkla geçinen bir aileden geldiği, babasının adının Yağıbasan olduğu kaydedilir. Konya'da kuyumculuk yaptığı için “altın döven” anlamındaki Zerkûb lakabıyla tanındı. İlk tasavvufî çevresi Seyyid Burhâneddin Muhakkık-ı Tirmizî'nin sohbet halkasıydı.

Mevlânâ'nın halifesi

Şems-i Tebrîzî'nin 1247'deki son kayboluşundan sonra Mevlânâ, Selâhaddin'i sohbet ve temsil halkasının merkezine aldı. Sultan Veled bu yakınlığı, Mevlânâ'nın Şems'te bulduğu mânayı Selâhaddin'de görmesiyle açıklar. Bu konum sonradan teşekkül eden mevlevîhâne postnişinliğiyle birebir aynı değildir; Mevlânâ hayattayken oluşan halifelik ve sohbet düzenine aittir.

Aile bağı ve çevredeki gerilim

Selâhaddin'in kızı Fâtıma Hatun'un Sultan Veled'le evlenmesi iki aile arasındaki bağı güçlendirdi. Mevlânâ'nın Fâtıma'ya Kur'an öğrettiği ve Zerkûb ailesini kendi ailesinden saydığı aktarılır. Okuma yazması ve konuşması hakkında küçümseyici rivayetler bulunsa da ilk Mevlevî kaynakları onu zâhirde sade, bâtında derin mârifet sahibi bir sûfî olarak tanıtır. Mevlânâ'nın bazı müridleri onun öne çıkarılmasını kabullenmekte zorlanmış; bu gerilim, bilginin yalnız medrese ve hitabetle ölçülmesine karşı bir sınama olarak anlatılmıştır.

Vefatı ve hâtırası

Selâhaddin yaklaşık on yıl Mevlânâ'nın yakınında kaldı ve 657'de (1258) vefat etti. Ardından Hüsâmeddin Çelebi öne çıktı. Mevlânâ, Dîvân-ı Kebîr'de Selâhaddin'i çok sayıda şiirde farklı övgü unvanlarıyla anar. Onun hakkında aktarılan nur, keşif ve keramet anlatıları tarihî biyografiden ayrı bir menkıbe katmanında okunmalıdır.

Ağ ve yol

KİŞİLER AĞIBağlantılarını aç3 doğrudan bağlantıAğda gör →
YOL ATLASISilsiledeki yerini açÖnceki ve sonraki halkalarla birlikte

Menkıbeler

İlk 6 kayıt gösteriliyor

MENKIBE · GELENEK İÇİ

Selâhaddin Zerkûbî — 1–4. anlatılar

1. anlatı BEŞİNCİ BÖLÜM Abdal ve evtadın kutbu, âriflerin sultanı, Yağıbasan'ın oğlu Konya'lı Zerkûb diye tanınan Şeyh Selâhaddin Feridun'un (Tanrı onun sırrını kutlasın) menkıbeleri hakkındadır. Yine arkadaşların ulularından şöyle nakledilmiştir: Mevlânâ hazretleri, Şemseddin-i Tebrizi'yi aramaktan farig olduktan ve onun sırlarını kendi nefsinde görmeye başladıktan sonra…

Tam anlatıyı okuAnlatıyı daralt
Menâkıbnâme’de tam metni aç

1. anlatı

BEŞİNCİ BÖLÜM

Abdal ve evtadın kutbu, âriflerin sultanı, Yağıbasan'ın oğlu Konya'lı Zerkûb diye tanınan Şeyh Selâhaddin Feridun'un (Tanrı onun sırrını kutlasın) menkıbeleri hakkındadır.

Yine arkadaşların ulularından şöyle nakledilmiştir: Mevlânâ hazretleri, Şemseddin-i Tebrizi'yi aramaktan farig olduktan ve onun sırlarını kendi nefsinde görmeye başladıktan sonra Şeyh Selâhaddin hazretlerini yanına aldı ve onu arkadaşlara başbuğ olarak seçti; kendi halifesi, meclislerinin enisi ve halvetinin nedimi yaptı; onun vücudu ile sükünet buldu. Müritler, her ikisinin sohbetinden faydalandılar. Kıskançlar, telef oldular. Arkadaşlar, bu şeyhin ve Mevlânâ'nın varlığından on sene zahmetsizce faydalar elde ettiler. Mevlânâ hazretleri, hakkında çok inayet ve teveccüh gösterdiği Sultan Veled'i (Tanrı her ikisinin sırrını kutlasın), daima velileri ağırlamaya ve şeyh Selâhaddin'in hizmetinde kusurda bulunmamaya teşvik eder ve Selâhaddin'in sohbetini kaçırmaması, onun sohbetine büyük bir gayretle devam etmesi hususunda tembihte bulunurdu.

2. anlatı

Sultan Veled hazretlerinden nakledilmiştir ki: Bir gün Şeyh Selâhaddin ona: “Bahaeddin, benden başka şeyhe bakma, iltifat gösterme, çünkü hakiki şeyh benim, diğer şeyhlerin sohbeti zararlı ve öldürücüdür. Zira bizim nazarımız güneş, müridin vücudu taş gibidir. Kabiliyetli taş, kâmil bir

3. anlatı

AHMET ErLÂAKİ 5/3-4

güneşin nazarında her halde yakut olur. Diğer şeyhlerin nazarları gölge gibidir. Eğer kabiliyetli bir taş, mânevi bir güneş gibi olan olgun şeyhin nazarından kaçıp gölgeye çekilirse yakut olamaz ve ilerlemez,” dedi.

4. anlatı

Yine dostların kerimlerinden nakledilmiştir ki: Şeyh Selâhaddin hazretleri, gençliğinde Mevlânâ'ya ulaşıp mürit olmadan önce Seyyid Burhaneddin Muhakkık-i Tirmiz”ye (Tanrı'nın rahmeti onun üzerine olsun) mürit olmuştu ve ona hizmet ederdi; daima onunla düşer kalkardı. Mevlânâ hazretleri, Seyyid'in müridi olduğu vakit, o da iradetini yenileyip Mevlânâ hazretlerine de mürit oldu ve Seyyid hazretleri (Tanrı ondan razı olsun) “Bana, şeyhim Sultan-ül-Ulemâ'dan iki büyük şey nasip olmuştur: biri söz fesahati, diğeri hal güzelliği. Söz fesahatini, Mevlânâ Celâleddin'e verdim; çünkü onun halleri çoktur, buna muhtaç değildir. Halimi de şeyh Selâhaddin hazretlerine bağışladım. Çünkü, onun hiç söz söylemek hassası yoktur,” dedi. Birtakım azgınlar, taşkınlar şeyh Selâhaddin hazretlerini cahillerden ve avamdan sayarlardı. Cehaletlerinden ve körlüklerinden, ümmiyi âlimden ve Levh-i Mahfuzu, hâfızın yazı tahtasından fark edemezlerdi.

Yine Mevlânâ hazretleri dini ilimler elde etmek, kil u kalle, öğretim ve va'zetmekle meşguldü. Şeyh Selâhaddin de Zerkûbçu dükkânında helâlinden para kazanmak ve halini kuvvetlendirmekle uğraşırdı.

Hikâye: Eski dostlar şöyle rivayet ettiler ki: Şeyhimiz Selâhaddin'in anası ve babası, Konya civarında bir göl kenarında bulunan Kâmile denilen köydendiler. Bu gölde balık avlamakla geçinirlerdi. Seyyid Burhaneddin, Konya'dan Dari”I-feth denilen Kayseri'ye gidip orada öldüğü vakit, Şeyh Selâhaddin de anasını ve babasını görmeye gitmişti. Orada onu evlendirdiler. Şeyh, bir müddet onun yanında kaldı. Artık bu hayata alışmıştı. Bir gün, Konya şehrine geldi. Ebu'l-Fazl mescidinde Cuma namazında bulundu. O gün Mevlânâ hazretleri va'zediyor ve büyük heyecanlar gösteriyordu. Seyyid Burhaneddin hakkında birçok şeyler anlatıyordu. Birdenbire, Seyyid'in, halleri, Mevlânâ'nın zâtından büyük bir nur gibi ÂRİFLERİN MENKIJBELERİ 143

Şeyh Selâhaddin'e gözüktü. Selâhaddin hemen feryat kopararak kalktı, Mevlânâ'nın minberi altına geldi. Mübarek başını açtı, baş koyup Mevlânâ'nın ayaklarını öptü, onlara yüzünü gözünü sürdü. Mevlânâ hazretleri iltifatlarda bulunarak: “Nerelerde idin?” diye sordu. O da: “Evlendim, sizin büyüklüğünüzden ve sohbetinizden mahrum kaldım,” diye cevap verdi. Mevlânâ: “Hayır, hayır, sen bizdensin, bizim canımızsın,” diyerek elinden tuttu kendisine sohbet arkadaşı yaptı. (5) Hikâye: Dostların büyüklerinden nakledilmiştir ki: Sultan Alâeddin Keykubad'ın oğlu Rum sultanı İzzeddin Keykavus (Tanrı onların burhanlarını nurlandırsın), saltanatının başlangıcında Mevlânâ'nın velâyetinin büyüklüğünden habersizdi. Saltanat gururu gözünü bürümüştü. Bir gün veziri olan Sahip Şemseddin'e: “Niçin böyle, dajma Mevlânâ'nın hizmetine gidip geliyorsun? Ona niçin bu kadar saygı ve sevgi gösteriyorsun da diğer büyüklerden yüz çeviriyorsun? Onda zamanımızın şeyhlerinde olmıyan ne gibi şeyler gördün? Onun diğer bilgin ve fakirlere üstünlüğü nedendir?” diye itirazda bulundu. Sahib Şemseddin, sultana cevap vermek için birçok deliller getirdi ve Mevlânâ'nın velâyeti, kerameti ve asaletini akli deliller ve nakli hüccetlerle aydınlattı. Öyle ki nihayet sultanın kalbinde de Mevlânâ'ya karşı tam bir iradet ve sevgi uyandı. Onun ziyaretine gitmek istedi. Sultan o gün, tesadüfen Konya sahrasındaki Filubat köşkünde has adamları ile birlikte işrete dalmıştı. Bir aralık sultan kalktı. Orada bulunan gölü temaşaya koyuldu. Birdenbire bir yılan yavrusu gördü. Hemen yakalayıp yenine soktu, haznedardan altın bir hokka istedi. Gizlice o yılan yavrusunu hokkanın içine koyduktan sonra ağzını mühürleyip kesesine koydu. İşret meclisine döndükten ve aradan bir müddet geçtikten sonra hokkayı çıkarıp emirlerine ve vezirlerine gösterip: “Bu hokkayı bana, Istanbul tekfuru, birçok hediyelerle birlikte gönderiyor ve o: “Eğer sizin dininiz hak ise bilginleriniz bu hokkada ne olduğunu söylerler, ben de harac vermeği üzerime alırım diyor” ” dedi. Devletin ve milletin ileri gelenleri, bu mühürlü hokkanın sırrı karşısında şaşırdılar. Bunun üzerine Sultan İzzeddin, Pervane'nin bu hokkayı alıp içinde ne 144 /6

olduğunu bildirmeleri için, Konya'nın bütün şeyhlerine, bilginlerine ve kadılarına göstermesini emretti ve: “Bu bilginler, haklarındaki itikadımızın doğruluğunun iki misli olması için bu mühürlü hokkada ne olduğunu söylesinler. Mademki bu bilginler, dinimizin ulularıdırlar ve şu kadar da idrarat ve başka gelir ellerine geçiyor, o halde bu müşkülü çözmeleri lâzımdır,” dedi. Hepsi bu saklı tutulmuş sırrı ve bu mühürlü hokkanın ne olduğunu bildirmekten âciz kaldılar. Nihayet Sahib Şemseddin, sultanla birlikte Mevlânânın ziyaretine gitmegi ve bu sırrı onun çözmesini uygun gördü ve bu zamanda, göze görünen ve görünmeyen bütün müşkülleri çözenin Mevlânâ olduğunu söyledi. Bütün emirlerin, sultanın hiylesinden haberleri yoktu. Hepsi kalktılar, atlara binip Mevlânâ'nın ziyaretine geldiler. O gün bütün halk, Mevlânâ'nın meclisinde hazır bulunuyordu. İslâm sultanı bu altın hokkayı o din sultanının önüne koyduğu vakit, Şeyh Selâhaddin, Mevlânâ'nın yanında murakabe halinde oturuyordu. Mevlânâ: “Şeyhimiz bu hokkanın sırrını açıklasın,” diye emir buyurdu. Şeyh Selâhaddin baş koyduktan sonra: “Ey İslâm sultanı! Bu biçare hayvanı niçin bu hokkaya hapsettin? Bu yılan yavrusunu niçin yanına aldın? Tanrı erlerini sınamak, insanlıktan uzaktır. Hele senin ziyaretiyle şereflendiğin bu Tanrı eri, bu gök hokkalarının bütün sırlarını ve yer âleminin bütün zerrelerini ve bütün yaratılışın gizliliklerini tam mânasivle bilir ve Tanrı'nın sır hazinelerine tam mânasiyle vâkıftır,” dedikten sonra feryat ve figan ile kalkıp semâa başladı ve sultan da başını açarak bütün adamları ile birlikte mürit ve kul oldu. Sahip Şemseddin'e de şükraneler verdi. Mevlânâ'ya olan saygısı arttı ve bu âlemde onun gibi bir sultan ve vukuflu ârif olmadığını kabul edip tenhada: “Müritlerinin bu kadar kuvvet ve kudreti olduktan sonra öyle ulu bir kişinin ululuğunu kim anlıyabilir ve onun temiz sırrına kim vâkıf olabilir?” dedi.

Bu anlatı gelenek hafızasına aittir; doğrulanabilir tarihî olayla aynı kesinlikte sunulmaz. Kaynak: Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, c. II.
MENKIBE · GELENEK İÇİ

Selâhaddin Zerkûbî — 5–8. anlatılar

5. anlatı Yine nakledilmiştir ki: Bir gün şehrin büyükleri, tam bir niyaz ile Mevlânâ hazretlerinden va'zetmesini rica ettiler. O da âleme şâmil olan kereminden ve hilminin büyüklüğünden bu ricayı kabul etti. Va'zederken, birçokları kendilerinden geçti ve halis âşıklar can verdiler. O gün 6. anlatı ÂRİFLERİN…

Tam anlatıyı okuAnlatıyı daralt
Menâkıbnâme’de tam metni aç

5. anlatı

Yine nakledilmiştir ki: Bir gün şehrin büyükleri, tam bir niyaz ile Mevlânâ hazretlerinden va'zetmesini rica ettiler. O da âleme şâmil olan kereminden ve hilminin büyüklüğünden bu ricayı kabul etti. Va'zederken, birçokları kendilerinden geçti ve halis âşıklar can verdiler. O gün

6. anlatı

ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ 145

şeyh Selâhaddin de bu mecliste hazırdı. Hadden aşırı heyecanlar gösterdi ve semâ ederek çıkıp gittiler. Bundan sonra Mevlânâ bir daha minbere çıkmadı. Derler ki, Mevlânâ Şems-i Tebrizi ile buluştuktan ve onunla arkadaşlığa başladıktan sonra öğretimi ve va'zetmeyi tamamiyle terketmişti. O gün, candan dostların ricası ve şeyh Selâhaddin'in işareti üzerine bir kere daha va'zetmiş ve buna son vermişti.

() Hikâye: Yine nakledilmiştir, ki: Bir gün Mevlânâ hazretleri, bütün dünyaca meşhur olan o heyecanları içinde bulunduğu bir zamanda kuyumcuların civarından geçiyordu. Onların çekiçlerinden çıkan tak tak sesleri ınübarek kulağına erişince, o seslerin güzelliğinden, Mevlânâ'da acayip bir hal zuhur etti ve dönmeye başladı. Şeyh Selâhaddin'e gayıp âleminden, “Dışarı çık, Mevlânâ dönmededir, halk etrafma toplanmıştır,” diye ilham geldi. Bunun üzerine, şeyh feryat ve figan ile dükkândan dışarı çıktı. Mevlânâ'nın ayaklarna kapanıp kendinden geçti. Mevlânâ hazretleri, semâda olduğu halde onu yakalayıp mübarek yüzünü ve saçlarını öperek iltifatlarda bulundu. Şeyh Selâhaddin, Mevlânâ hazretlerine: “Benim Mevlânâ ile semâ etmeye gücüm yetmez,” dedi. Çünkü şeyh Selâhaddin riyazet ve mücahededen son derecede zayıf düşmüştür. O anda çıraklarına: “Mevlânâ semâdan çekilinceye kadar altın varakları parça parça ve lime lime olsa da hiç durmadan çekiç vurun,” diye emretti. Bu sanat öyledir ki altın varaklar üzerine vurulan çekiç adedi sayılıdır. Bundan fazla vurulursa parça parça olur, bir şeye yaramaz. Böylece öğle vaktinden ikindi vaktine kadar Mevlânâ semâya ara vermedi. O sırada güyendeler geldiler şu gazeli okumaya başladılar:

Bu zerküpluk dükkânında bir hazine çıktı. Bu ne güzel suret, bu ne güzel mâna, ne güzel! Ne güzel! ilâh...

Şeyh, bir yaprak altının parçalanmadan ve bir şey telef olmadan, bütün dükkânın altın yapraklarla dolduğunu ve çekiç vuranların bütün âletlerinin altın olduğunu gördü. Şeyh, iki dünyanın (dünya ve âhiretin) madenini kendi dükkânında

F: 10 146 AHMET EFLAKİ 5/8-10

görünce üzerindeki elbiseleri yırtıp dükkânı yağma etmelerini emretti. Hemen dünya ve ahiret dükkânının sevdasından vazgeçip Hüdavendigâr'ın sohbetine gitti. Mevlânâ hazretleri, Şemseddin-i Tebrizi (Tanrı onun zikrini yüceltsin) hakkında gösterdiği aşk oyunları ve inayetleri, onun hakkında da gösterdi. Şems'in velâyetini Selâhaddin'de de görüp onu yüceltmeye ve ağırlamaya başladı ve kararsız olan temiz ruhu, Selâhaddin'le gükünet buldu. Tam on yıl onunla ünsiyet ve sohbette bulundu. Şeyh Selâhaddin, hazretin halifesi oldu.

7. anlatı

Hikâye: Sultan Veled hazretlerinden nakledilmiştir ki: Bir gün, şeyh Selâhaddin, babam hazretlerine: “Benim içimde örtülü nur çeşmeleri vardı, fakat benim ondan haberim yoktu. Sen benim gözümü öyle açtın ki, bütün o nurlar gözümün önünde deniz gibi coştular,” dedi.

8. anlatı

Yine birgün, babam: “Şeyh Selâhaddin'in yanında Mevlânâ Şemseddin'i, Çelebi Hüsameddin'in yanında da şeyh Selâhaddin'i anmayınız. Her ne kadar onların nurları arasında tam bir birlik var ve bir fark yoksa da, ilâhi kıskançlık faaliyettedir. Anmak doğru olmaz, çünkü şeyhlerin edebi ve terbiyesi budur,” buyurdu.

Yine Sultan Veled buyurdu ki: Bir gün babam cinsiyet ve nispet konuları hakkında bilgi veriyordu. Dedi ki: İnsanların biribirlerine olan sevgileri mücerret sözle değil, aralarındaki cinsiyet ve nispetledir.

Şiir:

Cinsiyet nedir? O, öyle bir çeşit bakıştır ki, insanlar onunla biribirlerine yol bulurlar.

Cennet ehli, cennete has bir cins olarak geldiği için, haiz olduğu iyi sıfatlar hasebiyle Tanrıya tapıcı olurlar."

Mucizeler imanı icabettirmez, fakat, sıfatları cinsiyet çeker.!6

Bunun gibi Peygamber ve veliler âlemine yönelen insanlar peygamberlerin cüzlerindendir. Onlar o sebep ve cinsiyetten ötürü peygamberlere yönelmişlerdir. Nitekim Peygamber (Tanrı'nın salât ve selâmı onun üzerine olsun): “Ey Tanrım! Kavmime yani cüzülerime doğru yolu göster,” buyurmuştur.

Şiir:

Peygamber, “siz benim cüzümsünüz, cüzü külden ayırmayınız” dedi.

Yine şeyh Selâhaddin sık sık babam hazretlerine: “Ben böyle acayip nurlar görüyorum,” der ve nurların renklerini sayardı. Bir gün babam hazretlerinden: “Şeyh, sizin nurlarınızı temaşa ettiği için mi seviyorsunuz?” diye sordum. Babam: “Hayır, belki onu, aramızdaki yakınlık ve münasebet için seviyorum,” dedi. Nitekim kehribar cinsiyet sebebiyle saman çöpünü kaldırır. Çünkü her ikisinin arasında bir münasebet vardır. Aralarında bir münasebet olmadığı için başka şeyleri hiç kaldırmaz. Yine, eğer bir kimse, uyuz olmuş annesinin arkasından koşan deve yavrusunun annesi yerine bin dinarlık arap atı getirse ve o yavruya: “Mutlaka bu atın arkasından koş ve annemden vazgeç,” dese, deve yavrusu o atın arkasından aslâ koşmaz ve gitmez. Böylece, bir kimse, annesini ekmek ve helva verdiği için sevmez; belki aralarındaki münasebetten ötürü sever. Şimdi sevginin münasebetten olduğu anlaşıldı. O sevgi, bir zaman sonra pişmanlık doğurmaz. Eğer bir sevgi, pişmanlık ve perişanlık doğurursa, o sevgi tezvir olur. Bu sevgi, maksat ve menfaat üzerine kurulmuştur. Çünkü hakiki münasebetten doğan sevgide ne dünyada, ne de ahirette hiçbir perişanlık ve pişmanlık yoktur. Nitekim bir maksada istinaden biribirini sevenler ahirette “keşki falanı arkadaş edinmeseydim” (K., XXV, 30) diye pişmanlık duyacaklar. Fakat Tanrı'dan korkan dostların sıfatı ise: “O gün, dostlar biribirine düşman olacaklar, yalnız Tanrrdan korkanlar biribirine düşman olmıyacaklar”dır. (K., XLITI, 67)

Yine Mevlânâ'nın sohbetinde bulunan ve yakınlarından olanlar şöyle rivayet ettiler: Şeyh Selâhaddin hazretleri çok defa, taharetlenmek için ayak yoluna giderdi. 148 /13-15

Müritlerin uluları onun orada konuştuğunu ve küfür ettiğini duyarlar, ne söylediğini ve kiminle konuştuğunu dinlemek için kulak verirlerdi. Şeyh Selâhaddin: “Ey Tanrıın! Beni burada da bırakmıyorsun ki, dinleneyim. Senin huzurundan, çok utanıyorum. Halbuki ben öyle kimseler biliyorum ki, seni müşahede etmeye lâyık olmak için aşkınla yanıp tutuşuyor, halvetlerde gece gündüz riyazet ve münacaatta bulunuyor ve geceleri uyumuyorlar da sen onlara iltifat etmiyor, onların işlerini yapmıyor, yarım saat onlarla meşgul olmuyorsun. Böyle bir yerde beni yalnız bırakmıyor ve temiz nurlarınla süslüyorsun,” der ve bir feryat koparıp bir müddet kendinden geçerdi. Sonra onu kaldırıp yerine götürürlerdi.

Hikâye: Veled hazretleri nakletti ki: Babamın, Şam'da, Tanrı'nın olgun velilerinden şeyh Hamideddin adında sevgili bir arkadaşı vardı. Babam onu çok seviyordu. Babam hazretleri, kutlu Şam'dan Rum'a döneceği vakit: “Şeyh Hamideddin'i de beraber alalım,” dedim. Babam: “Bizim Şeyh Selâhaddin'imiz Konya'dadır. Şeyh Hamideddini oraya götürmemiz doğru olmaz. Çünkü Tanrı'nın iki velisi, iki aslan gibidir. İkisi bir yere sığmaz,” buyurdu. Bunun üzerine ben: “O halde siz nasıl geçinebiliyorsunuz?” diye sordum. O da: “Şefkatli bir baba, bütün çocuklariyle geçinebilir, fakat çocukları birbiriyle geçinemezler. Nitekim Yakup (Tanrı'nın selâmı onun üzerine olsun), bütün çocuklariyle geçiniyordu. Bu halin sırrını anlamak için Kur'an-ı Mecid'e bak,” dedi.

Yine nakledilmiştir ki: Bir gün, Mevlânâ hazretlerinden: “Ârif kimdir?” diye sordular. O da: “Ârif, sen sustuğun halde, senin sırrından bahseden kimsedir. Bu da şeyh Selâhaddin'dir (Tanrı onun zikrini yüceltsin,)” dedi.

Yine o (Şeyh Selâhaddin), daima gaybü'l-gayb âleminden haberler verir, dostların içindeki sırları söyler ve karışık şeylerin sırlarının sırrını bildirir ve o sırrın sahibi de onun bu dolaşması (seyranı) karşısında hayran kalırdı.

Yine nakledilmiştir ki: Bir gün Sultan Veled hazretleri, babası hazretlerinden: “Bundan önce şeyh Selâhaddin hazretleri, dalma müşahede ettiği gayba ait türlü

nurlardan haber verir ve: “İşte beyaz nur deryası gördüm, mavi bir nur deryası görüyorum, yeşil nur görüyorum, sarı nur görüyorum, duman renginde nur görüyorum, işte siyah nur deryası dalgalanmıştır,* derdi. Şimdi hiçbir şey söylemiyor ve bir renkten dem vurmuyor. Acaba (basiret gözü) perdelendi mi?” diye sordu. Mevlânâ: “Hâşa, belki o zaman biribiri arkasından sayılı nurlar görüyor ve her birinden ayrı ayrı haber veriyordu. Şimdi ilâhi nurlar deryasına öyle gömülmüştür ki, onlardan hiç bahsedemiyor ve haber veremiyor ve onları tasavvur edemiyor,” buyurdu.

Şiir: Seni nasıl tasavvur edeyim ki, senin suretin yoktar. Nitekim, suret mâna denizinin köpüğüdür.

Hikâye: Ulu arkadaşlar ve kerem sahibi halifeler (Tanrı onları cennete yerleştirsin), şöyle rivayet ettiler: Seyyid Ahmed Rufâ'nin oğlu Seyyid Taceddin (Tanrı'nın rahmeti onun üzerine olsun), dervişler, çelenk giyenler ve kendisini ilâhlaştıranlardan bir grupla birlikte Konya'ya geldiler. Emirler, şehrin ileri gelenleri, halk grupu ve fütüvvet erbabı onları karşılayıp Celâleddin-i Karatayi'nin medresesine misafir ettiler. Halkın çoğu, bu cemaatin delisi olup onlara pek fazla iltifat gösterdi. Çünkü bunlar ateşe kendilerini atmak, kızgın demiri ağızlarına sokmak, şeker yapmak, murmu lâden haline getirmek, kamçıdan kan akıtmak, merkep yavrusuna binmek ve daha bunlar gibi başka hileli oyunlar yapıyorlardı. Konya halkı bu gibi şeyleri pek az görmüşlerdi. Bunlar, onlara çok tuhaf ve garip görünüyordu. Aşağı tabakadan insanlar, bunları keramet zannediyorlardı. Halbuki, hal sahipleri ve olgun kişiler için böyle olağanüstü şeyler yapmak, kerametler göstermek, zarafetten başka bir şey değildir. Eğer bu, gayb âleminde vâki ilân işaret üzerine hakka davet etmek için olursa o başka mesele. Derler ki: Peygamberlerin belâya tutulup cezalanmaları vahyi saklamada, velilerin belâya tutulup cezalanmaları ise keramet göstermededir. Bazı ârifler, bu gibi hokkabazlıklara, dervişlerin yemek kırıntıları (futât) ve şeyhlerin artıkları (rufât) derler. Bu da hallolmuş talk, 150 /16

üzüm suyunun yağı, kirpi ve kara kurbağasının iç yağı kullanılmadığı, altın ve gümüşün faydalarını celb hususunda meflâç istimal edilmediği bir vakitte olur.? Bunu haber alan Konya hatunları, toplanıp Mevlânâ'nın eşi Kira Hatun'a geldiler. Ondan, dervişlerin bu marifetlerini seyretmek için kendileriyle Karatayi medresesine gelmesini rica ettiler. Kira Hatun da bunların bu ısrarlarına dayanamadı ve Mevlânâ hazretlerinden izin almadan, onlarla birlikte gitti. Tesadüfen o gün de, Mevlânâ bütün dostları ile Meram mescidine gitmişti. Akşam üzeri dönüp geldiği vakit (bunu duydu). Fena halde kızarak Kira Hatunun yüzüne sert sert baktı ve: “Ne de soğuk,” dedi. Bunun üzerine Kira Hatun yere düşüp bayıldı. Bir müddet böyle yerde kaldıktan sonra kendine geldi, titriyerek kalktı. Ağlıyarak şeyh Selâhaddin'in ayaklarına kapandı ve feryat ederek: “Ben hiç gitmek istemiyordum. Fakat Konya hatunları (rica ve ısrarlariyle) beni utandırdılar. Allah aşkına bana şefaat et. Hüdavendigâr'ın gazabından beni kurtar,” diye yalvardı.

Şiir: Ey akılların ve vehimlerin ötesinde olan (Tanrı)! anlayışsızlığımızdaki kusurları affet.”

Ey bizim Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik. Zulmoldu. Senin merhametin çoktur, bize acı.

Şeyh Selâhaddin hemen başını açtı. Mevlânâ'nın ayaklarına kapandı; şefaatte bulnmak üzere paymaçan vaziyetinde karşısında durdu. Mevlânâ: “Ok yaydan çıkmıştır. Yalnız öteki dünyanın zahmetlerinden selâmette kalabilir ve Tanrı'nın rahmetine kavuşanların rahmetinden mahrum kalmaz,” buyurdu. Bunun üzerine Kira Hatun'un mübarek vücuduna bir hastalık geldi ve bir üşüme ârız oldu. O kadar titredi ve inledi ki, anlatılamaz. Yaşadığı müddetçe de vücudu asla ısınmadı. Bütün doktorlar onu iyi etmekten, hastalığına bir ilâç bulmaktan âciz kaldılar. Temmuz ayında bile, Bartâs şehrinden gelme kürkünü giyer, başına ibrişimden bir başörtü örter, daima evde oturur ve önünden mangalı eksik etmezdi. Gündüzleri de mum yakardı. O halde kendisinden birçok kerametler

zâhir olur, herkesin içindeki sırları söylerdi. Şehrin ulu kişileri ve hatunları ona inanıp müridi olmuşlardı. Son nefesine kadar oturduğu köşeden ayrılmamıştı. Yalnız geceleri hamama giderdi. Herkes çeşitli hizmetlerde bulunurdu. Sultan Veled ve Hüsameddin Çelebi (Tanrı ikisinin ruhunu kutlulasın), ona çok saygı gösterip analık halşkını yerine getirirlerdi.

Hikâye: Yine naklolunur ki Şeyh Selâhaddin'in annesi, Lâtife Hatun (Tanrı ondan razı olsun) ölmüştü. Cenazesini mezara koyup toprakla kapadıktan sonra halk geri döndü. Yalnız şeyh, bir müddet onun mezarı üzerinde durdu. Mevlânâ hazretleri ona: “Haydi gel de gidelim,” diye işaret etti. Şeyh, baş koyup: “Annemin, üzerimde çok hakkı vardır. Ben onu mezarın sorgu sualinden ve dehşetinden, Münker ve Nekirin'in heybetinden kurtarıp, ondan sonra gitmek ve sizden de, annemin, mezarında hurilerin ünsiyetinden mahrum kalmaması için dua etmenizi istiyorum,“ dedi. Bir müddet böyle durduktan sonra gülerek çekip gitti.

Bu anlatı gelenek hafızasına aittir; doğrulanabilir tarihî olayla aynı kesinlikte sunulmaz. Kaynak: Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, c. II.
MENKIBE · GELENEK İÇİ

Selâhaddin Zerkûbî — 9–15. anlatılar

9. anlatı Yine nakledilmiştir ki: Bir gün Mevlânâ: “O kulfi getirsirler,” ve bir kere de: “Filân kimse miiptelâ oldu,” buyurmuşlardı. Münasebetsiz bir adam, Mevlânâ'ya: “Kufl (kilit) ve mübtelâ demek lâzımdır, bu kelimelerin doğrusu budur,” dedi. Mevlânâ: “Evet senin dediğin doğrudur; fakat ben bir azizin (Selâhaddin'in)…

Tam anlatıyı okuAnlatıyı daralt
Menâkıbnâme’de tam metni aç

9. anlatı

Yine nakledilmiştir ki: Bir gün Mevlânâ: “O kulfi getirsirler,” ve bir kere de: “Filân kimse miiptelâ oldu,” buyurmuşlardı. Münasebetsiz bir adam, Mevlânâ'ya: “Kufl (kilit) ve mübtelâ demek lâzımdır, bu kelimelerin doğrusu budur,” dedi. Mevlânâ: “Evet senin dediğin doğrudur; fakat ben bir azizin (Selâhaddin'in) hatırını gözetmek için söyledim. Çünkü isimlerin ve kelimelerin çoğu, ezelden beri her devirde insanlar tarafından konulmuştur, buyurdu.

Yine eski dostlardan naklediimiştir ki: Sultan Veled hazretleri (Tanrı onun zikrini yüceltsin) büyüyüp bülüga erince Mevlânâ hazretleri, şeyh Selâhaddin'in kızı Fatma Hatunu ona nikâhladı. Mevlânâ hazretleri, Fatma Hatun'a, hakkındaki inayetinden ötürü daima yazmak ve okumak öğretirdi.

10. anlatı

Yine bir gün: “Fatma hatun benim sağ gözüm, kızkardeşi Hediye Hatun da sol gözümdür. Fatma Hatun ve kızkardeşinden başka, beni ziyaretle şereflenen bütün yüzleri kapalı kadınlar, yanıma yüzleri yarı açık olarak, onlar ise yüzleri tamamiyle açık olarak gelirler,” buyurdu. Onların annesi 152 /21-22

olan Lâtife Hatun için de: “Bizim Lâtife Hatunun zatı, Tanrrnın suret bağlamış bir Jâtifesidir. Çünkü o, şeyhin annesinin adaşıdır,” diye ilâve etti. (Tanrı ikisinin de ruhunu kutlasın).

Yine bir gün Mevlânâ, arkadaşlar arasında buyurdu ki: Fatma Hatunu bizim Bahaeddin'e nikâhlayınca bütün Tanrı'ya yakın melekler ve Cennet-i âlâ hurileri şenlikler yapıp nekkareler çaldılar. Hepsi semâ ederek biribirlerini bu evlenmeden ötürü kutladılar. Mevlânâ, evlenmenin ilk gecesinde şu gazele başladı.

Şiir:

Mübarek olsun dünyada gelin güvey olmamız, kıydı nikâhımızı göklerdeki Tanrımız.

Bizim Mevlâmızın devleti sayesinde gönüllerimiz açıldı, nefisler biribirleriyle çiftleştiler, gam, keder gitti.

Zifaf gecesi de şu gazeli buyurdu:

Ey Tanrım! Bütün düğün Kadir gecesinin, Ramazan gecesinin, bayranıların, Âdem ile Hfavva'mn Yusuf ile Yakub'un birleşmesinin, Cennet temaşasının ve daha bunun gibi hatırlanması mümkün olmıyan bütün kutlulukları yalnız bizim şeyhimiz ve büyüğümüzün sevinç ve saadetine feda olsun. Buzılar, sütle bel, şekerle helva gibi tath ve uygun bir hayata nail olsunlar.

Tebarekenin kutluluğu, bu duaya amin diyenlerin nedimi ve sakisi olsun.

11. anlatı

Fatma Hatun'un görünür: ve görünmez sayısız kerametleri de vardı. Çoğu gürler oruç tutar ve geceleri de ibadetle meşgul olurdu. İki üç günde bir iftar ederdi. Yemeğini fakirlere, yetimlere ve dul kadınlara verirdi. Muhtaçlara gömlek ve hediyeler bağışlardı ve daima az yer, az uyur, az konuşurdu. Göklerin ruhaniyeti olan gayba ait suretleri bizzat gözleriyle görür ve onları, bu hale lâyık olan muhiblerine de gösterirdi. Nitekim Tokatta da Gürci Hatun, Gumaç Hatun

hazretlerine ve Pervane'nin kızına da bunları gösterdi. İnsanların içindeki sırlara da büyük bir vukufu vardı. Çocukluğunda “daha memeden kesilmeden” (K., XLVIİIL, 16), Mevlânâ hazretlerinin huzurundan bir an ayrılmazdı ve dalına onun mübarek ağzından garip bilgiler ve acayip mânalar öğrenirdi. Fatma Hatun, velâyet elde etmede, terbiyede, eteğinin temizliginde ve iffet hususunda o terbiye edici sultanın yetiştirmesi idi ve onun yanında hünerli bir sanatkâr olmuştu.

12. anlatı

Yine meşhur bir hikâyedir: Bir gün şeyh Selâhaddin hazretleri bağını yapmak için ücretle Türk rençberler tutmuştu. Bunu gören Mevlânâ hazretleri: “Efendi, yani Bay Selâhaddin, bağ yapımında Rum rençberler, bozumunda da Türk rençberler tutmak lâzımdır. Çünkü dünyayı imar etmek Rumlara, yıkmak ise, Türklere mahsustur. Her şeyden arı duru olan yüce Tanrı, dünyayı yarattığı vakit önce gafil kâfirleri yarattı ve onlara uzun ömür ve büyük kuvvet verdi. Nihayet onlar, hiçbir şeyden haberi olmıyan rençberler gibi bu toprak âlemini imar etmeye çalıştılar. Birçok asırlar sonra gelenlerin örneği olsun diye birçok şehirler, dağların tepelerinde kaleler ve tepeler üzerinde tarlalar yaptılar. Sonra da azar azar bu imaretlerin tamamiyle harab olması için Tanrı'nın takdiri şöyle bir tedbirde bulundu: Bunları yıkmak için Türkleri yarattı, onlar da çekinmeden ve acımadan gördükleri her imareti yıktılar, harabeye çevirdiler ve hâlâ da yapıyorlar ve kıyamete kadar da böyle yapacaklar. Konya şehri de yine merhametsiz Türk zâlimlerin eliyle harap olacaktır,” buyurdular. Nitekim şimdi buyurduğu gibi oldu.”

13. anlatı

Hikâye: İyiliği çok seven arkadaşların ulularından nakledilmiştir ki: Bacu Han'ın zamanında, Konya şehrini büyük bir ordu kuşatmıştı. Bütün şehir halkı Mevlânâ hazretlerine sığınıp ondan yardım istiyor, kendileri için Tanrı'dan yardım talep etmesini rica edip: “Merhamet ve yardım zamanıdır,” diyorlardı. Mevlânâ hazretleri: “Hiç korkmayınız, yüce Tanrı, sizi şeyh Selâhaddin hazretlerine bağışladı ve bu şehir kıyamete kadar Moğolların kılıcından korunacaktır. Konya'ya kasteden bizim darbemizden kurtulamaz. Büyük 154 /25-26

Mevlânâ'nın (Tanrı onun zikrini yüceltsin), mübarek vücudu bu toprakta gömülü bulundukça bu ülke bütün âfetlerden korunmuş bir halde kalacak ve bu şehirin dünyada büyük bir şöhreti olacak, bizim haleflerimiz de orada selâmette kalacaklardır inşallah,” buyurdu.

BÖLÜM

Bu tarzda yazılmış olan şu birkaç söz şeyh Selâhaddin” indir (Tanrı onun aziz olan sırrını kutlasın).

14. anlatı

Şeyh Selâhaddin bir gin buyurdu ki: Biliniz ve haberdar olunuz ki, Tanrı velisi merhamet madenidir. Bütün balk, onun vücudundan zevk alır, rahat bulur ve rahmet kazanir ve onun nuru ile dirilir. Onun nuru azalmaz. Kimde bu sıfat yoksa, o Tanrı'nın velisi değildir. Gönül sahibinin semâsı huzurdur; çünkü Tanrı onunla beraberdir. Tanrının sözünü dinliyen kimseye: “O söz helâl veya haramdır,” nasıl denebilir. Tanrı velisinin vasfı şudur: Tanrı velisi “Biz senin göğsünü yarmadık mı?” (K., XCIV 1) âyetinde buyuruldugu gibi göğsünü yardıklarında, göğsüne bakar orada nurdan bir deniz görür, o denizde aşk oyunları oynar,” dedi ve sonra: “Acaba bu vilâyette bizim sözümüzü anlıyan kimse var mıdır?” buyurdu. Mevlânâ hazretleri “Evet sizi gönlü kırıklar ve dervişler anlar,” dedi; çünkü Selâhaddin'in söylediği sırların hepsi “hal” in sırrının sırrı idi. “Kal” sahiplerinin bu sözlerden hiç nasibi yoktur. Tanrı daha iyi bilir.

15. anlatı

Yine nakledilmiştir ki: Bir gün sofilerden bir grup Mevlânâ'nın huzurunda Bayezit ve Cüneyd'in (Tanrı her ikisine rahmet etsin) kerametleri ve sülükleri hakkında konuşuyor ve geçmiş şeyhleri övüyorlardı. Mevlânâ hazretleri hemen: “Mademki şeyh Selâhaddin'imizin mübarek vücudu aramızda hazır bulunup hepimizin sırlarını yakinen biliyor, o halde Cüneyd'in ve Bayezid'in nuru ve hattâ biraz fazlası bizimle beraberdir,” buyurdu.

Bu anlatı gelenek hafızasına aittir; doğrulanabilir tarihî olayla aynı kesinlikte sunulmaz. Kaynak: Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, c. II.
MENKIBE · GELENEK İÇİ

Selâhaddin Zerkûbî — 16–18. anlatılar

16. anlatı Şiir: Mademki Selâhaddin, bizim aramızda bulunuyor, o halde Bayezid de bizimle beraberdir. Yine bir gün Mevlânâ Şems-i Tebrizi, Mevlânâ'nın ve şeyh Selâhaddin'in ve diğer birtakım büyüklerin huzurunda (Yarabbi! Sen onların sırlarını kutla), Peygamber (Selâm onun üzerine olsun)'den: “Namaz ancak okumakla ve kalb huzuru…

Tam anlatıyı okuAnlatıyı daralt
Menâkıbnâme’de tam metni aç

16. anlatı

Şiir:

Mademki Selâhaddin, bizim aramızda bulunuyor, o halde Bayezid de bizimle beraberdir.

Yine bir gün Mevlânâ Şems-i Tebrizi, Mevlânâ'nın ve şeyh Selâhaddin'in ve diğer birtakım büyüklerin huzurunda (Yarabbi! Sen onların sırlarını kutla), Peygamber (Selâm onun üzerine olsun)'den: “Namaz ancak okumakla ve kalb huzuru ile olur,” hadisini rivayet etti ve buyurdu ki: “Bazı insanlar, kalb huzuru bulunca namaz kılmaktan müstağni olduklarını sanırlar ve: “Maksat hâsıl olduktan sonra ona ulaşmak için bir vesile aramak çirkindir?” derler. Onlarda bu velâyetin ve gönül huzurunun tamamiyle elde edildiğini farzedelim. Fakat bütün bu olgunluklarına rağmen, zâhiri namazı terketmeleri, onlar için bir noksandır. Biz ondan: “Sende hâsıl olan bu olgunluk, Peygamberde de hâsıl oldu mu, olmadı mı?” diye sorarız. Eğer: “Olmadı” derse onun boynunu vurup öldürmek lâzımdır. Eğer: “Evet hâsıl olmuştur” derse bu takdirde biz ona: “Nur veren bir kandil ve eşi olmıyan bir müjdeci olan bu kerim Tanrı elçisine, niçin uymuyorsunuz, deriz.”

Yine buyurdu ki: Burada Tanrı velilerinden biri bulunsa ve onun velâyeti tamam ve bir velinin de velâyeti zâhir olmamış olsa ve o velâyeti zâhir olan veli zâhiri namazını terk ve ötekisi de buna devam etse, ben bu velâyeti zâhir olmıyan veliye uyar ötekine selâm vermem. Bundan sonra yüzünü şeyh Selâhaddin'e çevirdi ve: “Nasıl, (doğru) söylüyor muyum?” dedi. Şeyh Selâhaddin: “Hüküm senindir, ne söylersen bizde sana verilecek ne cevap, ne de hâl vardır,” dedi.

17. anlatı

Yine arkadaşların ulularından nakledilmiştir ki: Şeyh Selâhaddin Tanrı'dan son derece korkan ve dindar bir kişiydi. o Şeriatın dışının inceliklerini o kadar gözetirdi ki, tarif olunamaz. Kışın erbain günlerinin ortasında bir Cuma günü mübarek fericisini yıkayıp dama asmıştılar. Birdenbire Cuma ezanını okudular. Elbisesi de soğuktan donmuş, demir gibi olmuştu. Hemen kalktı, bu halde bulunan elbiselerini giyip mescide gitti. Orada bulunan cemaat: “Soğuk, şeyhimizin mübarek vücuduna zarar vermesin,” dediler. O: “Vü- 156 /29-30

cudun zararı, ruhun ve Tanrı'nın terketmek zararından daha azdır,” diye cevap verdi.

Şiir:

Canı, beka tuğrasını elinde tutar. Tenimse bugün ve yarınlıktır. Sen onu ölmüş farzet.

18. anlatı

Yine Hüdavendigâr hazretleri (Tanrı onun aziz sırrı ile bizleri kutlasın) kendi mübarek yazısı ile büyüklerden birine şu sözleri yazmıştı: Sizin yüce makamınıza malâm olsun ki: Şeyh Selâhaddin bir defa: “Tanrı'nın rahmet yağmuru geliyor, bu yağmur elbiseleri ıslatmaz, fakat kalbi temizler, lâtif, nurlu ve aydın yapar,” buyurmuştu. Dün buraya bir cemaat gelmişti. Çok şiddetli bir yağmur yağıyor, damlar ve duvarlar (insanları) bu yağmurdan korumuyordu. Lâtif nurlu bir yağmur... Kendi kendime: “Dünyada ne kadar binlerce sarıklar, faziletler ve fazıllar var ki, bu yağmurdan mahrumdurlar,” diyordum. Sonra: “Selâhaddin, bunların elbiselerinin ıslanmaması, sizin inayetinizin ve kabulünüzün eseridir,” dedim. Bunun üzerine Selâhaddin: “O, gaib âleminden gelmiş Tanrı'nın bir rahmet yağmurudur. Bu, yalnız mâna âleminin dostları üzerine yağar. Bu gaib âleminin nurlarını ve yağmurlarını, gaib âlemini gören gözlerden başka kimse, göremez,” buyurdu.

Şiir:

Bu yağmur, bu (bildiğiniz) bulutlardan değildir. bunun bulutu ve gökü başkadır.” Gaip âleminin bulutu ve suyu, gökleri ve güneşi ayrıdır. Bu ancak Tanrı'nın has kulları üzerine yağar, geri kalanlar, daima yeni bir yaradılışın elbisesini giyer.?"

Bu anlatı gelenek hafızasına aittir; doğrulanabilir tarihî olayla aynı kesinlikte sunulmaz. Kaynak: Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, c. II.
MENKIBE · GELENEK İÇİ

Selâhaddin Zerkûbî — 19. anlatı

19. anlatı Hikâye: Yine nakledilmiştir ki: Şeyh Selâhaddin'in kızı Hediye Hatun'u (Tanrı ondan ve babasından razı olsun) kocaya vermek istedikleri vakit, şeyh Selâhaddin'in, kıza verilmesi âdet olan cehiz namına hiçbir şeyi yoktu. Kız, Mevlânâ'nın harem dairesinde yaşıyordu. Büyüyüp bülüğa erişince Sultan Veled'le Çelebi Hüsameddin, onu…

Tam anlatıyı okuAnlatıyı daralt
Menâkıbnâme’de tam metni aç

19. anlatı

Hikâye: Yine nakledilmiştir ki: Şeyh Selâhaddin'in kızı Hediye Hatun'u (Tanrı ondan ve babasından razı olsun) kocaya vermek istedikleri vakit, şeyh Selâhaddin'in, kıza verilmesi âdet olan cehiz namına hiçbir şeyi yoktu. Kız, Mevlânâ'nın harem dairesinde yaşıyordu. Büyüyüp bülüğa erişince Sultan Veled'le Çelebi Hüsameddin, onu kâtiplerin

sultanı ve zamanının ikinci bir İbn-i Bevvabi ve İbn-i Muklayi Hânfnin göz bebeği hattat Mevlânâ Nizameddin'e vermek istediler. Fakat cehizi ve bir serveti olmaması, onları düşündürüyordu. Bir münasebetle bunu Mevlânâ'ya arzettiler. Mevlânâ: “Gürcü Hatun'un sarayından Usta Hatun'u bana çağırın,? dedi. Bu Usta Hatun, veliyye, bilgin üstad ve sultanların kızlarının hocası idi. Usta Hatun, Mevlânâ'nın huzuruna geldiği vakit ona: “Kızım Gürcü Hatun'a git, benden selâm söyle ve Hediye Hatun'un bu halini anlat da ona yardım etsin. Emirlerin hatunları ve kendi kızları gayret etsinler, buna çehiz hazırlasınlar. Her biri bu Hediye Hatun'a bir hediye versin ve bu suretle şeyh Selâhaddin'in inayetine mazhar olsunlar. O sultanın himmeti, onların dinlerinin ve dünyalarının koruyucusu olsun,” diye emir verdi. Bunun üzerine Usta Hatun boynuna zembil astı, Tanrı rızası için bir şey istemek üzere padişahın sarayına koştu. Hüdavendigâr'ın selâmını onlara söyledi ve meseleyi anlattı. Bütün kerem sahibi hatunlar saygı ile baş koydular. Mevlânâ'nın bu iltifatını canlarına minnet bildiler ve onun böyle hayrat ve hasanata delâlet eden inayetüne teşekkürler ettiler. Cihanın melikesi Gürcü Hatun, hemen kendi hazindârına emir verdi. Birkaç takım elbise ve her cinsten birer kat çamaşır hazırladı. Yirmi süslü küpe, yirmi tane kıymetli yüzük, inci gerdanlığı, altın işlemeli külâh ve çok nefis yüz örtüleri, kıymetli bilezikler v.s. topladılar. Kıymetli halılar ve seccadeler, Gürcü, Şiraz ve Aksaray perdeleri; sini, tepsi, kazan, bakır ve çini kâselerden, havanlardan, şamdanlardan teşekkül eden tam bir mutfak takımı hazırladılar ve böylece herkes derecesine göre bir şey vererek tam bir çehiz vücuda getirdiler. Kerem sahiplerinin âdeti olduğu üzere, hepsini Usta Hatun'a teslim ettiler ve sonra sultanın ka. tırlarına yükliyerek Mevlânâ'nın medresesine getirdiler. Bu hikâyeyi anlatanlar, şöyle rivayet ettiler: Sadece yetmiş bin dirhem-i sultani kıymetinde altın eşya vardı. Geri kalanı buna göre kıyas et. Mevlânâ hazretleri, son derecede bir sevinç gösterdi. Şeyh Selâhaddin'in gönlü de bundan son derece hoş oldu ve hediyeleri verenlere, Tanrı yanında kabul edilen dualarda bulundu. Mevlânâ hazretleri, bütün çehizleri ikiye böl- 158 /31

melerini, yarısını Ârif çelebinin annesi Fatma Hatun'a, yarısını da Hediye Hatun'a vermelerini emretti. Çehizleri hazırladılar ve Hediye Hatun'u, Nizameddin-i Hattât'a nikâhladılar. O günü büyük bir düğün oldu ve hakkı, lâyık olana verdiler. Konya halkı, o düğünün büyüklüğünü uzun seneler geçtiği halde hâlâ anlatıyor. Mevlânâ o günü şu gazeli söyledi.

Şiir:

Bu düğün, bize kutlu ve mutlu olsun. Bu zevc ile zevce daima sütle şeker, şarap ve helva gibi birbirleriyle hoş kaynaşsınlar. Bizim için bu evlenme, hem yaprağından, hem yemişinden bizi faydalandıran hurma ağacı gibidir.

Bu evlenme, bugün ve yarın cennet hurileri gibi ebediyen saadet yüzü göstersin. Bu evlenme, hem bu dünyada hem de öteki dünyada Tanrı'nın bir rahmet nişanı ve devlet tevkii olsun.

Bu evlenme, ay ve yeşil gökler gibi iyi olsun. Sustum, çünkü bunun vasfı söze sığmaz. Çünkü bu düğünün sevinci bizim ruhumuza sinmiştir.

Yine arkadaşların hayırlıları, muhiblerin uluları şöyle rivayet ettiler: Şeyh Selâhaddin hazretleri, tam on yıl devamlı olarak Mevlânâ hazretlerinin sohbetinde bulundu. Onun doğru bir halife ve emin bir arkadaşı idi. Ömrü sona ereceği günlerde sıhhati bozuldu, birdenbire mübarek mizacı değişti, güzel vücudunu zayıflık kapladı ve gittikçe de bu zayıflığı artıyordu. Hüdavendigâr hazretleri ona geçmiş olsuna gidiyor, mübarek başı ucunda oturup garip sözler ve acayip sırlar anlatıyordu. Bir gün, Şeyh, naz ve niyazla: “Tanının elçisi Muhammed hazretleri mezar arkadaşım olmadıkça bu âlemden göçüp gitmem,” diye buyurdu. Hüdavendigâr hazretleri: “Ben Peygamberi râzı eder ve senin şefaatçın olurum. Sen, kendini muradına ermiş bil ve gam yeme,” dedi. Ondan sonra şeyh Selâhaddin: “Bana müsaade et de büyük bir sevinçle bu dünyadan göçeyim,” dedi. Mevlânâ onun bu ricasına hemen icabet edip üç gün iyadetine gitmedi ve mübarek eliyle şu birkaç kelimeyi yazıp gönderdi: Gönül sahibi ve gönül sahiplerinin sahibi, dünya ve ahiretin Kutbu olan Selâhaddin'i (Tanrı onun gölgesini uzatsın), bu kadar zamandan beri mübarek tırnaklarında bulunan bir maddeden şikâyet eden Selâhaddin'i bu mektupla anarım. Yüce Tanrı ona âfiyet versin, çünkü bütün müminlerin âfiyeti onun şifa bulmasındadır.

O benden daha yaşlı olduğu halde bine bedel olan biridir. Şiir:

Ey yürüyen servi! Hazan yeli sana değmesin.

Ey dünyanın gözü! Sana kötü gözler değmesin. Ey yerin ve göğün canı! Senin canına rahmet ve rahattan başka bir şey değmesin.

Başka bir şiir:

Hastası ve âşıkı olduğum kimsenin hastalığını haber aldım. Onun yerine hasta olmamı isterim. Ey Tanryn! Senden, bu hastalığın onun için serinlik, selâznei (K., XXI, 69) nimet ve memnuniyet olmasını diliyorum.

Başka bir şiir:

Ey canlarımızın rahatı ve gören gözümüz olan sen! Vijcut acısı ve kötü göz senden ırak olsun. Ey ay! Senin sağlığın dünyanın sağlığıdır. Ey

ay yüzlü! Senin vücudunun sağlığı yerine gelsin, Ey vücudu ruh mesabesinde olan sen! Vücuduna sağlık olsun! Lütfunun gölgesi üzerimizden eksil. mesin.

Senin yanağının gül bahçesi, ebediyete kadar yeşil kalsın. Çünkü o, bizim gönlümüzün otlağı, çimerliği ve sahrasıdır.

Senin acın bizim canımıza olsun, senin vücuduna olmasın da senin o acın, canımızı süsliyen akıl gibi bize kıymetli olsun.

Böylece Şeyh hazretlerine göçme zamanının geldiği malâm oldu. Tam bir huzur, istek ve İbrahim Peygambere ya- 160 AHMET EFLAKİ 5/32

raşır bir teveccühle, cesetler âleminden ruhların mekânsızlık âlemine göçtü ve can maksuduna, gizli sevgiliye ulaştı. Bir ruh ağlayıp inledi, davet olundu ve icabet etti. “Doğruluğun mükâfatı olan yerde muktedir padişahlar padişahının yanındadırlar” (K., LIV, 5S) ve “Şüphesiz Tanrı'nın dostlarına korku yoktur, mahzun da olmazlar” K., X, 63).

Mevlânâ hazretleri hemen gelip başını açarak feryatlar kopardı, heyecanlar geçirdi. Beşaret ve nekkarecileri getirmelerini emretti. Halktan bir kıyamettir koptu. Güyendelerden bir bölük, cenazesinin önünde yürüyor, ulu arkadaşlar da cenazeyi taşıyordu. Hüdavendigâr hazretleri, Baha Veled'in türbesine dönerek, semâ ederek gitti. Dostlar, güyendelere ve nekkarecilere o kadar elbise, ferici verdiler ki anlatılamaz. Selâhaddin'i tam bir azametle Sultan-ül-ulemâ Baha Veled'in türbesi civarına gömdüler (Tanrı onların sırlarını kutlasın ve onların iyiliği ile bizi fayizlendirsin). Şeyh Selâhaddin 657 H. yılının tekrim edilmiş Muharrem ayının başında öldü. Mevlânâ onun cenaze törenine takaddüm eden gecede birçok gazel ve mersiye söyledi. Şu gazel onlardan biridir:

Ey (Selâhaddin)! senin ayrılığından gök ağladı, gönül kan içine gömüldü. Akıl ve can ağladı. Yeryüzünde senin yerine oturacak kimse olmadıgından ötürü, senin mateminle mekân ve lâmekân ağladı.

Cebrail ve kutsal âleme mensup olanların kolları ve kanadları maviye büründü.

Peygamberler ve velilerin gözleri ağladı.

Ey süratli giden huma kuşu olan sultan Selâhaddin! Sen gittin, başkalarına da ağlıyabilen bir kimse lâzımdır.” ilâh...

Bu anlatı gelenek hafızasına aittir; doğrulanabilir tarihî olayla aynı kesinlikte sunulmaz. Kaynak: Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, c. II.
MENKIBE · GELENEK İÇİ

Selâhaddin Zerkûbî — 20–22. anlatılar

20. anlatı Yine nakledilmiştir ki: Bir gün, Mevlânâ hazretleri, Ârif Çelebi hazretleri:in annesi Fatma Hatun için oğlu Sultan Veled'e mektup yazıp ona saygı göstermesini ve son derece riayette bulunmasını tavsiye etti. O mektubun sureti şudur: “Bugün sen oğlumuzun nikâhında bulunan ve hakkında “Zekeriya ona kefil…

Tam anlatıyı okuAnlatıyı daralt
Menâkıbnâme’de tam metni aç

20. anlatı

Yine nakledilmiştir ki: Bir gün, Mevlânâ hazretleri, Ârif Çelebi hazretleri:in annesi Fatma Hatun için oğlu Sultan Veled'e mektup yazıp ona saygı göstermesini ve son derece riayette bulunmasını tavsiye etti. O mektubun sureti şudur:

“Bugün sen oğlumuzun nikâhında bulunan ve hakkında

“Zekeriya ona kefil oldu” (K., III, 37) âyeti (söylenebilen), sana, seni denemek için teslim edilen, şehzademiz, gönül ve gözümüzün ve bütün dünyanın gönül ve gözünün aydınlığı Fatma Hatun'un gözetilmesi için (şunu) vasiyet ediyorum: Umulur ki oğlumuz ona haksızlık etmez. Bir an bile kadının gönlüne “Babamın ölümünden sonra vefasızlık ediyorlar” diye bir düşüncenin girmemesi için oğlumuz ona hiçbir zaman bilerek veya bilmiyerek kötü bir harekette bulunmaz ve ona karşı olan murakabe vazifesini de bırakmaz. O kadın, cevherinin temizliğinden, şehzâdelik unsurundan ve tevarüs ettiği sabırdan dolayı şikâyette bulunmaz; çünkü:

Şiir:

Ördek yavrusu dün doğmuş olsa da, deniz suyu ancak onun göğsüne kadar çıkar.

Fakat Selâhaddin'in temiz olan çocuklarının koruyucusu ilâhi ruhların gözetilmesinden sakınmak lâzımdır. Zira 'Cennette zürriyetlerini biz onlara katarız' (K., LJI, 21) buyurulmuştur. Allah, Allah, Allah, Allah Allah, Allah Allah. Bu babanın, kendinin ve bütün kabilenin yüzünü ak etmek için Fatma Hatunun hatırını aziz tutasın. Her gün ve geceyi, dügün günü ve gecesi gibi bilesin. Sen onu gönül ve can tuzağı ile avlamaya çalış. Onun avlandığını ve artık avlanmağa ihtiyacı kalmadığını zannetme; çünkü bu, işi sathi görenlerin mezhebidir. Bunlar hakkında Kur'an'da “onlar, dünya hayatının dış yüzünü bilirler?” (K., XXX, 6) buyurulmuştur. Fatma Hatun eskiyecek unsurdan değildir. Tanrı'nın ezeli inayeti, onların kapı ve duvarlarını daima nurlu ve ıtırlı bulundurmıyacak kadar az değildir. “İncir, zeytin ve Tur-i Sina ile yemin ederim ki” (K., XCV, 1 -2) âyetinde buyurulan bu yemin cansız şeyler üzerine yapılmıştır. Çocukların kıymeti o dereceye ulaşmıştır ki bir gün Peygamber: 'Ey Ali! Eğer sen, benim ciğerimin toprak üzerinde süründüğünü görseydin ona ne yapardın” buyurdu. Ali: “Buna cevap veremem. Ey Tanrı nın elçisi! Göz çukurumu onun barınağı, kalbimin içini onun sığınağı yap ve yine de nefsimi onda kusur ve cürüm işlemiş-

F: 11. 162 /33

lerden say”, dedi. Peygamber (Tanrı'nın selât ve selâmı onun üzerine olsun): “Fatma benden bir parçadır. Çocuklarımız yeryüzünde yürüyen ciğerlerimizdir,) dedi. O ruhları incitme, bir incitme, yüz ve hattâ bin incitme değil, daha da fazladır.

Şiir:

Dünyadan ve candan geçmek zor değildir. Zor olan, mahalleyi terketmektir.

Şiir:

Bu ayrılık, yüzü sararıp solan âşıkın ayrılığı degil, ruh ve cesedin ayrılığıdır.

Şiir:

Senden hata çıkmıyacağını ben de biliyorum. Fakat âşıkların kalbi kötü düşünceli olur.

Oğlum sen bu vasiyeti gizli ve saklı tutasın ve hiçbir kimseye söylemiyesin. Tanrı daha iyi bilicidir.”

21. anlatı

Yine mahrem dostlar rivayet ettiler ki: Sultan Veled ve Kirake hazretlerinin arasında biraz kırgınlık olmuştu. Mevlânâ hazretleri hemen merhamet buyurup Kirake'den (Tanrı ondan râzı olsun) özür dilemek için kendi mübarek eliyle şu mektubu yazıp Cemaleddin-i Kameri ile gönderdi:

Şiir:

Benim ruhum, senin ruhunla karışıp birleşmiştir. Senin ruhunu inciten her olay beni de incitiyor.

Celâli celil olan Tanrı'yı şahit tutar ve Yüce Tanrı'nın temiz olan zâtına yemin ederim ki, o muhlis çocuğun incinip duyduğu keder ve endişeden bizim keder ve endişemiz on misli fazla olur. Sizin haklarınız ve hakikat nurlarının doğusunun ve şeyhlerin sultanının (Selâhaddin'in) (Tanrı onun ruhunu kutlasın) hakları; ihsanları ve efendilikleri, bu duacının boynuna öyle bir borçtur ki, bu hiçbir teşekkür ve hizmetle eda edilemez. Ona teşekkür, yine Yüce Tanrı'nın hazinesinden istenebilir. Sen çocuğumun bu babadan hiçbir şeyi gizlemiyeceğini, kimden incinirse bana bildireceğini umarım. Ben de inşallah imkân nispetinde yardım etmeyi kendime minnet bilir ve hiç kusur etmem. Eğer aziz oğlum Bahaeddin, sizi incitirse, Tanrı'ya tekrar tekrar yemin ederim ki, gönlümü ondan çeker, onun selâmını almam, benim cenazeme gelmesini istemem. Bunun gibi, ondan başka kim böyle yaparsa ona da aynı muameleyi yaparım. Fakat hiç gam yememeni ve kederlenmemeni istiyorum. Çünkü celâli celil olan Tanrı ve onun kulları sizin yardımcınızdır. Sizin hakkınızda her kim fena söylerse (bil ki), deniz köpeğin ağziyle pislenmez ve şeker dengi bir sineğin konmasiyle kıymetten düşmez. Ve yakinen bilirim ki, eğer bu gibi kimseler “Biz mazlumuz” diyerek yüz bin türlü yemin etseler, yine bence onlar zâlimdirler. Sizi sevmiyen ve duacınız olmıyanları mazlum tanımam ve onların yemin ve özürlerini kabul etmem. Vallahi, billâhi, tallahi sana fena söyliyenin hiçbir özürünü, yeminini, hilesini, ağlamasını kabul etmem. Mazlum sizsiniz. Onun için size hürmet ederler, sizi hanım ve efendizade diye çağırırlar. İster yüzünüze karşı, ister arkanızdan riyasız olarak ayıplanacaklarını düşünmeden kendilerinin mücrim olduklarını üzerlerine alsalar da yine onlar zâlim, siz mazlumsunuz; çünkü sizin ve o sultanın (Selâhaddin) hakkı onların yaptıklarının yüz mislidir. Tanr'ya yemin ederim ki, böyledir, Tanrı'ya yemin ederim ki böyledir. Tanrı bana öyle bir gönül parlaklığı vermiştir ki, eğer ben nezaketim icabı cemaate zorla gülsem, onlar can ve gönülden Hak ile ve Hakkın kulları ile doğru olmadıkça, hilelerini suya atmadıkça, amellerini değiştirmedikçe, Tanrı kullarının ayağının toprağı ve kölesi olmadıkça, yüzlerine karşı ve arkada samimiyet beslemedikçe gönlüm onlara ısınmaz. Bu babanın (yani Mevlânâ'nın) itikadı şudur: İnşallah bu halde ölür ve bu halde mezara giderim. Allah aşkına! Allah aşkına! bu babadan hiçbir şey saklamayınız ve durumu bir bir söyleyin de imkân nispetinde Tanrı'nın yardımı ile size yardım edeyim. Siz Tanrı emanının nüshası ve bu dünyada o sultanın eseri olduğunuz için, o sultanın temiz ruhu sizin bereketiniz ve sebebinizle o 164 /34

âlemden bu âleme binlerce yardımda buluzuyor. Yeryüzü sizin bu feyzinizden hâli kalmasın. Sizin ve çocuklarınızın gönlü kıyamete kadar gam, keder görmesin. Ey âlemlerin rabbi olan Tanrı! Amin.

Şiir:

Selâhaddin'in nuru, yükselsin; âşıkların canlarının gözüne dökülsün.

Lâtif olan ve yolu lütfa uğrıyan her ruh, Selâhaddin'in toprağiyle karışsın.

22. anlatı

Yine bir gün Mevlânâ hazretleri semâda büyük

neşe içinde idi. Şeyh Selâhaddin hazretleri de bir köşede oturmuştu. Mevlânâ şu gazeli söyledi.

Şiir:

Bu son anda dinin salâhı olan Selâhaddin'den başka feryada koşan yok, eğer sen onun sırrının sırrından bir şey biliyorsan, (bunu) kimsenin bilmemesi için ağzını kapat.

Aşkın göğsü koş bir sudur. Canlar o suyun üzerinde çerçöptür.

Onun yüzünü gördüğün vakit soluma; çünkü nefes aynaya ziyan verir.

Güneş âşıkın gönlünden doğar ve âlemin her tarafı nurla dolar.

Ve bunun gibi şahbeyti şeyhin mubarek adı ile süslü olan güzel gazeller söyledi ve bunlar divanlara tesbit edildi.

Bu anlatı gelenek hafızasına aittir; doğrulanabilir tarihî olayla aynı kesinlikte sunulmaz. Kaynak: Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, c. II.

Şeyh, halife, aile ve post ağı

Bu dosyada izlenebilen kaynaklar

Bu liste biyografi, ilişki, anlatı ve mekân kayıtlarında açıkça taşınan kaynak künyelerini bir araya getirir. Paragraf düzeyinde kaynağı belirlenmemiş iddialara sonradan dipnot uydurulmaz.

  1. [1]Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, c. II
  2. [2]TDV İslâm Ansiklopedisi: Mevleviyye, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Sultan Veled, Ulu Ârif Çelebi, Mesnevîhân, Mevlevîhâne maddeleri; Sefîne-i Evliyâ; mevcut Mevleviyye ve musiki kaynak paketi
Ortak kaynak kataloğunu aç →