1. anlatı
BEŞİNCİ BÖLÜM
Abdal ve evtadın kutbu, âriflerin sultanı, Yağıbasan'ın oğlu Konya'lı Zerkûb diye tanınan Şeyh Selâhaddin Feridun'un (Tanrı onun sırrını kutlasın) menkıbeleri hakkındadır.
Yine arkadaşların ulularından şöyle nakledilmiştir: Mevlânâ hazretleri, Şemseddin-i Tebrizi'yi aramaktan farig olduktan ve onun sırlarını kendi nefsinde görmeye başladıktan sonra Şeyh Selâhaddin hazretlerini yanına aldı ve onu arkadaşlara başbuğ olarak seçti; kendi halifesi, meclislerinin enisi ve halvetinin nedimi yaptı; onun vücudu ile sükünet buldu. Müritler, her ikisinin sohbetinden faydalandılar. Kıskançlar, telef oldular. Arkadaşlar, bu şeyhin ve Mevlânâ'nın varlığından on sene zahmetsizce faydalar elde ettiler. Mevlânâ hazretleri, hakkında çok inayet ve teveccüh gösterdiği Sultan Veled'i (Tanrı her ikisinin sırrını kutlasın), daima velileri ağırlamaya ve şeyh Selâhaddin'in hizmetinde kusurda bulunmamaya teşvik eder ve Selâhaddin'in sohbetini kaçırmaması, onun sohbetine büyük bir gayretle devam etmesi hususunda tembihte bulunurdu.
2. anlatı
Sultan Veled hazretlerinden nakledilmiştir ki: Bir gün Şeyh Selâhaddin ona: “Bahaeddin, benden başka şeyhe bakma, iltifat gösterme, çünkü hakiki şeyh benim, diğer şeyhlerin sohbeti zararlı ve öldürücüdür. Zira bizim nazarımız güneş, müridin vücudu taş gibidir. Kabiliyetli taş, kâmil bir
3. anlatı
AHMET ErLÂAKİ 5/3-4
güneşin nazarında her halde yakut olur. Diğer şeyhlerin nazarları gölge gibidir. Eğer kabiliyetli bir taş, mânevi bir güneş gibi olan olgun şeyhin nazarından kaçıp gölgeye çekilirse yakut olamaz ve ilerlemez,” dedi.
4. anlatı
Yine dostların kerimlerinden nakledilmiştir ki: Şeyh Selâhaddin hazretleri, gençliğinde Mevlânâ'ya ulaşıp mürit olmadan önce Seyyid Burhaneddin Muhakkık-i Tirmiz”ye (Tanrı'nın rahmeti onun üzerine olsun) mürit olmuştu ve ona hizmet ederdi; daima onunla düşer kalkardı. Mevlânâ hazretleri, Seyyid'in müridi olduğu vakit, o da iradetini yenileyip Mevlânâ hazretlerine de mürit oldu ve Seyyid hazretleri (Tanrı ondan razı olsun) “Bana, şeyhim Sultan-ül-Ulemâ'dan iki büyük şey nasip olmuştur: biri söz fesahati, diğeri hal güzelliği. Söz fesahatini, Mevlânâ Celâleddin'e verdim; çünkü onun halleri çoktur, buna muhtaç değildir. Halimi de şeyh Selâhaddin hazretlerine bağışladım. Çünkü, onun hiç söz söylemek hassası yoktur,” dedi. Birtakım azgınlar, taşkınlar şeyh Selâhaddin hazretlerini cahillerden ve avamdan sayarlardı. Cehaletlerinden ve körlüklerinden, ümmiyi âlimden ve Levh-i Mahfuzu, hâfızın yazı tahtasından fark edemezlerdi.
Yine Mevlânâ hazretleri dini ilimler elde etmek, kil u kalle, öğretim ve va'zetmekle meşguldü. Şeyh Selâhaddin de Zerkûbçu dükkânında helâlinden para kazanmak ve halini kuvvetlendirmekle uğraşırdı.
Hikâye: Eski dostlar şöyle rivayet ettiler ki: Şeyhimiz Selâhaddin'in anası ve babası, Konya civarında bir göl kenarında bulunan Kâmile denilen köydendiler. Bu gölde balık avlamakla geçinirlerdi. Seyyid Burhaneddin, Konya'dan Dari”I-feth denilen Kayseri'ye gidip orada öldüğü vakit, Şeyh Selâhaddin de anasını ve babasını görmeye gitmişti. Orada onu evlendirdiler. Şeyh, bir müddet onun yanında kaldı. Artık bu hayata alışmıştı. Bir gün, Konya şehrine geldi. Ebu'l-Fazl mescidinde Cuma namazında bulundu. O gün Mevlânâ hazretleri va'zediyor ve büyük heyecanlar gösteriyordu. Seyyid Burhaneddin hakkında birçok şeyler anlatıyordu. Birdenbire, Seyyid'in, halleri, Mevlânâ'nın zâtından büyük bir nur gibi ÂRİFLERİN MENKIJBELERİ 143
Şeyh Selâhaddin'e gözüktü. Selâhaddin hemen feryat kopararak kalktı, Mevlânâ'nın minberi altına geldi. Mübarek başını açtı, baş koyup Mevlânâ'nın ayaklarını öptü, onlara yüzünü gözünü sürdü. Mevlânâ hazretleri iltifatlarda bulunarak: “Nerelerde idin?” diye sordu. O da: “Evlendim, sizin büyüklüğünüzden ve sohbetinizden mahrum kaldım,” diye cevap verdi. Mevlânâ: “Hayır, hayır, sen bizdensin, bizim canımızsın,” diyerek elinden tuttu kendisine sohbet arkadaşı yaptı. (5) Hikâye: Dostların büyüklerinden nakledilmiştir ki: Sultan Alâeddin Keykubad'ın oğlu Rum sultanı İzzeddin Keykavus (Tanrı onların burhanlarını nurlandırsın), saltanatının başlangıcında Mevlânâ'nın velâyetinin büyüklüğünden habersizdi. Saltanat gururu gözünü bürümüştü. Bir gün veziri olan Sahip Şemseddin'e: “Niçin böyle, dajma Mevlânâ'nın hizmetine gidip geliyorsun? Ona niçin bu kadar saygı ve sevgi gösteriyorsun da diğer büyüklerden yüz çeviriyorsun? Onda zamanımızın şeyhlerinde olmıyan ne gibi şeyler gördün? Onun diğer bilgin ve fakirlere üstünlüğü nedendir?” diye itirazda bulundu. Sahib Şemseddin, sultana cevap vermek için birçok deliller getirdi ve Mevlânâ'nın velâyeti, kerameti ve asaletini akli deliller ve nakli hüccetlerle aydınlattı. Öyle ki nihayet sultanın kalbinde de Mevlânâ'ya karşı tam bir iradet ve sevgi uyandı. Onun ziyaretine gitmek istedi. Sultan o gün, tesadüfen Konya sahrasındaki Filubat köşkünde has adamları ile birlikte işrete dalmıştı. Bir aralık sultan kalktı. Orada bulunan gölü temaşaya koyuldu. Birdenbire bir yılan yavrusu gördü. Hemen yakalayıp yenine soktu, haznedardan altın bir hokka istedi. Gizlice o yılan yavrusunu hokkanın içine koyduktan sonra ağzını mühürleyip kesesine koydu. İşret meclisine döndükten ve aradan bir müddet geçtikten sonra hokkayı çıkarıp emirlerine ve vezirlerine gösterip: “Bu hokkayı bana, Istanbul tekfuru, birçok hediyelerle birlikte gönderiyor ve o: “Eğer sizin dininiz hak ise bilginleriniz bu hokkada ne olduğunu söylerler, ben de harac vermeği üzerime alırım diyor” ” dedi. Devletin ve milletin ileri gelenleri, bu mühürlü hokkanın sırrı karşısında şaşırdılar. Bunun üzerine Sultan İzzeddin, Pervane'nin bu hokkayı alıp içinde ne 144 /6
olduğunu bildirmeleri için, Konya'nın bütün şeyhlerine, bilginlerine ve kadılarına göstermesini emretti ve: “Bu bilginler, haklarındaki itikadımızın doğruluğunun iki misli olması için bu mühürlü hokkada ne olduğunu söylesinler. Mademki bu bilginler, dinimizin ulularıdırlar ve şu kadar da idrarat ve başka gelir ellerine geçiyor, o halde bu müşkülü çözmeleri lâzımdır,” dedi. Hepsi bu saklı tutulmuş sırrı ve bu mühürlü hokkanın ne olduğunu bildirmekten âciz kaldılar. Nihayet Sahib Şemseddin, sultanla birlikte Mevlânânın ziyaretine gitmegi ve bu sırrı onun çözmesini uygun gördü ve bu zamanda, göze görünen ve görünmeyen bütün müşkülleri çözenin Mevlânâ olduğunu söyledi. Bütün emirlerin, sultanın hiylesinden haberleri yoktu. Hepsi kalktılar, atlara binip Mevlânâ'nın ziyaretine geldiler. O gün bütün halk, Mevlânâ'nın meclisinde hazır bulunuyordu. İslâm sultanı bu altın hokkayı o din sultanının önüne koyduğu vakit, Şeyh Selâhaddin, Mevlânâ'nın yanında murakabe halinde oturuyordu. Mevlânâ: “Şeyhimiz bu hokkanın sırrını açıklasın,” diye emir buyurdu. Şeyh Selâhaddin baş koyduktan sonra: “Ey İslâm sultanı! Bu biçare hayvanı niçin bu hokkaya hapsettin? Bu yılan yavrusunu niçin yanına aldın? Tanrı erlerini sınamak, insanlıktan uzaktır. Hele senin ziyaretiyle şereflendiğin bu Tanrı eri, bu gök hokkalarının bütün sırlarını ve yer âleminin bütün zerrelerini ve bütün yaratılışın gizliliklerini tam mânasivle bilir ve Tanrı'nın sır hazinelerine tam mânasiyle vâkıftır,” dedikten sonra feryat ve figan ile kalkıp semâa başladı ve sultan da başını açarak bütün adamları ile birlikte mürit ve kul oldu. Sahip Şemseddin'e de şükraneler verdi. Mevlânâ'ya olan saygısı arttı ve bu âlemde onun gibi bir sultan ve vukuflu ârif olmadığını kabul edip tenhada: “Müritlerinin bu kadar kuvvet ve kudreti olduktan sonra öyle ulu bir kişinin ululuğunu kim anlıyabilir ve onun temiz sırrına kim vâkıf olabilir?” dedi.