5. anlatı
Yine nakledilmiştir ki: Bir gün şehrin büyükleri, tam bir niyaz ile Mevlânâ hazretlerinden va'zetmesini rica ettiler. O da âleme şâmil olan kereminden ve hilminin büyüklüğünden bu ricayı kabul etti. Va'zederken, birçokları kendilerinden geçti ve halis âşıklar can verdiler. O gün
6. anlatı
ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ 145
şeyh Selâhaddin de bu mecliste hazırdı. Hadden aşırı heyecanlar gösterdi ve semâ ederek çıkıp gittiler. Bundan sonra Mevlânâ bir daha minbere çıkmadı. Derler ki, Mevlânâ Şems-i Tebrizi ile buluştuktan ve onunla arkadaşlığa başladıktan sonra öğretimi ve va'zetmeyi tamamiyle terketmişti. O gün, candan dostların ricası ve şeyh Selâhaddin'in işareti üzerine bir kere daha va'zetmiş ve buna son vermişti.
() Hikâye: Yine nakledilmiştir, ki: Bir gün Mevlânâ hazretleri, bütün dünyaca meşhur olan o heyecanları içinde bulunduğu bir zamanda kuyumcuların civarından geçiyordu. Onların çekiçlerinden çıkan tak tak sesleri ınübarek kulağına erişince, o seslerin güzelliğinden, Mevlânâ'da acayip bir hal zuhur etti ve dönmeye başladı. Şeyh Selâhaddin'e gayıp âleminden, “Dışarı çık, Mevlânâ dönmededir, halk etrafma toplanmıştır,” diye ilham geldi. Bunun üzerine, şeyh feryat ve figan ile dükkândan dışarı çıktı. Mevlânâ'nın ayaklarna kapanıp kendinden geçti. Mevlânâ hazretleri, semâda olduğu halde onu yakalayıp mübarek yüzünü ve saçlarını öperek iltifatlarda bulundu. Şeyh Selâhaddin, Mevlânâ hazretlerine: “Benim Mevlânâ ile semâ etmeye gücüm yetmez,” dedi. Çünkü şeyh Selâhaddin riyazet ve mücahededen son derecede zayıf düşmüştür. O anda çıraklarına: “Mevlânâ semâdan çekilinceye kadar altın varakları parça parça ve lime lime olsa da hiç durmadan çekiç vurun,” diye emretti. Bu sanat öyledir ki altın varaklar üzerine vurulan çekiç adedi sayılıdır. Bundan fazla vurulursa parça parça olur, bir şeye yaramaz. Böylece öğle vaktinden ikindi vaktine kadar Mevlânâ semâya ara vermedi. O sırada güyendeler geldiler şu gazeli okumaya başladılar:
Bu zerküpluk dükkânında bir hazine çıktı. Bu ne güzel suret, bu ne güzel mâna, ne güzel! Ne güzel! ilâh...
Şeyh, bir yaprak altının parçalanmadan ve bir şey telef olmadan, bütün dükkânın altın yapraklarla dolduğunu ve çekiç vuranların bütün âletlerinin altın olduğunu gördü. Şeyh, iki dünyanın (dünya ve âhiretin) madenini kendi dükkânında
F: 10 146 AHMET EFLAKİ 5/8-10
görünce üzerindeki elbiseleri yırtıp dükkânı yağma etmelerini emretti. Hemen dünya ve ahiret dükkânının sevdasından vazgeçip Hüdavendigâr'ın sohbetine gitti. Mevlânâ hazretleri, Şemseddin-i Tebrizi (Tanrı onun zikrini yüceltsin) hakkında gösterdiği aşk oyunları ve inayetleri, onun hakkında da gösterdi. Şems'in velâyetini Selâhaddin'de de görüp onu yüceltmeye ve ağırlamaya başladı ve kararsız olan temiz ruhu, Selâhaddin'le gükünet buldu. Tam on yıl onunla ünsiyet ve sohbette bulundu. Şeyh Selâhaddin, hazretin halifesi oldu.
7. anlatı
Hikâye: Sultan Veled hazretlerinden nakledilmiştir ki: Bir gün, şeyh Selâhaddin, babam hazretlerine: “Benim içimde örtülü nur çeşmeleri vardı, fakat benim ondan haberim yoktu. Sen benim gözümü öyle açtın ki, bütün o nurlar gözümün önünde deniz gibi coştular,” dedi.
8. anlatı
Yine birgün, babam: “Şeyh Selâhaddin'in yanında Mevlânâ Şemseddin'i, Çelebi Hüsameddin'in yanında da şeyh Selâhaddin'i anmayınız. Her ne kadar onların nurları arasında tam bir birlik var ve bir fark yoksa da, ilâhi kıskançlık faaliyettedir. Anmak doğru olmaz, çünkü şeyhlerin edebi ve terbiyesi budur,” buyurdu.
Yine Sultan Veled buyurdu ki: Bir gün babam cinsiyet ve nispet konuları hakkında bilgi veriyordu. Dedi ki: İnsanların biribirlerine olan sevgileri mücerret sözle değil, aralarındaki cinsiyet ve nispetledir.
Şiir:
Cinsiyet nedir? O, öyle bir çeşit bakıştır ki, insanlar onunla biribirlerine yol bulurlar.
Cennet ehli, cennete has bir cins olarak geldiği için, haiz olduğu iyi sıfatlar hasebiyle Tanrıya tapıcı olurlar."
Mucizeler imanı icabettirmez, fakat, sıfatları cinsiyet çeker.!6
Bunun gibi Peygamber ve veliler âlemine yönelen insanlar peygamberlerin cüzlerindendir. Onlar o sebep ve cinsiyetten ötürü peygamberlere yönelmişlerdir. Nitekim Peygamber (Tanrı'nın salât ve selâmı onun üzerine olsun): “Ey Tanrım! Kavmime yani cüzülerime doğru yolu göster,” buyurmuştur.
Şiir:
Peygamber, “siz benim cüzümsünüz, cüzü külden ayırmayınız” dedi.
Yine şeyh Selâhaddin sık sık babam hazretlerine: “Ben böyle acayip nurlar görüyorum,” der ve nurların renklerini sayardı. Bir gün babam hazretlerinden: “Şeyh, sizin nurlarınızı temaşa ettiği için mi seviyorsunuz?” diye sordum. Babam: “Hayır, belki onu, aramızdaki yakınlık ve münasebet için seviyorum,” dedi. Nitekim kehribar cinsiyet sebebiyle saman çöpünü kaldırır. Çünkü her ikisinin arasında bir münasebet vardır. Aralarında bir münasebet olmadığı için başka şeyleri hiç kaldırmaz. Yine, eğer bir kimse, uyuz olmuş annesinin arkasından koşan deve yavrusunun annesi yerine bin dinarlık arap atı getirse ve o yavruya: “Mutlaka bu atın arkasından koş ve annemden vazgeç,” dese, deve yavrusu o atın arkasından aslâ koşmaz ve gitmez. Böylece, bir kimse, annesini ekmek ve helva verdiği için sevmez; belki aralarındaki münasebetten ötürü sever. Şimdi sevginin münasebetten olduğu anlaşıldı. O sevgi, bir zaman sonra pişmanlık doğurmaz. Eğer bir sevgi, pişmanlık ve perişanlık doğurursa, o sevgi tezvir olur. Bu sevgi, maksat ve menfaat üzerine kurulmuştur. Çünkü hakiki münasebetten doğan sevgide ne dünyada, ne de ahirette hiçbir perişanlık ve pişmanlık yoktur. Nitekim bir maksada istinaden biribirini sevenler ahirette “keşki falanı arkadaş edinmeseydim” (K., XXV, 30) diye pişmanlık duyacaklar. Fakat Tanrı'dan korkan dostların sıfatı ise: “O gün, dostlar biribirine düşman olacaklar, yalnız Tanrrdan korkanlar biribirine düşman olmıyacaklar”dır. (K., XLITI, 67)
Yine Mevlânâ'nın sohbetinde bulunan ve yakınlarından olanlar şöyle rivayet ettiler: Şeyh Selâhaddin hazretleri çok defa, taharetlenmek için ayak yoluna giderdi. 148 /13-15
Müritlerin uluları onun orada konuştuğunu ve küfür ettiğini duyarlar, ne söylediğini ve kiminle konuştuğunu dinlemek için kulak verirlerdi. Şeyh Selâhaddin: “Ey Tanrıın! Beni burada da bırakmıyorsun ki, dinleneyim. Senin huzurundan, çok utanıyorum. Halbuki ben öyle kimseler biliyorum ki, seni müşahede etmeye lâyık olmak için aşkınla yanıp tutuşuyor, halvetlerde gece gündüz riyazet ve münacaatta bulunuyor ve geceleri uyumuyorlar da sen onlara iltifat etmiyor, onların işlerini yapmıyor, yarım saat onlarla meşgul olmuyorsun. Böyle bir yerde beni yalnız bırakmıyor ve temiz nurlarınla süslüyorsun,” der ve bir feryat koparıp bir müddet kendinden geçerdi. Sonra onu kaldırıp yerine götürürlerdi.
Hikâye: Veled hazretleri nakletti ki: Babamın, Şam'da, Tanrı'nın olgun velilerinden şeyh Hamideddin adında sevgili bir arkadaşı vardı. Babam onu çok seviyordu. Babam hazretleri, kutlu Şam'dan Rum'a döneceği vakit: “Şeyh Hamideddin'i de beraber alalım,” dedim. Babam: “Bizim Şeyh Selâhaddin'imiz Konya'dadır. Şeyh Hamideddini oraya götürmemiz doğru olmaz. Çünkü Tanrı'nın iki velisi, iki aslan gibidir. İkisi bir yere sığmaz,” buyurdu. Bunun üzerine ben: “O halde siz nasıl geçinebiliyorsunuz?” diye sordum. O da: “Şefkatli bir baba, bütün çocuklariyle geçinebilir, fakat çocukları birbiriyle geçinemezler. Nitekim Yakup (Tanrı'nın selâmı onun üzerine olsun), bütün çocuklariyle geçiniyordu. Bu halin sırrını anlamak için Kur'an-ı Mecid'e bak,” dedi.
Yine nakledilmiştir ki: Bir gün, Mevlânâ hazretlerinden: “Ârif kimdir?” diye sordular. O da: “Ârif, sen sustuğun halde, senin sırrından bahseden kimsedir. Bu da şeyh Selâhaddin'dir (Tanrı onun zikrini yüceltsin,)” dedi.
Yine o (Şeyh Selâhaddin), daima gaybü'l-gayb âleminden haberler verir, dostların içindeki sırları söyler ve karışık şeylerin sırlarının sırrını bildirir ve o sırrın sahibi de onun bu dolaşması (seyranı) karşısında hayran kalırdı.
Yine nakledilmiştir ki: Bir gün Sultan Veled hazretleri, babası hazretlerinden: “Bundan önce şeyh Selâhaddin hazretleri, dalma müşahede ettiği gayba ait türlü
nurlardan haber verir ve: “İşte beyaz nur deryası gördüm, mavi bir nur deryası görüyorum, yeşil nur görüyorum, sarı nur görüyorum, duman renginde nur görüyorum, işte siyah nur deryası dalgalanmıştır,* derdi. Şimdi hiçbir şey söylemiyor ve bir renkten dem vurmuyor. Acaba (basiret gözü) perdelendi mi?” diye sordu. Mevlânâ: “Hâşa, belki o zaman biribiri arkasından sayılı nurlar görüyor ve her birinden ayrı ayrı haber veriyordu. Şimdi ilâhi nurlar deryasına öyle gömülmüştür ki, onlardan hiç bahsedemiyor ve haber veremiyor ve onları tasavvur edemiyor,” buyurdu.
Şiir: Seni nasıl tasavvur edeyim ki, senin suretin yoktar. Nitekim, suret mâna denizinin köpüğüdür.
Hikâye: Ulu arkadaşlar ve kerem sahibi halifeler (Tanrı onları cennete yerleştirsin), şöyle rivayet ettiler: Seyyid Ahmed Rufâ'nin oğlu Seyyid Taceddin (Tanrı'nın rahmeti onun üzerine olsun), dervişler, çelenk giyenler ve kendisini ilâhlaştıranlardan bir grupla birlikte Konya'ya geldiler. Emirler, şehrin ileri gelenleri, halk grupu ve fütüvvet erbabı onları karşılayıp Celâleddin-i Karatayi'nin medresesine misafir ettiler. Halkın çoğu, bu cemaatin delisi olup onlara pek fazla iltifat gösterdi. Çünkü bunlar ateşe kendilerini atmak, kızgın demiri ağızlarına sokmak, şeker yapmak, murmu lâden haline getirmek, kamçıdan kan akıtmak, merkep yavrusuna binmek ve daha bunlar gibi başka hileli oyunlar yapıyorlardı. Konya halkı bu gibi şeyleri pek az görmüşlerdi. Bunlar, onlara çok tuhaf ve garip görünüyordu. Aşağı tabakadan insanlar, bunları keramet zannediyorlardı. Halbuki, hal sahipleri ve olgun kişiler için böyle olağanüstü şeyler yapmak, kerametler göstermek, zarafetten başka bir şey değildir. Eğer bu, gayb âleminde vâki ilân işaret üzerine hakka davet etmek için olursa o başka mesele. Derler ki: Peygamberlerin belâya tutulup cezalanmaları vahyi saklamada, velilerin belâya tutulup cezalanmaları ise keramet göstermededir. Bazı ârifler, bu gibi hokkabazlıklara, dervişlerin yemek kırıntıları (futât) ve şeyhlerin artıkları (rufât) derler. Bu da hallolmuş talk, 150 /16
üzüm suyunun yağı, kirpi ve kara kurbağasının iç yağı kullanılmadığı, altın ve gümüşün faydalarını celb hususunda meflâç istimal edilmediği bir vakitte olur.? Bunu haber alan Konya hatunları, toplanıp Mevlânâ'nın eşi Kira Hatun'a geldiler. Ondan, dervişlerin bu marifetlerini seyretmek için kendileriyle Karatayi medresesine gelmesini rica ettiler. Kira Hatun da bunların bu ısrarlarına dayanamadı ve Mevlânâ hazretlerinden izin almadan, onlarla birlikte gitti. Tesadüfen o gün de, Mevlânâ bütün dostları ile Meram mescidine gitmişti. Akşam üzeri dönüp geldiği vakit (bunu duydu). Fena halde kızarak Kira Hatunun yüzüne sert sert baktı ve: “Ne de soğuk,” dedi. Bunun üzerine Kira Hatun yere düşüp bayıldı. Bir müddet böyle yerde kaldıktan sonra kendine geldi, titriyerek kalktı. Ağlıyarak şeyh Selâhaddin'in ayaklarına kapandı ve feryat ederek: “Ben hiç gitmek istemiyordum. Fakat Konya hatunları (rica ve ısrarlariyle) beni utandırdılar. Allah aşkına bana şefaat et. Hüdavendigâr'ın gazabından beni kurtar,” diye yalvardı.
Şiir: Ey akılların ve vehimlerin ötesinde olan (Tanrı)! anlayışsızlığımızdaki kusurları affet.”
Ey bizim Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik. Zulmoldu. Senin merhametin çoktur, bize acı.
Şeyh Selâhaddin hemen başını açtı. Mevlânâ'nın ayaklarına kapandı; şefaatte bulnmak üzere paymaçan vaziyetinde karşısında durdu. Mevlânâ: “Ok yaydan çıkmıştır. Yalnız öteki dünyanın zahmetlerinden selâmette kalabilir ve Tanrı'nın rahmetine kavuşanların rahmetinden mahrum kalmaz,” buyurdu. Bunun üzerine Kira Hatun'un mübarek vücuduna bir hastalık geldi ve bir üşüme ârız oldu. O kadar titredi ve inledi ki, anlatılamaz. Yaşadığı müddetçe de vücudu asla ısınmadı. Bütün doktorlar onu iyi etmekten, hastalığına bir ilâç bulmaktan âciz kaldılar. Temmuz ayında bile, Bartâs şehrinden gelme kürkünü giyer, başına ibrişimden bir başörtü örter, daima evde oturur ve önünden mangalı eksik etmezdi. Gündüzleri de mum yakardı. O halde kendisinden birçok kerametler
zâhir olur, herkesin içindeki sırları söylerdi. Şehrin ulu kişileri ve hatunları ona inanıp müridi olmuşlardı. Son nefesine kadar oturduğu köşeden ayrılmamıştı. Yalnız geceleri hamama giderdi. Herkes çeşitli hizmetlerde bulunurdu. Sultan Veled ve Hüsameddin Çelebi (Tanrı ikisinin ruhunu kutlulasın), ona çok saygı gösterip analık halşkını yerine getirirlerdi.
Hikâye: Yine naklolunur ki Şeyh Selâhaddin'in annesi, Lâtife Hatun (Tanrı ondan razı olsun) ölmüştü. Cenazesini mezara koyup toprakla kapadıktan sonra halk geri döndü. Yalnız şeyh, bir müddet onun mezarı üzerinde durdu. Mevlânâ hazretleri ona: “Haydi gel de gidelim,” diye işaret etti. Şeyh, baş koyup: “Annemin, üzerimde çok hakkı vardır. Ben onu mezarın sorgu sualinden ve dehşetinden, Münker ve Nekirin'in heybetinden kurtarıp, ondan sonra gitmek ve sizden de, annemin, mezarında hurilerin ünsiyetinden mahrum kalmaması için dua etmenizi istiyorum,“ dedi. Bir müddet böyle durduktan sonra gülerek çekip gitti.