19. anlatı
Hikâye: Yine nakledilmiştir ki: Şeyh Selâhaddin'in kızı Hediye Hatun'u (Tanrı ondan ve babasından razı olsun) kocaya vermek istedikleri vakit, şeyh Selâhaddin'in, kıza verilmesi âdet olan cehiz namına hiçbir şeyi yoktu. Kız, Mevlânâ'nın harem dairesinde yaşıyordu. Büyüyüp bülüğa erişince Sultan Veled'le Çelebi Hüsameddin, onu kâtiplerin
sultanı ve zamanının ikinci bir İbn-i Bevvabi ve İbn-i Muklayi Hânfnin göz bebeği hattat Mevlânâ Nizameddin'e vermek istediler. Fakat cehizi ve bir serveti olmaması, onları düşündürüyordu. Bir münasebetle bunu Mevlânâ'ya arzettiler. Mevlânâ: “Gürcü Hatun'un sarayından Usta Hatun'u bana çağırın,? dedi. Bu Usta Hatun, veliyye, bilgin üstad ve sultanların kızlarının hocası idi. Usta Hatun, Mevlânâ'nın huzuruna geldiği vakit ona: “Kızım Gürcü Hatun'a git, benden selâm söyle ve Hediye Hatun'un bu halini anlat da ona yardım etsin. Emirlerin hatunları ve kendi kızları gayret etsinler, buna çehiz hazırlasınlar. Her biri bu Hediye Hatun'a bir hediye versin ve bu suretle şeyh Selâhaddin'in inayetine mazhar olsunlar. O sultanın himmeti, onların dinlerinin ve dünyalarının koruyucusu olsun,” diye emir verdi. Bunun üzerine Usta Hatun boynuna zembil astı, Tanrı rızası için bir şey istemek üzere padişahın sarayına koştu. Hüdavendigâr'ın selâmını onlara söyledi ve meseleyi anlattı. Bütün kerem sahibi hatunlar saygı ile baş koydular. Mevlânâ'nın bu iltifatını canlarına minnet bildiler ve onun böyle hayrat ve hasanata delâlet eden inayetüne teşekkürler ettiler. Cihanın melikesi Gürcü Hatun, hemen kendi hazindârına emir verdi. Birkaç takım elbise ve her cinsten birer kat çamaşır hazırladı. Yirmi süslü küpe, yirmi tane kıymetli yüzük, inci gerdanlığı, altın işlemeli külâh ve çok nefis yüz örtüleri, kıymetli bilezikler v.s. topladılar. Kıymetli halılar ve seccadeler, Gürcü, Şiraz ve Aksaray perdeleri; sini, tepsi, kazan, bakır ve çini kâselerden, havanlardan, şamdanlardan teşekkül eden tam bir mutfak takımı hazırladılar ve böylece herkes derecesine göre bir şey vererek tam bir çehiz vücuda getirdiler. Kerem sahiplerinin âdeti olduğu üzere, hepsini Usta Hatun'a teslim ettiler ve sonra sultanın ka. tırlarına yükliyerek Mevlânâ'nın medresesine getirdiler. Bu hikâyeyi anlatanlar, şöyle rivayet ettiler: Sadece yetmiş bin dirhem-i sultani kıymetinde altın eşya vardı. Geri kalanı buna göre kıyas et. Mevlânâ hazretleri, son derecede bir sevinç gösterdi. Şeyh Selâhaddin'in gönlü de bundan son derece hoş oldu ve hediyeleri verenlere, Tanrı yanında kabul edilen dualarda bulundu. Mevlânâ hazretleri, bütün çehizleri ikiye böl- 158 /31
melerini, yarısını Ârif çelebinin annesi Fatma Hatun'a, yarısını da Hediye Hatun'a vermelerini emretti. Çehizleri hazırladılar ve Hediye Hatun'u, Nizameddin-i Hattât'a nikâhladılar. O günü büyük bir düğün oldu ve hakkı, lâyık olana verdiler. Konya halkı, o düğünün büyüklüğünü uzun seneler geçtiği halde hâlâ anlatıyor. Mevlânâ o günü şu gazeli söyledi.
Şiir:
Bu düğün, bize kutlu ve mutlu olsun. Bu zevc ile zevce daima sütle şeker, şarap ve helva gibi birbirleriyle hoş kaynaşsınlar. Bizim için bu evlenme, hem yaprağından, hem yemişinden bizi faydalandıran hurma ağacı gibidir.
Bu evlenme, bugün ve yarın cennet hurileri gibi ebediyen saadet yüzü göstersin. Bu evlenme, hem bu dünyada hem de öteki dünyada Tanrı'nın bir rahmet nişanı ve devlet tevkii olsun.
Bu evlenme, ay ve yeşil gökler gibi iyi olsun. Sustum, çünkü bunun vasfı söze sığmaz. Çünkü bu düğünün sevinci bizim ruhumuza sinmiştir.
Yine arkadaşların hayırlıları, muhiblerin uluları şöyle rivayet ettiler: Şeyh Selâhaddin hazretleri, tam on yıl devamlı olarak Mevlânâ hazretlerinin sohbetinde bulundu. Onun doğru bir halife ve emin bir arkadaşı idi. Ömrü sona ereceği günlerde sıhhati bozuldu, birdenbire mübarek mizacı değişti, güzel vücudunu zayıflık kapladı ve gittikçe de bu zayıflığı artıyordu. Hüdavendigâr hazretleri ona geçmiş olsuna gidiyor, mübarek başı ucunda oturup garip sözler ve acayip sırlar anlatıyordu. Bir gün, Şeyh, naz ve niyazla: “Tanının elçisi Muhammed hazretleri mezar arkadaşım olmadıkça bu âlemden göçüp gitmem,” diye buyurdu. Hüdavendigâr hazretleri: “Ben Peygamberi râzı eder ve senin şefaatçın olurum. Sen, kendini muradına ermiş bil ve gam yeme,” dedi. Ondan sonra şeyh Selâhaddin: “Bana müsaade et de büyük bir sevinçle bu dünyadan göçeyim,” dedi. Mevlânâ onun bu ricasına hemen icabet edip üç gün iyadetine gitmedi ve mübarek eliyle şu birkaç kelimeyi yazıp gönderdi: Gönül sahibi ve gönül sahiplerinin sahibi, dünya ve ahiretin Kutbu olan Selâhaddin'i (Tanrı onun gölgesini uzatsın), bu kadar zamandan beri mübarek tırnaklarında bulunan bir maddeden şikâyet eden Selâhaddin'i bu mektupla anarım. Yüce Tanrı ona âfiyet versin, çünkü bütün müminlerin âfiyeti onun şifa bulmasındadır.
O benden daha yaşlı olduğu halde bine bedel olan biridir. Şiir:
Ey yürüyen servi! Hazan yeli sana değmesin.
Ey dünyanın gözü! Sana kötü gözler değmesin. Ey yerin ve göğün canı! Senin canına rahmet ve rahattan başka bir şey değmesin.
Başka bir şiir:
Hastası ve âşıkı olduğum kimsenin hastalığını haber aldım. Onun yerine hasta olmamı isterim. Ey Tanryn! Senden, bu hastalığın onun için serinlik, selâznei (K., XXI, 69) nimet ve memnuniyet olmasını diliyorum.
Başka bir şiir:
Ey canlarımızın rahatı ve gören gözümüz olan sen! Vijcut acısı ve kötü göz senden ırak olsun. Ey ay! Senin sağlığın dünyanın sağlığıdır. Ey
ay yüzlü! Senin vücudunun sağlığı yerine gelsin, Ey vücudu ruh mesabesinde olan sen! Vücuduna sağlık olsun! Lütfunun gölgesi üzerimizden eksil. mesin.
Senin yanağının gül bahçesi, ebediyete kadar yeşil kalsın. Çünkü o, bizim gönlümüzün otlağı, çimerliği ve sahrasıdır.
Senin acın bizim canımıza olsun, senin vücuduna olmasın da senin o acın, canımızı süsliyen akıl gibi bize kıymetli olsun.
Böylece Şeyh hazretlerine göçme zamanının geldiği malâm oldu. Tam bir huzur, istek ve İbrahim Peygambere ya- 160 AHMET EFLAKİ 5/32
raşır bir teveccühle, cesetler âleminden ruhların mekânsızlık âlemine göçtü ve can maksuduna, gizli sevgiliye ulaştı. Bir ruh ağlayıp inledi, davet olundu ve icabet etti. “Doğruluğun mükâfatı olan yerde muktedir padişahlar padişahının yanındadırlar” (K., LIV, 5S) ve “Şüphesiz Tanrı'nın dostlarına korku yoktur, mahzun da olmazlar” K., X, 63).
Mevlânâ hazretleri hemen gelip başını açarak feryatlar kopardı, heyecanlar geçirdi. Beşaret ve nekkarecileri getirmelerini emretti. Halktan bir kıyamettir koptu. Güyendelerden bir bölük, cenazesinin önünde yürüyor, ulu arkadaşlar da cenazeyi taşıyordu. Hüdavendigâr hazretleri, Baha Veled'in türbesine dönerek, semâ ederek gitti. Dostlar, güyendelere ve nekkarecilere o kadar elbise, ferici verdiler ki anlatılamaz. Selâhaddin'i tam bir azametle Sultan-ül-ulemâ Baha Veled'in türbesi civarına gömdüler (Tanrı onların sırlarını kutlasın ve onların iyiliği ile bizi fayizlendirsin). Şeyh Selâhaddin 657 H. yılının tekrim edilmiş Muharrem ayının başında öldü. Mevlânâ onun cenaze törenine takaddüm eden gecede birçok gazel ve mersiye söyledi. Şu gazel onlardan biridir:
Ey (Selâhaddin)! senin ayrılığından gök ağladı, gönül kan içine gömüldü. Akıl ve can ağladı. Yeryüzünde senin yerine oturacak kimse olmadıgından ötürü, senin mateminle mekân ve lâmekân ağladı.
Cebrail ve kutsal âleme mensup olanların kolları ve kanadları maviye büründü.
Peygamberler ve velilerin gözleri ağladı.
Ey süratli giden huma kuşu olan sultan Selâhaddin! Sen gittin, başkalarına da ağlıyabilen bir kimse lâzımdır.” ilâh...