HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Doğumu ve adı
1171'de (1757) İstanbul'da Yenikapı Mevlevîhânesi yakınlarındaki bir evde dünyaya geldi. Doğumuna “eser-i aşk” ve “cezbetu'llah” terkipleri tarih düşürüldü; adı, mevlevîhânenin şeyhi Kûçek Mehmed Dede ile halefi Seyyid Ebûbekir Dede'nin tavsiyesiyle Mehmed Esad kondu.
Dedesi Mevlevî'ydi; babası Mustafa Reşid Efendi de Peçuylu Ârif Ahmed Dede'den inâbe almıştı. Annesi Emine Hatun'dur. İlk eğitimini babasından aldığını divanında ve Hüsn ü Aşk'ında belirtir.
Tahsili ve mahlası
1780'de Galata Mevlevîhânesi'ne şeyh olan Hüseyin Efendi'den istifade etti. Arapça'yı Hamdi Efendi'den, Farsça'yı Hoca Neş'et'ten öğrendi. Neş'et Efendi kendisine “Esad” mahlasını verdiyse de, dönemin Esad isimli şairleriyle karıştırılmamak için sonradan “Gâlib” mahlasını kullanmaya başladı. Divanında “Esad” elli, “Esad Galib” iki, “Galib” 463 defa geçer.
Konya'ya kaçış ve çile
Dîvân-ı Hümâyun Kalemi'nde bir müddet çalıştıktan sonra, ailesinin pek tasvip etmemesine rağmen 1198'de (1784) Konya'ya gidip Mevlânâ Dergâhı'nda çileye girdi ve Çelebi Seyyid Ebûbekir Efendi'nin sohbetlerinde bulundu.
Babası Mustafa Reşid Efendi oğlunun İstanbul'dan ayrılmasına tahammül edemeyip Çelebi Efendi'ye başvurdu; o da “tekmîl-i çillenin Yenikapı Dergâhı'nda ikmalinin muktezâ-yı merdî ve hüner” olduğunu söyleyerek genç dervişi İstanbul'a gönderdi. Gâlib çilesini 1201'de (1787) Yenikapı Mevlevîhânesi'nde tamamlayarak “dede” oldu; bu arada Ali Nutkî Efendi ile Aşçıbaşı Şerif Ahmed Dede'den epeyce faydalandı ve Ali Nutkî Efendi'den hilâfet aldı.
Sütlüce yılları
1203'te (1789) Trabzonlu Köseç Ahmed Dede'nin et-Tuhfetü'l-behiyye'sine, Ali Nutkî Efendi'nin izniyle es-Sohbetü's-sâfiye adlı hâşiyeyi yazdı. Ardından Yûsuf Sîneçâk Dede'nin Sütlüce'deki türbesi yanında bir ev satın alarak 5 Receb 1204'te (21 Mart 1790) buraya yerleşti ve kabrine bakan bu evde Sîneçâk'in Cezîre-i Mesnevî'sini şerhetti.
Galata Mevlevîhânesi şeyhliği
Galata Mevlevîhânesi şeyhi Halil Nûman Dede'nin azli üzerine yerine Konya Şems Dergâhı türbedarı Şemsî Dede tayin edildi; fakat o İstanbul'a gelirken Kütahya'da vefat ettiğinden, Konya Mevlevî Âsitânesi şeyhi Mehmed Emin Çelebi'nin emirnâmesiyle 9 Şevval 1205'te (11 Haziran 1791) şeyhlik Gâlib Dede'ye verildi — otuz dört yaşındaydı.
III. Selim ile dostluğu
Bu tayinle birlikte III. Selim'le dostlukları gelişti. Aynı zamanda Türk mûsikisi bestekârı olan, “İlhâmî” mahlasıyla şiir yazan ve hatla uğraşan hükümdara mevlevîhânenin tamiri için bir kaside takdim edince padişah tekkeyi tamir ettirdi (1792). 4 Ağustos 1792'deki ilk mukabele vesilesiyle yazdığı on sekiz beyitlik tarih manzumesi mevlevîhânenin kapısına yazılmıştır.
İlgi devam etti: 1793'te bir şadırvan, 1794'te semâhâne içine mahfel-i hümâyun yaptırdı, 1795'te semâhâneyi yeniden tamir ettirdi — semâhâne için yazdığı dokuz beyitlik tarih de binanın kapısındadır. Humbarahâne-i Cedîd'deki Yenicami mesnevîhanlığı da ona verildi; padişah buradaki mukabelelere genellikle katıldı.
III. Selim ona Cevrî hattıyla yazılmış bir Mesnevî hediye etti; 1793'te kardeşi Beyhan Sultan'la birlikte 300 altın sarfederek divanını ciltletip tezhip ettirdi; 1794'te çıkardığı bir fermanla mesnevîhanlıkların inhâsını da ona bıraktı.
Devrin siyasî hadiselerinden uzak durmadığı anlaşılıyor: Nizâm-ı Cedîd teşebbüsüne karşı Konya Mevlânâ Dergâhı şeyhi Mehmed Çelebi'nin rehberliğinde bir muhalefet yürütülürken, Şeyh Gâlib'in teşebbüsü desteklediği Başbakanlık Arşivi kayıtlarından anlaşılmaktadır.
Kayıplar ve vefatı
1209'da (1794) annesi Emine Hatun'un, 1211'de (1796) müridi ve “yâr-ı gār”ı Esrar Dede'nin vefatı onu derinden üzdü; Esrar Dede için bir mersiye kaleme aldı. Bir yıl sonra hastalandı; hastalığına dair çeşitli rivayetler ileri sürülmüştür — genç yaşta şeyh olması, geniş bilgisi, sarayın teveccühü ve akranı arasındaki nisbetsiz saygınlığı sübjektif kanılara yol açmıştır.
En son şiiri olan, Hamdullah Efendi'nin verdiği “henüz” redifli Farsça gazele yaptığı nazîrede ölümünün yaklaştığını ima eden beyitler vardır. 27 Receb 1213 (4 Ocak 1799) tarihinde, kırk iki yaşında vefat etti.
Kabri, bugün Divan Edebiyatı Müzesi olan Galata Mevlevîhânesi bahçesindeki İsmâil Ankaravî Türbesi'ndedir. Şerife Âişe adında bir şeyh kızıyla evlenmiş; Zübeyde adında bir kızı, Ahmed ve Mehmed adında iki oğlu olmuştur. Padişah, ölümü üzerine bir fermanla çocuklarına Gümrük Mukātaası'ndan otuzar akçe maaş tahsis etmiştir.
Divan şiirinin son büyük şairi
Nedîm ile lirizmde, Nâbî ile hikemî tarzda en güzel örneklerini veren klasik şiirin tekrara ve taklide düştüğü bir dönemde yetişti; divan şiirinin son büyük şairi olduğunda hemen bütün tenkitçiler birleşir.
Ahmet Hamdi Tanpınar'a göre Hüsn ü Aşk'ın baş tarafındaki Nâbî eleştirisiyle gerçekte şair değil ilk defa şiir geleneği hedef alınmıştır. Hayâlî Bey, Nef'î, Fehîm-i Kadîm, Neşâtî ve Fasîh Ahmed Dede'den etkilenmekle birlikte şiirde bilinçli şekilde yeniliği aradı.
Alışılmış gazel ve kasidelerinin dışında özellikle terciibend, terkibibend, müseddes ve tardiyyelerindeki hayaller, soyut ve somut kavramları birbirine yaklaştıran terkipler, kendisinden bir asır sonra bunları deneyecek Edebiyât-ı Cedîde şairlerini müjdeler. Tanpınar onun şiirini “avize gibi renk ve ışık dolu” diye tarif etmiştir.
Sebk-i Hindî
Bu hamlede sebk-i Hindî akımının etkisi belirleyicidir. Başta Şevket-i Buhârî olmak üzere bu mektebe bağlı şairlerin en önemli özelliği, anlamın bilmeceye dönüşecek kadar derin, girift, zarif ve ince olmasına özen göstermeleri; hayal güçlerini son sınırına kadar kullanarak anlamı şaşırtıcı imajlarla ve duyulmadık mazmunlarla zenginleştirmeleridir.
Gâlib bir rubâîsinde mazmunlarını anlamayanları ayıplamayacağını, çünkü bunların her birinin “güher-i gayb-ı hüviyyet” olduğunu ve akıl dalgıcının bu incileri bulup çıkaramayacağını söylerken aslında sebk-i Hindî'yi tarif etmektedir. Şevket-i Buhârî'ye ömrünün sonuna kadar mânevî bir bağlılık duymuş, Hüsn ü Aşk'taki bütün hayalleri “hayâl-i Şevket” inceliğinde işlemiştir.
Poetikası: “Ne değildir?”
Hüsn ü Aşk'ın sonundaki “Fahriyye-i Şâirâne”de poetikasının temel ilkelerini anlatır. Yaşadığı devirde ciddiye alınacak tek şair bile bulunmadığını, kendi bulduğu hazineyi yine kendisinin tükettiğini söyleyerek sözde sultanlığını ilân eder.
Eserin bir başka bölümünde devrinin “müteşair”lerini (şairlik taslayanlar) üç gruba ayırıp alaylı bir dille eleştirir:
- Birinci grup: eski neslin şiiri beraberinde götürdüğünü, kendilerinin onlardan kalan birkaç şair olduğunu söyleyip birbirlerine dalkavukluk edenler. İnşâ gücünden mahrum olduklarını gizlemek için “söylenmedik söz kalmadı” derler, bikr-i mazmûnu inkâr ederler.
- İkinci grup: kâtip sınıfı. Münşeât-ı Râgıb'ı ezbere bilen, sözlerini ıstılahlara boğan, gerçek şiire güçleri yetmediğinden mey ve mahbub dolu tatsız manzumeler üretenler.
- Üçüncü grup: medreseliler. Telhîs'teki belâgat kaidelerini örnekleriyle ezberlemeyi şairlik iddiası için yeterli sayanlar.
Bu sonuncuların saf şiiri küçümsemesinden söz ederken kullandığı “şehd-i nazm” (şiir balı, hâlis şiir) tabiriyle, sembolistlerin anladığı mânada saf şiiri onlardan çok önce farketmiş görünmektedir.
Feyz-i sühan
Ona göre yeni söz söyleme imkânının kalmadığı iddiası doğru değildir: varlıkta değişme ve yenilenme varsa sözde de olmalıdır. Kullarına söz feyzini ihsan eden Allah feyyâz-ı sühandır ve feyz-i sühan sonsuzdur; sözlerin öncekilerce tüketilmiş olması ve kendilerine söz feyzi verilmiş şairlerin söylenmişi tekrar söylemesi düşünülemez. Bu fikri açıklarken bikr-i mazmûn ve mazmûn-ı nev gibi tabirler kullanır.
Ona göre hâlis şiir bir çeşit vahiydir ve bu cevher taze edâ gerektirir. Gerçek şairin hayal şahini en çapraşık yollarda bile yönünü kaybetmez, dedikodu devine çarpılmadan şiir ceylanını avlayıverir.
Bu yönüyle eski şiire en güçlü eleştirinin Nâmık Kemal ve Ziyâ Paşa'dan çok önce Gâlib'den geldiği söylenebilir. Şiiri gündemden hiç düşmemiş, çağdaşlarından günümüze kadar çok sayıda şairi derinden etkilemiştir.