HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Doğumu ve yetişmesi
27 Cemâziyelevvel 1175'te (24 Aralık 1761) doğdu. Babası III. Mustafa, annesi Mihrişah Sultan'dır.
III. Ahmed'den (1730) sonra tahta geçen I. Mahmud ve III. Osman'ın çocukları olmamış, aradan geçen kırk yıl zarfında hânedanda erkek şehzade doğmamış olduğundan Selim'in dünyaya gelişi bir hafta süren şenliklerle kutlanmıştır.
Eğitimine beş yaşını doldurduğunda törenle başlandı (24 Ekim 1766) ve özellikle babası zamanında itinalı bir tahsil gördü. Anne baba sevgisiyle büyüdü.
Küçük yaşta devlet teşrifatındaki yerini aldı, resmî işlerde ve merasimlerde bulunmaya başladı. III. Mustafa, bu gibi törenlerde Selim'i de yanına alarak elçilerle tanışmasını ve devlet muamelesini öğrenmesini sağladı; bilinçli şekilde oğlunu devlet işlerine alıştırdı.
Şimşirlik yılları
Babasının ölümü üzerine (21 Ocak 1774) tahta amcası I. Abdülhamid çıktı. I. Abdülhamid on üç yaşındaki yeğenine iyi davrandı.
Kendisinin taraftarı olduğu belirtilen Sadrazam Halil Hamîd Paşa ve yakın adamlarından Vezir Râif İsmâil Paşa'nın bundan ötürü azli ve idamı (1785) böyle bir girişimin mevcudiyetine geçerlilik verdi.
On beş yılını geçirdiği Şimşirlik Dairesi'nin penceresinden çocukluğundan beri dostluğu devam eden birkaç yaş büyük akranı Çuhadar Hüseyin ile sohbet ederken Selim Ağa'nın bunu görerek ihbar etmesi ve tek eğlencesinin bu pencere olduğunu söylemesine rağmen burasının kapatılması bu döneminin pek de rahat geçmediğine işaret etmektedir.
Bu sıkıntılı dönemde “İlhâmî” mahlasını kullanarak düşmanla savaşma azmini dile getiren şiirler yazmış, kötü gidişin tahta çıkmasıyla sona ereceğine dair inancını nazma dökmüş, amcasının imamlarından Kırîmî Ahmed Kâmil Efendi'den aldığı mûsiki dersleri üstün yeteneğinin mahsulü olarak bu dönemde en güzel bestelerini yapmasına vesile olmuştur.
XVI. Louis ile yazışma
Bir müddet sonra durumunda tekrar bir rahatlama meydana geldiği dışarıyla irtibat kurması, hatta Fransa Kralı XVI. Louis ile yazışmaya girişmesinden (1786) anlaşılmaktadır.
Selim bu mektuplarını “saltanat vârisi” ve “saltanat veliahdı” sıfatları ile imzalamıştır. Böyle bir unvan kendisine mahsus bir imtiyaz olmak üzere resmen ilk defa kullanılmıştır.
Bu sıralarda yazdığı, tahtı halka hizmet etmenin bir aracı olarak gördüğünü dile getiren şiirlerinin (“mahz-ı safâdır bana nâsa hizmet”) çağdaşı Prusya Kralı Büyük Friedrich'in, “Seni mutlu kılmak benim görevimdir” diyen aynı anlamdaki dizeleriyle tamamen örtüşmesi, Şark'ta ve Garp'taki bu iki büyük hükümdarı aynı hissiyatta birleştiren Avrupa'daki Aydınlanma zihniyetinin Osmanlı sarayında da temsil edilmekte olduğunun işareti sayılabilir.
Saltanatı
Selim 11 Receb 1203'te (7 Nisan 1789) tahta çıktığında yirmi sekiz yaşındaydı. İlk işi on beş senedir ayrı kaldığı annesini düzenlenen büyük bir törenle Eski Saray'dan yanına getirtmek oldu.
Camilerde okutulan dualara rağmen düşman karşısında başarılı olunamaması üzerine, “Para ile yapılan duadan hayır gelmez” diyecek kadar açık görüşlü ve gerçekçidir.
Rus savaşının bitimi, aynı zamanda Selim dönemini simgeleyen Nizâm-ı Cedîd yenilenmesinin başlangıç tarihi oldu (1792).
Tahttan indirilişi ve şehâdeti
Köse Mûsâ Paşa ve Şeyhülislâm Topal Atâullah Efendi tarafından tezgâhlanan Nizâm-ı Cedîd karşıtı isyan Boğaz yamakları tarafından başlatıldı (Kabakçı Mustafa İsyanı) ve dört gün içinde fazla kan dökülmeden Selim'in tahttan indirilmesiyle sonuçlandı (25-29 Mayıs 1807).
Fazla direnmeden, belki yılmış, biraz küsmüş ve bıkmış, fakat muhakkak ki incinmiş bir ruh halinin teslimiyeti içinde kendi hukukunu savunma girişiminde bulunmadan tahttan çekildi, yeğenini kendi eliyle tahta oturttu ve on sekiz yıl önce terkettiği Şimşirlik Dairesi'ne tekrar geri döndü.
Alemdar Mustafa Paşa etrafında toplanan Selim taraftarlarının darbe girişimi hüsranla neticelendi. Alemdar sarayın kapılarını kırıp içeri girdiğinde Arz Odası'nın Bâbüssaâde'ye bakan kapısı önündeki sofaya bir şilte üzerine konmuş Selim'in cesediyle karşılaştı.
Ertesi gün geniş bir halk kitlesinin katılımı ve esef nidâları arasında büyük bir merasimle babasının Lâleli'de yaptırdığı caminin türbesine ve yanına gömüldü.
Hak etmediği bir muamele görmüş olarak kendisinin meziyetleri ve icraatları İstanbul kahvehanelerinde uzun zaman efsane gibi anlatılmaya devam etti.
Mevlevîliği
Şiirde “İlhâmî” mahlasıyla hacimli bir divanı bulunan III. Selim'in Mevlevî olduğu ve devrin ünlü şairi Şeyh Galib'i himaye ettiği bilinmektedir.
Mevleviyye tarikatı müntesibi olan III. Selim zaman zaman İstanbul mevlevîhânelerine gider, buralardaki mûsiki faaliyetlerini takip ederdi.
Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhleri Ali Nutkî Dede ile Abdülbâki Nâsır Dede'ye teveccüh gösterir, Galata Mevlevîhânesi'ne sık sık giderek cuma namazlarından sonra âyini dinler, âyinin sonunda Şeyh Galib'le şiir ve mûsiki sohbetleri yapardı.
Kasımpaşa, Beşiktaş ve Galata mevlevîhânelerini onartmıştır.
Mûsikisi
Şairliğinin yanı sıra saz icracılığı, mûsiki nazariyatına vukufu ve özellikle bestekârlığı ile III. Selim, Türk mûsikisi tarihinin önde gelen simaları içinde yer almış ve dönemi kendi ismiyle anılan bir mûsiki ekolü çerçevesinde değerlendirilmiştir.
Osmanlı padişahlarından hiçbirinin mûsiki sevgisi, ilgisi ve bestekârlığı III. Selim düzeyine ulaşmamıştır.
Küçük yaşlarda amcası I. Abdülhamid'in müezzinbaşısı Kırımlı Ahmed Kâmil (Kâmilî) Efendi'den usul ve eser meşkiyle başlayan mûsiki hayatı, Hacı Sâdullah Ağa'dan ve özellikle geleneksel tambur üslûbunun üstadı Tanbûrî İzak'tan aldığı tambur dersleriyle devam etmiştir.
Mûsikiyle en fazla meşgul olduğu dönem şehzadelik yılları olmuş ve en güzel eserlerini bu dönemde bestelemiştir.
III. Selim âyin, durak, na't, tevşîh, ilâhi, peşrev, saz semâisi, kâr, beste, ağır semâi, yürük semâi ve şarkı formlarında 100'ün üzerinde eser bestelemiştir.