HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Doğumu ve adı
Kahire'de dünyaya geldi. Doğum tarihini, divanını derleyen kızından torunu Şeyh Ali 4 Zilkade 577 (11 Mart 1182), çağdaşı İbn Hallikân 4 Zilkade 576 (22 Mart 1181) olarak gösterir.
Babası, mahkemede kadınların eşlerinden almaları gereken miras ve nafakayı tesbit işiyle uğraştığından “Fârız” diye bilindiği için o da İbnü'l-Fârız olarak meşhur olmuştur. Hz. Peygamber'in sütannesi Halîme'nin kabilesine mensubiyetinden Sa'dî, aslen Hamalı olduğu için Hamevî, Kahire'de doğduğu için Mısrî nisbeleriyle de anılır.
Babası
Babası Ali b. Mürşid, evinin bir depremde harap olması üzerine memleketi Hama'dan göç edip Kahire'ye yerleşmiş ve Eyyûbî Hükümdarı el-Melikü'l-Azîz tarafından nâibliğe tayin edilmişti. Zâhid bir kişiydi: kendisine teklif edilen kādılkudâtlık görevini kabul etmeyip Ezher Camii'nde inzivaya çekildi ve pek çok kişinin katıldığı sohbet toplantıları yaptı.
İbnü'l-Fârız ilk bilgileri babasından aldı. Ebû Muhammed İbn Asâkir'den hadis okudu; Şâfiî fıkhı, dil ve edebiyat dersleri gördü. Münzirî'nin kendisinden hadis rivayet etmiş olması bu dalda ileri bir seviyeye ulaştığını gösterir.
Mukattam dağı
Genç yaşta tasavvufa yöneldi; babasından izin alarak Müsta'zafîn vadisindeki Mukattam dağında harap hâldeki bir mescidde kendini ibadet ve tefekküre verdi. Bu arada babasının sohbetlerine ve mahkemedeki oturumlarına da devam etti.
Şeyh Bakkāl ve Mekke
Çileli bir hayatı tercih etmesine rağmen tasavvufta istediği noktaya gelemediğini düşünüyordu. Bir gün medreseye giderken, Şeyh Bakkāl diye tanınan birinin abdest alırken âdâbına uymadığını görüp onu uyardı. Aslında bir velî olan ve melâmet için abdest âdâbına uymayan Şeyh Bakkāl ona fetih ve feyzin kendisine Mısır'da değil Mekke'de geleceğini, hemen oraya gitmesi gerektiğini söyledi.
İbnü'l-Fârız Mekke'ye gitti ve çevresindeki dağlarda ve çöllerde çile çıkarmaya başladı. Muhtemelen 613-628 (1216-1231) yılları arasında geçen bu çetin dönem ruhî hayatı üzerinde derin etkiler bıraktı. Mekke'deyken 628'de Avârifü'l-maârif müellifi Sühreverdî ile görüştü.
Bir gün iç dünyasında “Hemen Mısır'a dön ve cenaze namazımda hazır ol” diyen bir ses işitince Hicaz'dan ayrılıp Kahire'ye döndü; ölüm döşeğindeki Şeyh Bakkāl'ı ziyaret etti ve cenaze namazında bulundu.
Vefatı
Son yıllarını Kahire'de Ezher Camii'nde vaaz ve sohbetle geçirdi. 2 Cemâziyelevvel 632 (23 Ocak 1235) tarihinde vefat etti; Mukattam dağının eteğindeki Karâfe'de Ârız diye bilinen mescidin yanında toprağa verildi.
Ölüm yıl dönümünde ve cuma günleri kabrini ziyaret edip şiirlerini ilâhî şeklinde okumak gelenek olmuştur.
Sultanlarla mesafesi
Selâhaddin, el-Melikü'l-Azîz, el-Melikü'l-Âdil ve el-Melikü'l-Kâmil dönemlerinde yaşadı ve hepsinden saygı gördü. Buna karşılık ziyaretlerden hoşlanmazdı: el-Melikü'l-Kâmil'in gönderdiği 1000 altını almadı; hükümdarın maiyetiyle kendisini ziyarete geldiğini haber alınca caminin öbür kapısından çıkıp İskenderiye'ye gitti ve bir süre orada kaldı. Kendisine türbe yaptırma teklifini de kabul etmedi.
Mizacı: sesle gelen vecd
Hakkındaki bilgiler torunu Şeyh Ali'nin, dayısı Şeyh Kemâleddin Muhammed'e dayanarak anlattıklarıyla çağdaşları İbn Hallikân ve Münzirî'nin yazdıklarına dayanır.
Oğlu Kemâleddin'e göre nazik, hoşsohbet, ifadesi düzgün ve eli açık bir kişiydi; sohbet meclislerine gelenler onu derin bir saygıyla dinlerdi ve semâa çok önem verirdi.
Son derece hassas ruhluydu: her güzel şeyin arkasında ilâhî güzelliği görürdü. Özellikle duyduğu seslerin, nağmelerin ve şiirlerin tesirinde kalırdı — Nil kenarında çamaşır yıkayanların okuduğu bir beyitten, bir cenazede söylenen ağıttan, hatta bekçilerin çaldığı çanlardan bile etkilenip coşardı. Nil'in taştığı mevsimde akşamları Ravza'daki Müştehâ Camii'ne gider, coşkun suları hayranlıkla seyreder, akışın âhengine kapılıp vecde gelirdi.
İbn Hacer, Yukarı Mısır'daki Behnesâ'da bulunan evinde def ve şebbâbe çalan câriyeleri olduğunu, zaman zaman gidip ezgilerini dinlediğini ve raksederek kendinden geçtiğini söyler. Oğlu, bir defasında babasının kalkıp raksettiğini, büyük vecd hâlleri gösterip kendinden geçerek yere düştüğünü, ayılınca duyduğu bir beyitten etkilendiği için bu hâli yaşadığını söylediğini kaydeder.
Uzlet
Gerek Mukattam dağında gerek Mekke civarındaki vadilerde münzevi bir hayat yaşadı, riyâzet yaptı, defalarca erbaîne girdi; âdeta dağlarla, vadilerle, buralardaki bitki ve hayvanlarla dostluk kurup bunları şiirleriyle özdeşleştirdi.
Şeyh Ali, zaman zaman kendinden geçip hayret ve dehşet içinde gözlerini bir noktaya diktiğini, söylenenleri duymadığını, yiyip içmediğini, uyumadığını, bu hâlin bazan on gün, hatta daha uzun sürdüğünü anlatır — ve asıl adı “Nazmü's-sülûk” olan “et-Tâiyyetü'l-kübrâ”yı bu hâl geçince söylemeye başladığını, bir defada otuz, kırk veya elli beyti irticâlen okuduğunu, eserin böyle tamamlandığını bildirir.
Vahdet-i vücûd meselesi
Genellikle İbnü'l-Arabî gibi vahdet-i vücûda inandığı kabul edilmiş ve şiirleri bu esasa göre açıklanmıştır; ancak İbnü'l-Fârız vahdet-i vücûda yabancıdır.
Şiirleri, Bâyezîd-i Bistâmî'nin sözleri ve Attâr'ın şiirleri gibi ilâhî aşkı yansıtır. Mutlak cemâlin etkisiyle kendinden geçen şair her şeyi sevgilisi olarak görür; bazan fenâ hâlinde ikiliği kaldırıp varlığın O'ndan ibaret olduğunu söyler, bazan ittihaddan söz eder. Fakat bunlar kozmolojik bir varlık anlayışını ifade etmez; mânevî hâlin etkisiyle söylenmiş sözlerdir — bu hâl içinde sevenle sevilenin, temaşa edenle edilenin geçici olarak bir sayılmasıdır. Şathiyeleri ve iddialı sözleri de bu hâlin eseridir.
İbnü'l-Arabî'nin “Nazmü's-sülûk”ü şerhetmek isteyip izin talep ettiğinde İbnü'l-Fârız'ın “Buna gerek yok, senin el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye'n onun şerhidir” dediği rivayeti ise asılsızdır.
Melâmet neşvesi
Hem kendisinde hem üstadı Şeyh Bakkāl'da melâmet neşvesi vardır. Bakkāl'ın kınanmak için abdest alırken yıkanan organların sırasını değiştirmesi; İbnü'l-Fârız'ın sûfîlerin kıyafetini kullanmaması, güzel elbiseler giymesi; Sühreverdî'nin Mekke'de oğullarına hırka giydirmek istemesi üzerine “Bu bizim yolumuzda yoktur” deyip önce karşı çıkması, sonra ısrar üzerine ses çıkarmaması; şöhretten kaçması, sultanla görüşmek istememesi ve türbe teklifini geri çevirmesi bunun işaretleridir.
Şiiri
Şiirleri Arap edebiyatında tasavvufî şiirin en güzel örneklerindendir. İbn Ebû Hacele, fikren muhalif olduğu hâlde onu şairlerin bayraktarı diye nitelemiştir.
İlâhî aşkı beşerî aşk şeklinde ifade eden, mecazlara, kinayelere ve edebî sanatlara geniş yer veren, Hamriyye'de şarabı ilâhî aşkın simgesi olarak tasvir eden İbnü'l-Fârız Arap şiirinde sembolizmin önemli bir temsilcisidir. Coşkulu olduğu kadar hikemî olan şiirleri Mısır başta olmak üzere birçok Arap ülkesinde ilâhî şeklinde okunmuştur.
Tekfir ve müdafaa
Şiirleri zâhir ulemâsını rahatsız etti, ancak bu saygı görmesine engel olmadı.
Aleyhinde olanlar: Kādılkudât İbn Bintü'l-Eaz onu hulûle inanmakla suçlamış, sonradan eleştirilerinden vazgeçmiştir. En ağır tenkitler İbn Teymiyye'den gelmiştir: ona göre ittihad akîdesinin canlı ifadesi olan “Nazmü's-sülûk” “domuz etinden daha pistir”. İbn Haldûn kasidelerini yok edilmesi gereken zararlı eserler arasında sayar. İbn Hacer el-Askalânî örtülü ifadelerin altında felsefe ve kötülüğün yattığını söyler; Zehebî şiirlerini zehirli şerbete benzetir; Bulkīnî “bunlar küfür” demekle yetinmiştir. Burhâneddin el-Bikāî ise el-Muârız fî tekfîri İbni'l-Fârız'da kırk âlimin onu kâfir, mülhid ve zındık sayan fetvalarını nakleder.
Lehinde olanlar daha çoktur: Eyyûbî sultanları, devlet adamları, âlimler ve halk ona saygı gösterdi. Zekeriyyâ el-Ensârî suçlamaların haksız olduğunu bir fetvayla bildirdi, İbn Hacer el-Heytemî onu savundu, Süyûtî müdafaası için Kamhu'l-muârız fî nusreti İbni'l-Fârız adlı bir eser yazdı. Mutasavvıflar ve edebiyatçılar da onu yüceltti.
Bir ayrıntı bu tabloyu tamamlar: Osmanlılar Mısır'ı ele geçirince Kur'an okutmaya başladıkları yedi merkezden biri İbnü'l-Fârız'ın mescidiydi.