HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Doğumu ve nesep tartışması
718'de (1318) Buhara yakınlarında, daha sonra Kasrıârifân adını alacak olan Kasrıhindûvân köyünde doğdu.
Hz. Peygamber neslinden olduğunu ve dedeleri arasında İmam Ca'fer es-Sâdık'ın bulunduğunu ileri süren rivayetler ihtiyatla karşılanmalıdır. Mürşidi Emîr Külâl'in Hüseynî bir seyyid olduğuna işaret eden eski kaynaklar ona böyle bir nesep atfetmez; bu hususta aile nesebiyle tarikat silsilesinin birbirine karıştırılmış olması mümkündür.
Üç günlük bebekken
Üç günlük bebekken, o sırada köyde bulunan dedesinin mürşidi Baba Muhammed Semmâsî tarafından mânevî evlât olarak kabul edildi. Semmâsî, beraberindeki müridi Emîr Külâl'i onun tasavvuf terbiyesi için görevlendirdi.
Semmâsî ve Emîr Külâl ile ilişkileri hakkında ayrıntılı bilgi yoktur; muhtemelen evlenme çağına geldiğinde dedesinin seçtiği gelin adayı için görüşünü almak üzere gönderildiği zamana kadar Semmâsî'yi görmemiştir.
Abdest suyu taşımak
Uzun yıllar Emîr Külâl'in yanında kaldı. Henüz kemale ulaşmadığı hâlde hâlinden memnun görünmesi üzerine mürşidi onu tekkeye abdest suyu taşımakla görevlendirdi.
Üveysî intisap
Tarikat âdâb ve erkânını öğrendiği bu dönemde gördüğü bir rüya üzerine, kendi doğumundan yaklaşık bir asır önce (617/1220) vefat etmiş olan Abdülhâlik-ı Gucdüvânî'nin ruhaniyetine intisap etti ve Üveysî lakabını aldı. Uzun yıllar Hakîm et-Tirmizî'nin (ö. 320/932) ruhaniyetinden faydalanması da bu Üveysîlikle ilgilidir.
Bir gün Buhara'da mezarları dolaşırken, yakın zamanda vefat eden Semmâsî'den Gucdüvânî'ye kadar uzanan sûfîleri mâna âleminde müşahede etti. Bu sırada Gucdüvânî ona dinin emir ve yasaklarına uymasını, ruhsatlara ilgi göstermemesini, azîmetlere sadık kalmasını, Hz. Peygamber ve ashabının yolundan gitmesini tavsiye etti.
Bu olay ruhî hayatında büyük bir değişiklik yaparak cehrî zikirden hafî zikre yönelmesine yol açtı.
Dervişlerin tepkisi
Bu olaydan sonra Emîr Külâl'in mürid halkasından ayrılıp kendisini yalnız hafî zikre vermeye başlaması, dervişler arasında tartışmalara ve memnuniyetsizliklere sebep oldu. Fakat şeyhine gösterdiği saygıda bir değişiklik olmadı ve onun gittikçe artan iltifatını kazandı; Emîr Külâl de müridlerine bu tutumlarının yanlış olduğunu söyleyerek onu savundu.
Emîr Külâl, doğduğu Sûhârî köyünde yapılan bir camiye tuğla taşımakta olan Bahâeddin'i çağırarak sülûkünü tamamladığını, artık Türk ve Tacik bütün şeyhlerden faydalanabileceğini söyledi.
Yeseviyye ile temas
Bundan sonra şeyhinin diğer müridi Mevlânâ Ârif Dikgerânî'nin sohbetlerine katıldı. Ardından Yûsuf el-Hemedânî'nin neslinden Yeseviyye tarikatı mensubu iki Türk şeyh ile ilgi kurdu: Kusem Şeyh ile ilişkisi kısa sürdü, Halil Ata'nın yanında ise on iki yıl kaldı.
Kaynaklardaki karışıklıklara rağmen Halil Ata'nın, 748'e (1347) kadar Çağatay Hanlığı'nda hüküm süren Kazan Han ile aynı kişi olabileceği ileri sürülmüştür. Menâkıb-ı Emîr Külâl'e göre Bahâeddin bu zalim hükümdarın yanında, o bir isyanla devrilinceye kadar bulunmuştur. Bu ilişki “tarikat ehlinin yöneticileri ikaz etmesi” şeklinde yorumlanmışsa da, söz konusu dönemi mânevî hayatı açısından bir duraklama devri olarak değerlendirmek daha doğru olur.
İrşad ve yolculukları
Uzun ve çok yönlü müridlik devresini tamamladıktan sonra doğduğu Kasrıhindûvân'a dönüp müridlerini yetiştirmeye başladı. Daha sonra ikisi hac için olmak üzere üç defa Buhara'yı terketti.
İkinci hac yolculuğunda üç gün kaldığı Herat'ta Zeyniyye'nin kurucusu Zeynüddin el-Hâfî'yi ziyaret etti. Bir müddet sonra Kert hânedanı hükümdarı Muizzüddin Hüseyin'in davetlisi olarak yine Herat'a gidip tasavvuf anlayışını ve tarikatının esaslarını hükümdara anlattı.
Vefatı ve Buhara
3 Rebîülevvel 791 (2 Mart 1389) tarihinde doğduğu köyde vefat etti. Cenaze merasiminde şu beytin okunmasını istemişti: “Büyük müflisleriz köyünde ey şâh / Cemâlinden kılarız şey'en lillâh.”
Kasrıârifân sonraki yıllarda Bahâeddin (Buharalıların telaffuzuyla Baveddin) adını aldı; Nakşibendiyye yayıldıkça mezarın etrafında geniş bir külliye oluştu — XIX. yüzyıl sonlarında bu külliyenin aylık kira gelirleri binlerce ruble tutuyordu.
Buhara ile arasında kurulan mânevî bağ o kadar kuvvetli olmuştur ki Buharalılar onu “Hâce-i belâ-gerdân” (belâyı defeden hâce) diye anmış ve şehrin mânevî koruyucusu saymışlardır. Mânevî varlığı, Buhara'nın bütün Orta Asya müslümanları için bir ilim ve kutsiyet merkezi hâline gelmesinde önemli bir etken olmuştur.
“Nakşibend” ne demek?
Tarikat mensuplarınca özellikle Türkiye'de Şâh-ı Nakşibend unvanıyla tanınır. Bu unvanın taşıdığı mâna ve ona ne zaman, nasıl verildiği konusunda ilk Nakşibendî kaynaklarında bilgi yoktur.
Sonraları bu unvanın, devamlı yapılan hafî zikrin kalpte bıraktığı “nakş”a (iz) işaret olduğu söylenmiş ve bu yorum genel kabul görmüştür.
Tasavvuf anlayışı
Görüşlerini ihtiva eden herhangi bir eseri bugüne ulaşmadığından, ancak hakkında yazılanlarda nakledilen menkıbelerden hareketle sonuç çıkarılabilmektedir.
Semâ ve halveti mânevî gelişme yolları olarak kabul etmemesi, hafî zikre verdiği önemle yakından ilgilidir. Bir tarikat silsilesine bağlanmanın kendi başına bir şey ifade etmeyeceğini söyler; kerametlerin de fazla bir değer taşımadığı kanaatindedir.
Müridleri için belli bir giyim tarzından kaçınması, tekkede oturmayı sevmemesi, kısaca geleneksel sûfîliğin birçok yönünü kabul etmemesi, IV. (X.) yüzyılda Nîşâbur'da doğan Melâmetiyye hareketini hatırlatır. Nitekim Muhammed Pârsâ'ya göre “Melâmetîler'i anlamak, Nakşibendîler'i anlamak için önemli bir adımdır” — bu da Bahâeddin'in sadece silsilesindeki şeyhlerin değil, aynı zamanda Melâmetîler'in de vârisi sayılmasını mümkün kılar.
Âlimlere hürmeti
Döneminin sûfîleri yanında müderrisler de kendisine saygı duymuş, o da devrinin âlimlerine hürmet etmiştir. Nitekim Mevlânâ Hamîdüddin'e tasavvufî görüşlerini arzedip yanlışı varsa düzeltilmesini istemişti; çünkü ona göre “Bilmiyorsanız zikir ehline sorunuz” (el-Enbiyâ 21/7) âyeti ilim adamlarına danışmayı emretmektedir.
Eserleri meselesi
Kendisine atfedilen birçok şiir ve risâlenin ona ait olması imkânsız gibidir. Ancak eski Nakşibendî metinlerinde geçmeyip okunması da âdâbın parçası olmamakla birlikte, adını taşıyan el-Evrâdü'l-Bahâiyye kendisi tarafından telif edilmiş olabilir.
Sözleri başkalarının telif ettiği eserlerle günümüze ulaşmıştır: Fahreddin Ali Sâfî'nin Reşehât'ı, Câmî'nin Nefehât'ı, Salâh b. Mübârek el-Buhârî'nin Enîsü't-tâlibîn'i ve en önemlisi Muhammed Pârsâ'nın Risâle-i Kudsiyye'si.
Halifeleri
Buhara'nın önemli âlimlerinden Muhammed Pârsâ (ö. 822/1420) önde gelen halifesidir; bir hac esnasında onu başhalife tayin ettiği sanılır ve bazı rivayetlere göre bunu ölüm yatağında tekrarlamıştır — ancak başhalife olarak Hâce Alâeddin Attâr ortaya çıkmıştır.
Silsilenin sürdürülmesi bakımından en önemli halifesi Mevlânâ Ya'kūb-i Çerhî'dir (ö. 851/1447). Çerhî'nin yetiştirdiği Ubeydullah Ahrâr (ö. 895/1490), Nakşibendiyye'nin Orta Asya'da en önemli tarikat olmasını ve bütün İslâm dünyasına yayılmasını sağlamıştır.
Neden merkez halka?
Mensup olduğu silsilenin herhangi bir parçası olarak değil merkez halka sayılmasının sebebini tesbit etmek zordur.
Kaynaklara göre tarikat, Yûsuf el-Hemedânî zamanından Bahâeddin'e kadar — Hemedânî ve ardından gelenlerin taşıdığı “hâce” lakabına işaretle — “tarîk-i hâcegân” diye anılmakta iken, Bahâeddin'den itibaren “tarîk-i Nakşibendî” adıyla tanınmıştır. Öte yandan ölümünden bir asırdan fazla zaman sonra Abdurrahman-ı Câmî, tarikatın usullerini anlatan risâlesine hâlâ Serrişte-i Tarîk-i Hâcegân adını vermiştir.
Tarikatın başlangıcı ise, prensiplerini “kelimât-ı kudsiyye” denilen Farsça sekiz terimle özetleyen ve Hâcegân silsilesinin ilk halkası sayılan Abdülhâlik-ı Gucdüvânî'ye kadar götürülür — Bahâeddin'in rüyada ruhaniyetine intisap ettiği zat.