HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Buhara'da bir medreseli
749'da (1348) Buhara'da doğdu. Müridi Ebü'l-Kāsım Muhammed b. Mes'ûd'un er-Risâletü'l-Bahâiyye'sinde künyesine Ca'ferî nisbesini eklemesi onun Abdullah b. Ca'fer-i Tayyâr'ın soyundan geldiği şeklinde yorumlanmıştır.
Gençliğinde iyi bir medrese tahsili gören Muhammed Pârsâ, Bahâeddin Nakşibend'e bu yıllarda intisap etti. Fahreddin Safî, Reşehât'ta ona “Pârsâ” (dindar, zâhid) lakabının Bahâeddin Nakşibend tarafından verildiğine dair bir menkıbeyi nakleder.
Halife tayini
Bahâeddin Nakşibend'in 771 (1370) yılında yaptığı hac yolculuğu sırasında ziyaret ettiği Emîr Külâl'in halifesi ve Nakşibend'in sohbet arkadaşı Ârif Dikgerânî'nin ölüm döşeğinde ona Muhammed Pârsâ'yı halife tayin etmesini tavsiyesi, henüz yirmi iki yaşında olan Pârsâ'nın bu yıllarda yüksek bir mânevî olgunluğa erişmiş olduğunu göstermektedir.
Bahâeddin Nakşibend'in, vefatından kısa bir süre önce muhtemelen 790 (1388) yılında yaptığı ikinci haccı esnasında refakatçileri arasında bulunan Muhammed Pârsâ bu sırada şeyhinden büyük iltifat gördü. Bahâeddin Nakşibend, Hâcegân silsilesine dahil olan halifelerden ulaşan mânevî emaneti kendisine teslim ettiğini söyleyerek onu halife tayin etti.
Hac dönüşü son hastalığı esnasında yerine kimi bırakacağını bildirmesini merakla bekleyen müridlerine bu konudaki sözünü hac yolunda söylediğini ve kendisini arzu edenlerin Muhammed Pârsâ'ya nazar etmelerini bildirdiği ve hakkında, “Bizim geliş gayemiz onun varlığıdır” dediği kaydedilmektedir.
İkinci intisap ve irşad
Hâce Muhammed Pârsâ, Bahâeddin Nakşibend vefat edince (791/1389) şeyhin diğer halifesi Alâeddin Attâr'a intisap etti.
Attâr'ın ölümünün (802/1400) ardından başladığı irşad faaliyetini dinî ilimlerin ve özellikle hadis ilminin öğretimine paralel olarak devam ettirdi.
Vakıf sicillerinden onun Buhara'da hankahının yanı sıra bir medreseyi de yönettiği, hankahın oldukça zengin bir kütüphanesi bulunduğu anlaşılmaktadır. Pârsâ'nın vefatından sonra da gelişmeye devam eden bu kütüphaneye XIX. yüzyılın ikinci yarısında Buhara kadısı el koymuş, içindeki kitaplar XX. yüzyılın başlarına kadar parça parça satılmıştır.
Timurlularla ilişkisi
Horasan Valisi Şâhruh ile yakınlık kurması, Şâhruh'un onun her isteğini yerine getirmesi başşehir Semerkant'ın hâkimi Mirza Halîl'i rahatsız etti ve Muhammed'i bozkırlarda yaşayan göçebelere İslâm'ı yaymakla görevlendirip Buhara'dan uzaklaştırmak istedi.
Ancak bu sırada Şâhruh, Halîl'e savaş açıp onu mağlûp edince Muhammed Pârsâ da Buhara'da kaldı. Nakşî kaynakları bu olayı, Pârsâ'nın göreve başlamadan önce gidip ziyaret ettiği Bahâeddin Nakşibend ve Emîr Külâl'in mezarlarında yaptığı dua sonucu gerçekleştiği şeklinde yorumlamıştır.
İbnü'l-Cezerî ile imtihan
Timur'un torunu Uluğ Bey döneminde kıraat ve hadis âlimi İbnü'l-Cezerî ile aralarında cereyan eden hadise, onun tasavvufun yanı sıra hadis ilminde de ileri bir seviyede olduğunu göstermektedir.
Muhalifleri, Mâverâünnehir âlimlerinin rivayet ettiği hadislerin sıhhatini araştırmak için Semerkant'a gelen İbnü'l-Cezerî'ye Muhammed Pârsâ'nın çok sayıda hadis naklettiğini söyleyip bunları incelemesi ricasında bulunmuşlardır.
Bunun üzerine Uluğ Bey Pârsâ'yı Buhara'dan Semerkant'a çağırmış, kurulan mecliste İbnü'l-Cezerî, Pârsâ'dan senedleriyle birlikte hadis nakletmesini istemiş, bu arada onun naklettiği bir senedi bilmediğini söyleyince Pârsâ başka senedler zikretmiş, İbnü'l-Cezerî bunları da kabul etmeyince Muhammed Pârsâ bir kitap adı vererek bunu muteber sayıp saymayacağını sormuş, olumlu cevap alınca Semerkant kadısına dönüp kitabın kütüphanesindeki yerini, cildini, sayfasını bildirmiş ve söylediklerinin doğru olduğu anlaşılmıştır.
Uluğ Bey'in bu hadiseden sonra Muhammed Pârsâ'ya yaptığı saygısızlıktan dolayı pişmanlık duyduğu kaydedilmektedir. Fahreddin Safî onun mânevî halini gizlemeye çok dikkat ettiğini, mecbur kaldığı için keramet gösterdiğini söyler.
Son hac ve vefatı
Muhammed Pârsâ, 822 Muharreminde (Şubat 1419) ikinci defa hacca gitmek üzere Buhara'dan yola çıktı. Nesef, Çagāniyân, Tirmiz, Belh ve Cam gibi şehirlere uğrayarak buralardaki âlim ve şeyhlerle görüştü ve tam hac zamanı Mekke'ye ulaştı.
Bu sırada hastalandığından vedâ tavafını sedye üzerinde taşınarak yapabildi. Medine'ye gidip Hz. Peygamber'in kabrini ziyaret ettiği günün ertesinde vefat etti ve oraya defnedildi (24 Zilhicce 822 / 11 Ocak 1420).
Cenaze namazını kılanlar arasında Osmanlı ulemâsından Molla Fenârî de bulunmaktaydı. Zeyniyye tarikatının pîri Zeynüddin el-Hâfî, Mısır'dan beyaz taş getirterek kabrinin başına dikmiş, daha sonra kabri Orta Asya'dan gelen hacılar için ziyaretgâh haline gelmiştir.
Tesiri
Muhammed Pârsâ, telif ettiği eserlerle bu taşralı dinî tecrübenin şehirli bir tarikat haline gelip Nakşibendiyye'ye dönüşmesinde önemli rol oynamış, ancak Hâcegân silsilesi onunla değil Alâeddin Attâr'la devam etmiştir.
Melâmet neşvesine sahip olan Muhammed Pârsâ'nın sohbete büyük önem verdiği ve bu önemi vurgulamak için, “Namazın kazâsı olur, sohbetin kazâsı olmaz” dediği nakledilmektedir. Ona göre melâmetîlerin hallerini anlamak Hâcegân tarikini anlamaya yardımcıdır.
Muhammed Pârsâ, Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin görüşlerine ilgi duymuş ve eserinde bunlara yer vermiştir. Oğlu Ebû Nasr Pârsâ onun Fusûs'un can, Fütûhât'ın gönül olduğunu söylediğini nakleder. Bu açıdan Nakşibendiyye tarihinde özel bir yere sahiptir.
Ailesi ve müridleri
Vefatından üç yıl önce müridlerinden Süleyman Ferketî'ye hadis rivayeti için icâzet veren Muhammed Pârsâ'nın ilim ve irşad faaliyetini birlikte sürdürdüğü anlaşılmaktadır.
Müridleri arasında er-Risâletü'l-Bahâiyye müellifi Ebü'l-Kāsım Muhammed b. Mes'ûd, Muînülfukarâ diye tanınan Ahmed b. Mahmûd, Hâce Ferruh Tebrîzî, Abdürrahim Neyistanî, Süleyman Ferketî ve yerine halife olarak bıraktığı oğlu Ebû Nasr Pârsâ zikredilmektedir.
Babasının son hac ziyaretine katılan Ebû Nasr Pârsâ hac dönüşü Belh'e yerleşmiş, burada babası gibi hadis öğretimi ve irşadla meşgul olmuştur. 865 (1461) yılında Belh'te vefat eden Ebû Nasr Pârsâ için Timurlu kumandanlardan Mîr Mezîd Argun görkemli bir türbe inşa ettirmiştir; türbe çok hasar görmesine rağmen günümüze kadar gelmiştir.
Pârsâ ailesi sonraki yüzyıllarda Belh'te etkin konuma gelmiştir. Bazı kaynaklarda Nakşibendiyye'nin bir kolu olarak Pârsâiyye tarikatından bahsedilmekteyse de ailenin Ebû Nasr Pârsâ'dan sonraki mensupları tasavvuf alanında faaliyet göstermemiştir.