HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Doğumu ve adları
12 Rebîülevvel 1027'de (9 Mart 1618) Malatya'nın Aspozi kasabasında doğdu; asıl adı Mehmed'dir. Şiirlerinde, ilim tahsili için bir süre Mısır'da kaldığı için “Mısrî”, ayrıca “Niyâzî” mahlaslarını kullanmış; bu ikisinin birleşmesiyle Niyâzî-i Mısrî, Mısrî Niyâzî ve Şeyh Mısrî adlarıyla tanınmıştır.
Sûfî muhalifliğinden intisaba
Gençliğinde sûfîlere muhalif olduğunu, meclislerine gitmediğini, zamanla bu görüşünün değiştiğini ve bir Halvetî şeyhine intisap ettiğini kendisi anlatır. Nakşibendî dervişi olan babası Soğancızâde Ali Çelebi bundan memnun kalmayıp onu kendi şeyhine götürmek istemiş, fakat Niyâzî o şeyhi kâmil bulmadığı için babasının teklifini reddetmiştir — kendi yolunu erken yaşta seçtiğini gösteren bir kayıttır.
Şeyhinin Malatya'dan ayrılmasının ardından zâhir ilimlerdeki öğrenimini sürdürmek için 1048/1638'de Diyarbekir'e gitti, bir yıl sonra Mardin'e geçti; bu iki şehrin âlimlerinden mantık ve kelâm okudu.
Kahire yılları ve kararsızlık
1050/1640'ta Kahire'ye gidip Ezher medreselerinde tahsile başladı. Oturduğu Şeyhûniyye Külliyesi'ndeki Kādirî Tekkesi'nin şeyhine intisap etti. Adını vermediği bu şeyhin bir gün kendisine, zâhir ilmi talebinden tamamen vazgeçmedikçe tarikat ilminin açılmayacağını söylemesi onu derinden etkiledi ve iki yol arasında kararsız bıraktı.
Kararı bir rüya belirledi: Abdülkādir-i Geylânî rüyasında zuhur ederek zâhir ilmini öğrenip onunla amel etmesini, tarikat ilmini ise bir mürşide ulaşarak elde edebileceğini, ancak kendisini irşad edecek kişinin bu şehirde bulunmadığını söyledi. Bunun üzerine üç yıldır kaldığı Kahire'den şeyhinin izniyle 1053/1643'te ayrıldı.
Ümmî Sinan'a intisabı
Mısır, Suriye ve Anadolu şehirlerini dolaşarak 1056/1646'da İstanbul'a geldi; Küçükayasofya civarında Sokullu Mehmed Paşa Camii Medresesi'nin bir hücresinde halvete girdi, bir süre Kasımpaşa'daki Uşşâkī Âsitânesi'nde misafir kaldı. Aynı yıl yeniden Anadolu'yu dolaşmaya başladı.
Uşak'ta, Ümmî Sinan'ın halifelerinden Şeyh Mehmed Efendi'nin zâviyesinde bulunduğu sırada Elmalı'dan Uşak'a gelen Ümmî Sinan'a intisap etti (1057/1647) ve onunla birlikte Elmalı'ya gitti. Dokuz yıl şeyhine hizmet ederek seyrüsülûkünü tamamladı; 1066/1656'da halife tayin edilerek Uşak, Çal ve Kütahya'da irşadda bulundu.
Kadızâdeliler devri ve Vanî Mehmed Efendi
İstanbul'da başlayıp yayılan Kadızâdeliler hareketinin etkisiyle aleyhinde dedikodular çıkınca 1072/1661 başlarında birkaç müridiyle Bursa'ya yerleşti. Bu yıllarda Hacı Mustafa adlı müridinin kız kardeşiyle evlendi; Fâtıma ve Çelebi Ali adlı iki çocuğu oldu.
Kadızâdeli zihniyetini sürdüren vâiz Vanî Mehmed Efendi, IV. Mehmed'le yakınlık kurarak 1077/1666'da ülkede semâ, zikir ve devranı yasaklattı. Niyâzî faaliyetlerini bu yasağa rağmen sürdürdü ve vaazlarında Vanî Mehmed Efendi ile temsil ettiği zihniyeti sürekli eleştirdi. Mensupları arttıkça zikir yaptıkları cami yetersiz kalınca, Abdal Çelebi adlı bir hayırsever Ulucami civarında bir dergâh inşa ettirdi (1080/1669).
Rodos sürgünü
Bursa'dayken Edirne'ye davet edildiği, itibar ve hürmet gördüğü kaydedilir; kendisi 1083/1672-73'te davet edildiğini, devlet adamlarıyla görüşüp görüşlerini sağlam delillerle savunduğunu söyler. Bu ziyaret sırasında Eskicami'de verdiği vaazda söyledikleri yüzünden, sonradan kendisine intisap edip halifesi olacak Azbî Baba nezâretinde Rodos'a sürgün edildi ve kale içinde bir hücreye kapatıldı. Hapse giriş tarihini kendisi 13 Cemâziyelâhir 1085 (14 Eylül 1674) olarak kaydeder; dokuz ay sonra Bursa'ya dönmesine izin verildi.
Kaynaklar sürgün sebebini vaazında cifre dayalı bilgilerden söz etmesine bağlar; ancak asıl sebep devlet adamlarına yönelttiği eleştiriler olmalıdır.
Limni sürgünü
Yaklaşık bir buçuk yıl sonra, Defterdar Sarı Mehmed Paşa'ya göre cezbe galebesiyle şeriatın zâhirine aykırı bazı sözleri sebebiyle Bursa kadısı Ak Mehmed Efendi'nin şikâyeti üzerine bu defa Limni adasına sürgün edildi (Safer 1088 / Nisan 1677). On beş yıla yakın süren bu sürgün, II. Ahmed'in fermanıyla istediği yere gitmesine izin verilmesiyle sona erdi ve Bursa'ya döndü (1103/1692).
Son sefer ve ikinci Limni sürgünü
Ertesi yıl ordunun Avusturya seferine çıkacağı sırada iki yüz müridiyle sefere katılmak için hazırlığa başladığı öğrenilince, kendisine Bursa'dan ayrılmayıp hayır dua ile meşgul olması için hatt-ı hümâyun gönderildi. O ise padişaha mektup yazarak bu isteği kabul edemeyeceğini bildirdi.
Tekfurdağı yakınlarına kadar geldiğini öğrenen II. Ahmed, Silâhşor Beşir Ağa ile bir araba ve dervişlere dağıtılmak üzere önemli miktarda para gönderdi; Niyâzî bunları şiddetle reddetti. Edirne'ye ulaşmasını engellemek için gönderilen Mîrâhur Dilâver Ağa da onu ikna edemedi. Sadrazam Bozoklu Mustafa Paşa, şeyhin sözlerinin halk ve ordu üzerinde etkili olacağını ve büyük bir fitne kopacağını ileri sürerek padişahı uyardı.
Niyâzî'nin müridleriyle öğle namazından önce Selimiye Camii'ne geldiğini duyan halk camiyi doldurdu (26 Şevval 1104 / 30 Haziran 1693). Kaymakam Vezir Osman Paşa ile yeniçeri ağası Abdullah Ağa, padişahın davet ettiğini söyleyerek onu camiden çıkardılar ve Limni'ye sürgün edildiğini tebliğ ettiler. Otuz kadar müridiyle birlikte gönderildiği Limni'de ertesi yıl vefat etti (20 Receb 1105 / 16 Mart 1694). Kabri üzerine yapılan türbe Sultan Abdülmecid zamanında onarılmıştır.
Mısriyye kolu
Niyâzî-i Mısrî, Halvetiyye'nin dört ana kolundan Ahmediyye'nin Mısriyye şubesinin pîri kabul edilir. Bursa Ulucamii'nin güney kısmında sağlığında inşa edilen âsitâne XX. yüzyıl başlarına kadar faaliyetini sürdürmüş, sonra bakımsızlıktan yıkılıp yerine bugünkü postahane binası yapılmıştır.
Limni'de sürgündeyken tekkede halifelerinden Şenikzâde Mehmed Efendi vekâleten postnişin olmuş; onun ölümünden sonra bir süre Gazzî Ahmed Efendi, ardından oğlu Çelebi Ali Efendi postnişinlik yapmıştır. Son postnişin Mehmed Şemseddin Efendi'dir (Ulusoy, ö. 1936). Kolun Bursa dışında Selânik, İzmir ve Kahire'de de dergâhları bulunduğu bilinmektedir.
Şiiri ve tesiri
Niyâzî'nin şiirleri bütün tarikat çevrelerinde beğenilmiş, divanı âdeta dervişlerin el kitabı hâline gelmiştir. Şiirlerinden bazıları Hâfız Post, Ali Şîruganî, Mustafa Anber Ağa ve Mehmed Zaîfî Efendi gibi bestekârlar tarafından bestelenmiştir. Yûnus Emre'ye atfedilen “Çıktım erik dalına” şathiyesine yazdığı şerh, bu türün en tanınmış örneklerindendir.
Kendisine yöneltilen eleştiriler de aynı ölçüde dikkat çekicidir: bir sonraki kuşaktan İsmâil Hakkı Bursevî, sekr yerine sahvı benimseyen tavrıyla, “sırrı fâş ettiğine” inandığı Niyâzî-i Mısrî'yi Hallâc-ı Mansûr ve Şeyh Bedreddin ile birlikte tenkit edenler arasındadır.