HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Hayatı ve irşad çevresi
Gül-âboğlu Şeyh Askerî Muhammed Efendi
Hz. Mısrî’nin pîr-daşıdır. Sinân-ı Ümmî hazretlerinden müstahlefdir. Kütahya
kurâsından Zemha karyesinden olup, Afyonkarahisar’ında Çavuşlar Sultân
Mezârlığı’nda medfûndur.
Gayr-i müretteb bir Dîvân’ı ve seyr ü sülûka dâir manzûme-i ârif-ânesi olup,
gayr-i matbû’dur. Mütâlaa ile şeref-yâb oldum.
Dîvân’ında:
“Mürşidimdir Pîr Sinân Ümmî azîzim aşkına
Pâdişâhım bizi bizden lutf idüp itme suâl”
buyururlar.
Dîvân’ları ser-â-pâ hakâyıka müteallık olup o zamânın şîvesinin lisânen
düzgün söylenmiş sözleri câmi’dir.
Fahriyyesinden:
“Küntü kenz”in sırrını fâş eyleyen irfân menem
Bâd-ı aşk ile temevvüc eyleyen ummân menem
Askerî zâtım gül-istânında bülbüldür menem
Gül-şen-i gayb-ı amâda ol gül-i reyhân menem
* * *
Mekânım yok mekân içre mekânsız lâ-mekân oldum
İrişdim şâna şân içre nişânsız bî-nişân oldum
Sıfâtımdır sıfâtu'llâh ki rûhum rûh-ı Rûhu’llâh
Ben ol enfâs-ı kudsîyim kamu cânlara cân oldum
* * *
“Küntü kenz”in mazharı sultânı buldum çok şükür
Kâinâtın rehberi burhânı buldum çok şükür
* * *
Nûş idüp dil-dâr elinden cân-fezâ-yı câm-ı aşk
Sâfi-i ehl-i safâyız îş ü işret bizdedir
* * *
Andelîb-i bâğ-ı kudsüz zârdır gamzârımız
Tâzedir solmaz açılmaz dâimâ gül-zârımız
Mazhar-ı irfân-ı Hak’dır sîret-i insânımız
Kenz-i mahfî nûrunun âsârıdır izhârımız
Gelmişiz çün kân-ı aşka şâh-ı kevneyn aşkına
Cânla baş oynamakdır dost yolunda kârımız
Ka’be-i râh-ı visâle eyledik azm-i sefer
Şîr-i Yezdân-ı Aliyyü’l-Murtazâ ser-dârımız
Askeriyyâ ehl-i hâle sırrımız günden ayân
Ehl-i kâle mahrem olmaz gizlidir esrârımız
* * *
Kalmadı inkârımız ikrâra irmişlerdeniz
Terk idüp ağyârı biz dil-dâra irmişlerdeniz
“Küntü kenz”in sırrına mahrem olupdur cânımız
Askerî vahdet ilinde yâra irmişlerdeniz
Ne güzeldir:
Benim ey Askerî şimdi o vakt-i “lî-maa’llâh”da
Melek mürsel nebî sığmaz bir özge âlemi vardır
* * *
Aşk-ı Hak meydânının merdânesidir gönlümüz
Zât-ı matlû’ şem’inin pervânesidir gönlümüz
* * *
Bûy-ı vuslat âşıka gül-zâr-ı kudretden gelür
Ebr-i rahmet sâdıka enhâr-ı kudretden gelür
Ârifin nutku hüve’l-Hak’dır inan mü’min isen
Söylediği her sözü güftâr-ı kudretden gelür
* * *
Meskenim zâhid sorarsan dâimâ mey-hânedir
Kim riyâdan hâlidir gerçi eğer hum-hânedir
Aklımız başdan alup ol mest ü hayrân eyleyen
Sâki-i bezm-i "elest"in sunduğu peymânedir
* * *
Biz bezm-i elest sâkî-i peymâne-i aşkız
Ferzend-i cihân zübde-i rindâne-i aşkız
Nûş eylemişiz bezm-i ezel câm-ı safâyı
Biz ehl-i harâbâtız mestâne- i aşkız*
Hem-sohbet olup mey-gedede pîr-i mugâna
Her subh u mesâ sâkin-i meyhâne-i aşkız
Cân virmek içün gelmişiz ol yâr yolunda
Meydân-ı “ene’l-hak”da çü merdâne-i aşkız
Mahv eyleyüben varlığımız şem’-i cemâle
Yandık bütün hep şevkla pervâne-i aşkız
Hem mevc-i muhabbet denizi atdı kenâra
Ummân-ı “fe-ahbabtü”de dür-dâne-i aşkız
Mâil değiliz âlem-i nâsût-ı fenâya
Lâhût-ı bakâ mülküne şâhâne-i aşkız
Mesken idinüp tutdu bakâ sidre-i cânda
Şol kâf-ı hakîkatde biz ol lâne-i aşkız
Mecnûn-sıfatız vâdi-i hayretde dem-â-dem
Sevdâ-yı ser-i zülfle dîvâne-i aşkız
Gönlümüz olup kenz-i hafî gencine mahzen
Ten oldu harâb şöyle ki vîrâne-i aşkız
Dil buldu sivâdan idinüp tecrid-i yektâ
Dir Askeri şimdi hele ferdâne-i aşkız
* * *
Şimdi irfân vaktidir takvâya hâcet kalmadı
Zevk-ı vicdân vaktidir ferdâya hâcet kalmadı
Ehl-i vahdetden olanlar ilm-i tevhîd dersini
Gizli irfân buldular fetvâya hâcet kalmadı
“Lî-maa’llâh” bâdesi çün cânı ser- mest eyledi
Doldu dil peymânesi sahbâya hâcet kalmadı
Hamdü li’llâh sûfiyâ aldık müsemmâdan haber
Zâta mazhardır gönül esmâya hâcet kalmadı
İtdi şems-i ehadiyyet burc-ı hazretden tulû’*
Leyl-i firkat zâil oldu aya hâcet kalmadı
Kande kim kılsam nazar hak âlemine olur ayân
Berzah u bâtındaki rü’yâya hâcet kalmadı
Ravza-i bâğ-ı behiştdir cümle âlem ârife
Askeriyyâ cennet-i me’vâya hâcet kalmadı
Şeyh Kâşif Efendi Hazretleri
Hz. Mısrî-i Niyâzî ile pîr-daşdır. Sinân Ümmî Elmalı hazretlerinin
hulefâsındandır. Karahisârlıdır. Kütahya’da, bir rivâyette Karahisar’da Tavşanlı
karyesinde medfûndur.
Pek âşık, o mertebe muhterem bir zât-ı âlî-kadrdir. 1074/(1663-64) senesinden
sonra teşehhür etmiştir.
Kâşifü’l-Esrâr isminde bir risâlesi, bir de müretteb Dîvân’ı vardır; gayr-i
matbû’dur. Her ikisini meşâyıh-ı Uşşâkıyye’den Şeyh Muhammed Tevfîk Emîn
Efendi, yüzon yaşını mütecâviz bir sinde iken istinsâh eylemiş, ahibbâdan birinin
vâsıtasıyla mütâlaasına muvaffakiyyet elvermişidi.
Kâşifü’l-Esrâr risâlesi tabaka-i âliyede yazılmış bir eser-i kıymet-dârdır.
Bunda aşk hakkındaki bahsin bir kısmını nümûne olarak teberrüken yazıyorum:
“Aşk mâdde-i vücûddur, aşk iskât-ı kuyûddur, aşk âyîne-i cemâl-i Hak’dır,
zât-ı vücûd-ı mutlaktır, aşk cevher-i lâ-mekândır, aşk asl-ı zemîn ü âsumândır, aşk
şevk-ı tûtî-i cândır, aşk zevk-ı lezzet-i şekker-şândır, aşk der-i tecelliyât-ı ( كُلﱠ يَوْ مٍ ه َُو فِي
)شَأ ْ ٍن71; aşktır şuûnât-ı ()كان ﷲ و لم يكن معه شيئ و هو إﻻ عﻼ ما عليه كان72; aşktır kemâlât-ı
Ehad; aşktır sırr-ı bünyân-ı Ahmed; ne evvel ne âhir ibârâtına sığar; ne zâhir
işârâtına sığar; belki “evvel aşk, âhir aşk, bâtın aşk, zâhir aşk” demek mahzâ ıstılâhdır.
Nitekim () العشﻖ أصل الكائنات از وى عيان ذات و صفات73. Aşk dedikleri, “ayn”, “şîn”, “kâf”
değildir. Terkîb-i hurûf ile bilinir. Sanma ki, cümle kemâlât-ı ilâhiyye ve şuûnât-ı
kevniyye ondan zâhir olmuştur. Aşktan gayri yok, aşk îmân-ı kâmilden ibârettir. Aşk
cümlenin metbûudur; cümle mevcûdât ona tâbi’dir. ()العشﻖ هو ﷲ74 kelâm-ı kibârdır.”
Dîvân’ından:
Fâş oldu dilâ âleme âvâz-ı muhabbet
Her zerrede çalındı tırâbâz-ı muhabbet
"... O, her an yeni bir ilâhî tasarruftadır." 55. Rahmân sûresi, 29. (H)
"Hiç bir şey yokken Allah vardı, O olduğu hal üzere yücedir. " el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, c. II, 130-
131; bkz. Ahmet Yıldırım, a.g.e., s. 90, 91. (H)
"Aşk kâinâtın aslıdır, zât ve sıfat onda ayândır.” (H)
“Aşk, işte o, Allah’dır. (H.)
Keşf eyledi mahbûb nikâbı kereminden
Gösterdi bize nâz ile bir râz-ı muhabbet
Âfâka dolup velvele-i kûs-ı “ene’l-Hak”
Mansûr ile pür oldu nev-âğâz-ı muhabbet
Elbette korum pâyine ben başımı aşkın
Her dem olurum serv-i ser-efrâz-ı muhabbet
Uşşâka müdâm emr ile kılmakda nevâziş
Lutf u keremi bendeye gammâz-ı muhabbet
Keşf eylese esrârını aşkın n’ola kâşif
Kalbi doludur nükte-i ibrâz-ı muhabbet
* * *
Mey-i zevkın nice biz bunda humârın çekelim
Câm-ı zevkın getir ey sâki ki varın çekelim
Saklamış duhter-i zevkı harem-i meygedede
Feleğin anda varup gizli nigârın çekelim
Sûfiyâ halvetine girmek içün dil-dârın
Sücce-i câm ile evrâd-ı hezârın çekelim
Pîr-i meyhâne kerâmetle açarmış gözler
Tûtiyâsız alalım çeşme gubârın çekelim
Kâşifâ meyle halâs eyle vücûdun gamdan
Nice bir arz-ı vakârın dahi yarın çekelim
* * *
Derûn-ı derdin yeter ben gayri dermân istemem*
Ârif-i derd olduğumdan özge irfân istemem
Gelmişim bezm-i ezelden derdine âşık olup
Cânıma cânân bilüp ben gayri cânân istemem
Ka’be-i vaslında cânâ cânı kurbân eyledim
Hacc-ı ekberde yeter cân özge kurbân istemem
Mürşidim nûr-ı Hudâ’dır bende-i fermânıyım
Râh-ı vahdetde dem-â-dem dilde fermân istemem
Vahdet-i Hakk’a ezel îmân u ikrâr eyledim
Kâşifâ şimdi ebed teksîr-i îmân istemem
* * *
Dil mi var gencîne-i râz-ı nihânın olmaya
Cân mı var âşufte-i emr-i ayânın olmaya
Bir mekân hâlî değil emr ü sıfâtın olmadık
Görmedim bir nesne âlemde kim anın olmaya
“Mâ-vesi’anî” hükmünü gönlümde ızhâr eyledin75
Var mı bir âşık dili kim âşiyânın olmaya
Onzekiz bin âlemi bir dilde peydâ eyledin
Nice mümkin rûh-ı ârif lâ-mekânın olmaya
Bî-nişândır zât-ı pâkin akl idrâk eylemez
Zevk-ı rûhânî kanı zevk-ı nişânın olmaya
Kâşifâ tevhîd-i zevka irmek istersen eğer
Şöyle nâ-bûd ol ki asla ad u sanın olmaya
Müşârünileyh hazretleri Dîvân’ına şeyhinin irtihâline dâir Es’ad Efendi nâm
zâtın yazdığı manzûmeyi derc ile berâber, ona pey-rev olarak, kendileri de nazmen
(" )ما وسعنى سمائى وﻻأرضى ولكن وسعنى قلب عبدى الؤمنBen göklere ve yere sığmadım, fakat mü'min
kulumun kalbine sığdım." el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, c. II, s. 195; bkz. Ahmet Yıldırım, a.g.e., s. 240.
(H)
izhâr-ı teessür buyuruyorlar ki, her ikisini de mücerred bir hâtıra-i târîhiyye olarak
derc eyliyorum:
Bulmadı dest-i ecelden bir kişi ey dil rehâ
Seyr idüp bir iki gün âhir kılar azm-i fenâ
Gâfilin dünyâ mekânıdır ki bilmez gayri câ
Âkıl olan melce-i bâkîye eyler ilticâ
Ol sebebden itdi rıhlet Hak ile bâkî ola
Gitdi dünyâdan Sinân Ümmî vedâ olsun ana
Tâlib olmuşdu cemâlin görmeğe bây u fakîr
Tavk-ı tesbîhinde nice ârif olmuşdu esîr
Terk idüp varın nice vâiz müderris şeyhdir
Dest-bûsiçün azîmet eyler idi o emîr
Ol sebebden itdi rıhlet Hak ile bâkî ola
Gitdi dünyâdan Sinân Ümmî vedâ’ olsun ana
Gül-sitân-ı zikr içinde olmuş idi andelîb
Zevk ile nûr-ı şuhûda irse gam mı ol habîb
Rû-be-rû mezkûr u zâkir bir vücûd-ı dil-firîb
Sûret-i cismiyle oldum diyu dünyâda karîb
Ol sebebden itdi rıhlet Hak ile bâkî ola
Gitdi dünyâdan Sinân Ümmî vedâ’ olsun ana
Azm-i sûy-ı vahdet idüp Hak ile oldu vahîd
Cism ü cismânîde görmez gayr-i Hakk’ı ol ferîd
Zevk-ı rûhânîde her dem çağırup “hel min-mezîd”76
Cümle etvârında ef’âlinde olmuşdu saîd
Ol sebebden itdi rıhlet Hak ile bâkî ola
ِ ْ" ) َي ْو َم نَقُولُ ِل َج َهنﱠ َم َه ِل ا ْمت ََﻸO gün cehenneme, 'Doldun mu?' deriz. O da, 'Daha var mı?' ( ٍت َوتَقُولُ هَلْ مِ ن ﱠم ِزيد der." 50. Kâf sûresi, 30. (H)
Gitdi dünyâdan Sinân Ümmî vedâ’ olsun ana
Bende-i hâki idi hep tâlibân-ı ma’rifet
Pây-dâr olsun n’ola erbâb-ı fakr u meskenet
Dest-bûsunda bulurlar idi her dem meymenet
Anın içün her cevâbından olupdu meymenet
Ol sebebden itdi rıhlet Hak ile bâkî ola
Gitdi dünyâdan Sinân Ümmî vedâ’ olsun ana
Es’adâ cehd eyleyüp isrine eyle iktidâ
Bulasın dünyâ vü ukbâda bakâ-ender-bakâ
Nice yıllar sa’y idüp medh eylesen bî-intihâ
Binde bir vasfın beyân itmekde dil hayrân ola
Ol sebebden itdi rıhlet Hak ile bâkî ola
Gitdi dünyâdan Sinân Ümmî vedâ’ olsun ana
Kâşif Efendi hazretlerinin:
Dest-i gamdan bu fenâda bulmadı bir dil amân
Ehl-i Hakk olan velîler tutmadı bunda mekân
Kâmil olanlar bilürler kim fenâdır bu cihân
Âlem-i ukbâdadır cânı bakâ-yı câvidân
Rıhlet itdi kutb-ı Hak pîrim rızâ-yı müsteân
Merkad-i pâkine açılsun anın bâb-ı cinân
Gelmeyiserdir cihâna böyle bir pîr-i ayân
Her nefes vuslatda idi Hakk’ıla ol bî-gümân
Yoluna cân virse gam mı mâr u mûr(u) ins ü cân
Zîre olmuş idi cân içinde sultân-ı cihân
Rıhlet itdi kutb-ı Hak pîrim rızâ-yı müsteân
Merkad-i pâkine açılsun anın bâb-ı cinân
Seyr-i sırrı her nefesde vahdet-i cânân idi
Cümle âlem cism idi ol rûh-ı cism ü cân idi
Sûretâ cismi ve-lâkin "men-aleyhâ fân” idi77
“Küllü nefsin zâikatü’l-mevt” hôd burhân idi78
Rıhlet itdi kutb-ı Hak pîrim rızâ-yı müsteân
Merkad-i pâkine açılsun anın bâb-ı cinân
Zikr-i tevhîd idi kârı cümleten şâm u seher
Vahdet-i cânân idüpdü cismile câna eser
Arada hâil olan ancak vücûd idi meğer
Terk idüp varını kıldı sû-yı ukbâya sefer
Rıhlet itdi kutb-ı Hak pîrim rızâ-yı müsteân
Merkad-i pâkine açılsun anın bâb-ı cinân
Gam değil nefs-i nefîsi olsa o zât eşrefin
Kalbi pür idi dem-i Hak’la o cism-i eltafın
Dilden ihrâc eyledi varın fenâ-yı ez’afın
Kâşifâ kadri bilinmezdi o pîr-i a’rafın
Rıhlet itdi kutb-ı Hak pîrim rızâ-yı müsteân
Merkad-i pâkine açılsun anın bâb-ı cinân
Şu fahriyyelerini de teberrüken yazdım:
Mahzen-i dür-dâne-i esrâr olan anlar bizi
“Men araf” nûruyla pür-envâr olan anlar bizi
Bende-i fermân-ı aşkız âsitân-ı Hak’dayız
ٍ َعلَيْ َها ف
(ان َ ْ" )كُلﱡ َمنHer şey yok olacaktır." 49. Hucurât sûresi, 26. (H)
(... ِ" )كُلﱡ نَفْسٍ ذَآئِقَةُ الْ َم ْوتHer nefis/canlı ölümü tadacaktır..." 3. Âl-i İmrân sûresi, 185. (H)
Âsitân-ı aşka hıdmet-kâr olan anlar bizi
Kahr u lutfu dil-berin minnet gelür cânımıza
Gül ile gül hâr ile hem-hâr olan anlar bizi
Münsabığdır sıbğatu’llâh ile cism ü cânımız
Rengimiz içre muvâfık yâr olan anlar bizi
Hâb-ı gafletden uyandı kalbimiz irfân ile
Giceler tâ subha dek bîdâr olan anlar bizi
Sırr-ı vahdet rûşen oldu gayr-i Hakk’ı görmeyiz
Kendiliğin kendide bî-zâr olan anlar bizi
Her nefesde biz “ene’l-Hak” söyleriz tevhîd ile
Keşf-i aşkın dârına ber-dâr olan anlar bizi
Gül gibi hoş-bûyumuz âfâka doldu nutkıla
Bülbül ü pür-âteş ü pür-zâr olan anlar bizi
Gayb-ı mutlak gibi mestûruz mezâhirde yakîn
Cilvemizde Kâşif-i esrâr olan anlar bizi
Bu satırları (s. 118-125 ve 137-143) yazan ümerâ-yı mümtâze-i bahriyyeden
Ahmed Râsim Bey kardeşimdir. Sefîne-i Evliyâ’da onun da yazısı bulunmayı vesîle-i
şefâat addettiğimden tevâzuuna rağmen, bu ibâreyi fakîr söyledim, kendine cebren
yazdırdım. Cenâb-ı Hak ondan râzı olsun.
MEVLEVÎLER KISMININ ZEYLİ
Nahîfî Süleymân Efendi
İstanbulludur. Yeniçeri Ocağında yazıcı idi. Sonra hâcegân sınıfına geçmiştir.
Bir müddet hıdmet-i devlette bulundu. 1100/(1688-89) târîhinde Acem diyârına
sefâretle gitmiş olan Muhammed Paşa maiyyetinde bulunmuştur. Tezkire-i Sâlim’de
uzun uzadıya tafsîlât vardır.
İrân’da iken edebiyyât-ı Îrâniyye’deki dehâsına üdebâ-yı Acem hayrân
olmuşlar ve noksanları ondan ikmâl etmişlerdir. 1131/(1719)’de Engürüs elçisi
maiyyetiyle o havâliye gidip, İstanbul’a avdetinde Şıkk-ı sânî Defter-dârlığıyla
tekâüdü icrâ olunmuş ve doksan yaşında 1151/(1738-39) târîhinde irtihâl-i dâr-ı naîm
eylemiştir. Bu hesâba göre târîh-i velâdetleri 1061/(1651) senesine müsâdifdir.
Şuarâ-yı zamândan ve urefâ-yı Mevleviyyân'dandır. Kime arz-ı nisbetle
intisâb ettikleri ma’lûm değildir.
Kabr-i enverleri Topkapı hâricinde Maltepe Hastahânesi yolu üzerinde, sol
tarafdadır. Mezâr taşında Müstakîm-zâde merhûmun şu manzûmesi muharrerdir:
Göçdü dünyâdan bu zât-ı pâk-i mevsûfu’l-kemâl
Rahmet-i Hak cânına olsun nisâr u lâyiha
Kim gelürse kabrine târîh-i fevtin okusun
Bu Süleymân-ı Nahîfî ruhuna el-Fâtiha
( = )بو سليمان نحيفى روحنه الفاتحه1151
Kibâr-ı evliyâu’llâhdan, kırk sene oruç tutup, Hızır ile dâimâ mülâkî olduğu
eserinden anlaşılan Süleymân Nahîfî hazretleri. Müstakîm-zâde, müşârünileyhin
akrabâsından imiş. Bu târîh de onundur:
O kâmil dil olunca pür-güşâ yazdı kalem târîh
Süleymân-devletin mûr-ı nahîfi uçdu me’vâya
( = )سليمان دولتك مور نحيفى اوجدى مأوايه115179
Verilen târih ibâresinden 1141 çıkmaktadır. (H)
Evliyâ-yı mestûrînden olup, şiddet-i savm u riyâzetin te’sîriyle nehâfet-i
fevka’l-âdeye dûçâr olmasından veyahut idrâk-ı maâlî vâdîsindeki kemâl-i aczinden
dolayı Nahîfî tahallus etmiş olsa gerektir. Pek mühim ve kıymet-dâr eserleri vardır:
Hılyetü’l-Envâr, Mevdi-i Nebevî Manzûmesi, Mesnevî-i şerîfin nazmen
tercemesi, Kasîde-i Bürde’yi Arabî, Fârisî ve Türkî lisânlarıyla tahmîs. Bânet Suâd
kasîde-i meşhûresini tahmîs, Câmî'nin üç na't-ı meşhûresini tahmîs ve sâir nice âsârı
vardır.
Kasîde-i Mudariyye tercemesi ve tahmîsi, Haber-i Âhiret, Âsaf-nâme,
Dîvân’ı gayr-i matbû’ olup, eş’ârı gâyet üstâdânedir. İbnü’l-Emîn Mahmûd Kemâl
Beyefendinin kütüb-hânelerinde vardır. Lutfen iâre buyurdular, âtîdeki eş’ârı seçdim,
yazdım. Yine mîr-i müşârünileyhin kütüb-hânesinde, müellif hattıyla muharrer
Kasîde-i Bür'e ve Bânet Suâd tahmîslerini görmek şerefine mazhar oldum.
Pederlerinin ismi Abdurrahmân’dır. Menâmda Hz. Hâlid b. Zeyd
(radıya'llâhu anh) ve Hz. Câbir delâletiyle hâk-pâ-yı hâcet-i ridâ-yı Hz. Risâlet-
penâhî’ye rû-mâl olup, mazhar-ı iltifât-ı âlü’l-âl olduğunu kendi hattıyla muharrer
eser-i mezkûrda yazıyor. Hz. Hâlid’in türbesinde iki hılye-i saâdet görmüş. Bunda Hz.
Câbir’den menkûl ehâdîs-i şerîfeyi doğrudan doğruya kendisinden tahkîk eylediğini
de ilâve ediyor.
Tarîk-ı Mevleviyye’ye nisbetini şu kıt’a ile beyân ediyor:
Aceb mi hâlet-efzâ-yı dil-i inhâb-ı aşk olsam
Bu gül-zârın menem bir andelîb-i hâlet-engîzi
Nahîfî’yim n’ola rû-gülden istimdâd-ı feyz itsem
Senin bir bende-i nâçîzinim yâ Şems-i Tebrîzî
* * *
Vakt-i iftâr temâşâ-yı cemâlinle senin
Âşıka her gice gûyâ şeb-i Kadri oldu
* * *
Ey taht-ı melâhatde şeh-i hûbânım
Vey burc-ı letâfetde meh-i tâbânım
Aşkınla Nahîfî gice gündüz ağlar
Bî-çâreye rahm eyle ne var sultânım
* * *
Bezm-i visâlin oldum mahmûr-ı iftirâkı
Def’-i humâra lutf it bir himmet ile sâkî
Ömründe görmedi Kays Ferhâd çekmedi hiç
Ben gördüğüm belâyı ben çekdiğim firâkı
Pür-sûz-ı tâb-ı hecrim bu yâd ilde şimdi
Lerzende eyler âhım bu kâh-ı nüh-revâkı
Ben zâr u nâ-tüvânı bî-tâb u tâkat itdi
Cânânın iftirâkı yârânın iştiyâkı
Biz hem-reh-i sabâyız uşşâk-ı bî-nevâyız
Azm idüp İsfahân’a kesb idelim Irâk’ı
Kuhl-i cilâ iderler şevkıla hâk-pâyın
Bu hüsnle görenler sâkî-i sîm-i sâkı
Bî-derd-i aşk olanlar kadr-i visâli bilmez
İtme harîf meclis-i her-şahs-ı bî-mezâkı
Bin sa’y idersen olmaz maksûdun üzre işret
Kâbil olursa eyle bir zevk-ı ittifâkı
Şâyestedir Nahîfî bu nazm-ı dil-güşâya
Selmân olursa teslîm tahsîn iderse Bâkî
* * *
Yine bir gonca-i gül-zâr-ı hüsne andelîb oldum
Yine feryâd ü efgân eylemekde bî-şekîb oldum
Gözümden sakınur oldum o mâh-ı âlem-ârâyı
Belâ-yı aşkı gör kim kendime kendim rakîb oldum
Benimle guft u gû-yı hüsn Leylâ ile Âdem yok
Gel ey Mecnûn ki ben şehr-i muhabbetde garîb oldum
Ser-â-pâ sînem itdim dâğ dâğ-ı şu’le-i hasret
Çemen-zâr-ı gamma hoş-kâr-ı tarh-ı nakş u zîb oldum
Nahîfî şâm-ı bahtım rûşen oldu şem’-i rûyundan
Bu şeb tâ subha dek zânû-be-zânû-ı habîb oldum
Hz. Mevlânâ’nın gazelini tahmîs:
Ey hüsnü viren revnak bu günbed-i devrâna
Şem’-i ruhuna uşşâk bin cân ile pervâne
Mâhiyyet-i dîdârın bilsem nedir eyâ ne
ماهست نميدانم خورشيد رخت يانه
Bu ayrılık oduna cânım nice bir yana
Âh-ı dil-i nâlâna olsa ne aceb bî-had
Hicrân-ı elemi itdi derd-i dilimi müşted
Vaslınla müdârâ kıl rahm it bükâ-yı gül-had
مردم ز فراق تو مردم همه ميداند
Aşk odu nihân olmaz yandıkca irer câna
Her gamzesi itmekde tîr ol nigehi câzû
Nâvek-i fiken işve ol çeşm-i siyeh her mû
Tâkat nice mümkindir Yâ Rab çekilür mi bu
صد تير زند بر دل آن ترك كمان ابرو
Fitnelü ala gözlü çok uyhudan uyana
İtsem n’ola hayretle her lahzada vâveylâ
Leylâ bana rûz itdi rûz itdi bana Leylâ
Gark itse aceb âfâkı bu benim başım seyli
"Güneş gibi olan yüzün ay mıdır, yoksa bir şey midir bilmiyorum?" (H)
"Senin ayrılığından dolayı öldüğümü, bütün insanlar biliyor." (H)
"Kaşı yay gibi olan o Türk güzelinin gönlüne yüz ok attılar." (H)
سوداى رخ ليلى شد حاصل ما خيلى
Mecnûn gibi vâveylâ oldum yine dîvâne
Neşr olmada zülfünden bir nefha-i zîbâ-dem
Ol nefhaya dil-beste cinn ü melek ü âdem
Bir gıbta ile düşdü mülk-i hüsne mâtem
از نافه شد بوﭼين يكسر همه كى عالم
Her vakt-i seher yili zülfüne kılur şâne
Tâ ki elem devri tâ ki bu gam-ı cân-gâh
Dil nutkuna hasret-keş cân vaslına havâtır-hâh
İtmekde Nahîfî-veş hasretle dem-â-dem âh
از لعل لبت مﻼ افتاده جدا ناكاه
Hakdır ki gözüm döker yâkûtla dür-dâne
* * *
Biz bugün meydân-ı aşkın bî-ser ü sâmânıyız
İbn-i vaktiz zevk u şevkıla muhabbet kânıyız
Âsitân-ı Mevlevî’de âlemin sultânıyız
Hazret-i Monlâ-yı Rûm’un kuluyuz kurbânıyız
* * *
Ey Hâlık-ı Yektâ-yı adîmü’l-eşbâh
Cûyende-i lutf u keremin bende vü şâh
Mahrûm ola hâşâ der-i ihsânından
Bir kul ki diye sıtk ile Allâh Allâh
Dâhiliye nâzır-ı esbakı Memdûh Paşa’nın gazel-i Nahîfî’yi tahmîsi:
Bir şeb ki hayâlindi benim yâr u penâhım
Düşdüm yola feryâd ile Allâh güvâhım
Aşk illerine çıkdı nihâyet ser-i râhım
Göz gördü gönül sevdi ey yüzü mâhım*
Kurbân olayım var mı benim bunda günâhım
"Leylâ’nın yanağının sevdâsı, aynen hayâlimdeki gibi hâsıl oldu.” (H)
“Bütün âlem ceylanın göbeğinden misk topluyor.” (H)
"Senin yakut gibi olan dudağının etkisinden dolayı Molla anzsızın kendinden geçti." (H)
Gamzen dile zahm açmağa mâil mi değildir
Bir kimse ki cellâd ola kâtil mi değildir
Âlem sana cân virmeğe kâil mi değildir
Âşıklığıma şâhid-i âdil mi değildir
Evzâ’-ı hazînimle garîbâna nigâhım
Hûn oldu ciğer gûşe-i firkatde gamınla
Dil niceye dek ağlaya cevr ü siteminle
Aç gonca gibi gönlümü gül-hadd-i feminle
Memnûn-ı visâl eyle beni gel kereminle
Yansun hased âteşlerine baht-ı siyâhım
Kânûn-ı derûnumdan olup aşk-ı şerer-gîr
Cân şu’le-i cevvâleyi eyler bana zencîr
Sad-Kays'ın ider dâğ-ı dilim kabrini tenvîr
Ey seng-i dil itmez mi senin kalbine te’sîr
Hârâları hâkister iden âteş-i âhım
Fâik gibi ey şûh melâmet-zededir dil
Zennitme felekden ki felâket-zededir dil
Sen âfete meyl ideli âfet-zededir dil
Bir bağrı yanık âşık-ı hasret-zededir dil
Ağlatma Nahîfî kulunu cevr ile şâhım
Müstakîm-zâde merhûmun Tuhfe-i Hattâtîn nâm eserinden:
“Şehr-i bedr evâil hâlinde:
Atâ-yı fazlına tâlib Nahîfî-i şeydâ
Ridâ-yı lutfuna muhtâc o bende-i bîmâr
diyerek, sülüs ve neshi nâm-daş câmiü’l-Kur’ân Hâfız Osmân merhûmdan temeşşuk
ile icâzet-yâb olup kalem-i ta’lîkta dahi hoş-nüvîs idi. Yeniçeri Kalemi hulefâsından
olup,
Nahîfî bir zamân mısr u safâ-hân idi meşhûrun
Diyâr-ı Beç’de bilsem şimdi gurbetle nedir hâlin
meâli üzre diyâr-ı Îrân ve canıb-i Engürüs’e sefîrân-ı İslâm’la me’mûriyyet ve bu
tarîkla seyr ü seyâhat edip, terceme-i Mesnevî-i şerîf dîbâcesinde tasrîhleri üzre
avdet-i hacc-ı şerîfde Konya’da tarîka-i Mevleviyye’ye intisâb ve küleh-keş-i âlî-
cenâb olmuştur. Kazasker Ârif Efendi merhûmun halîlesini, sadr-ı sâbık Ali Paşa-yı
şehîdin tenbîhi üzre tezevvüc ve iki sene mürûrunda tatlîk edip ve bundan mâ-adâ
teehhül eylemedi. Defterî-i Şıkk-ı Sânî ve sinîn-i sinni doksanı mütecâviz iken
1151’de vefât edip, Topkapı hâricinde Sarı Abdullâh Efendi mezârı ile Kâdî-zâde
Şeyh Muhammed merkadi miyânında münâsib hâli olmağla defîn-i türbet olmuştur.
Bu beyit ile bu fakîrin mazbûtudur:
O kâmil dil olunca pür-güşâ yazdı kalem târîh
Süleymân devletin mûr-ı Nahîfî uçdu me’vâya
()سليمان دولتك مور نحيفى اوجدى مأوايه86”
Terceme-i mezbûreden mâ-adâ âsâr-ı latîfesi Tezkire-i Sâlim’de mufassalan
ifâde olunmuştur. Risâle-i Hızriyye ve sâir âsârı ve Dîvân-ı eş’ârı olup, tab’-ı
şi’rîlerine Vekâlet-nâme’sinde Seyyid Vehbî îmâ ve bâlâda mezkûr teehhüllerine
işâret edip demiştir:
Kamâlât ile şimdi câ-nişîn-i ârif olmuşdur
Müsellem hüsn-i hatt u nazm u nesr u fazl u irfânı
Halâvet var sözünde pîridir şâirlerin şimdi
Söze gelse şeker çiğner sanur gûş eyleyen anı*
