HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Kimliği ve ayırt edici künyesi
Azbî Baba’nın asıl adı Mustafa’dır. Kaynaklarda Mustafa Azbî, Azbî Mustafa Çavuş, Derviş Azbî, Azbî Dede ve Azbî Baba adlarıyla anılır. Kütahyalı oluşu, Niyâzî-i Mısrî ile uzun süreli bağı ve İstanbul Merdivenköy’deki Şahkulu Sultan Dergâhı postnişinliği onu aynı mahlası taşıyan başka şairlerden ayıran başlıca işaretlerdir. XIX. yüzyılda yaşadığı ileri sürülen İstanbullu başka bir “Azbî” ile birleştirilmemelidir.
Kütahya’dan İstanbul’a
Doğum tarihi bilinmez. Kütahya’da dünyaya geldiği ve burada medrese tahsili gördüğü kabul edilir. Daha sonra İstanbul’a gelerek Osmanlı askerî-idarî teşkilâtına katıldı; kaynaklarda “Dergâh-ı Âlî çavuşu” diye anılır. Bu tabir bir tekke görevini değil, Dîvân-ı Hümâyun çavuşluğu çevresindeki resmî hizmeti ifade eder.
1673 Rodos sürgünü ve Niyâzî-i Mısrî ile karşılaşması
Niyâzî-i Mısrî 1083/1673’te Rodos’a sürgün edilirken ona refakat etmekle görevlendirilen muhafızlardan biri Azbî Çavuş’tu. Yolculuk sırasında Mısrî’nin ilmî ve manevî şahsiyetinden etkilenerek görevinden ayrıldığı ve ona intisap ettiği konusunda kaynaklar birleşir. Başlangıçta gözetmekle vazifeli olduğu sürgün şeyhinin talebesi hâline gelmesi, Azbî Baba’nın hayatındaki temel dönüşüm noktasıdır.
Mısrî’nin hizmetinde geçen yıllar
Azbî Baba’nın Niyâzî-i Mısrî’nin yanında ne kadar kaldığı ve ondan yazılı hilâfet alıp almadığı kaynaklarda aynı açıklıkta değildir. Sefîne-i Evliyâ hilâfet aldığını kaydeder; başka değerlendirmeler ise intisabı kesin, hilâfeti tartışmalı sayar. 1673’te başlayan bağın Mısrî’nin 1694’teki vefatına kadar sürmüş olması hâlinde yaklaşık yirmi bir yıllık bir hizmet devresi ortaya çıkar. Kendi şiirlerinde Mısrî’yi “sultan” diye anması ve onun Türkçe şiirlerini baştan sona tahmis etmesi, bu bağlılığın edebî delilleridir.
İstanbul’a dönüşü ve Şeyh Elvan Efendi
Niyâzî-i Mısrî’nin Limni’de vefatından sonra İstanbul’a dönen Azbî, Merdivenköy’deki Şahkulu Sultan Bektaşî Dergâhı’na yöneldi. Burada Şeyh Elvan Efendi’ye intisap etti. Dîvânındaki “Bu dem Elvan Efendi mürşidimdir / Balım Sultan nazarıyla diriyim” beyti hem yaşayan mürşidini hem de Bektaşî geleneğinin pîr-i sânîsi Balım Sultan’a bağlılığını açık biçimde ifade eder.
Şahkulu Sultan Dergâhı postnişinliği
İbrâhim Hâs’ın kaydı Azbî’nin 1728’de Şahkulu Sultan Dergâhı’nda bulunduğunu ve çevresinde dervişlerin yer aldığını gösterir. Şeyh Elvan Efendi’nin 1729’daki vefatından sonra dergâhın postuna geçti ve Bektaşîlikte babalık makamına yükseldi. Şahkulu, İstanbul Bektaşîliğinin başlıca merkezlerinden biriydi; Azbî’nin burada Mısriyye erkânına duyduğu bağlılığı da yaşattığı ve tekkede Mısrî ayininin icrasına imkân verdiği aktarılır.
Halvetî-Mısrî terbiye ile Bektaşî aidiyetinin birleşmesi
Azbî Baba’nın hayatı basit bir “tarikat değiştirme” hikâyesinden daha katmanlıdır. İlk uzun terbiyesi Halvetiyye’nin Mısriyye kolunda Niyâzî-i Mısrî çevresinde şekillenmiş, sonraki kurumsal görevi ise Bektaşî Şahkulu Sultan Dergâhı’nda gerçekleşmiştir. Şiirlerinde Mısrî’ye bağlılık, Ehl-i beyt ve On İki İmam muhabbeti, Hacı Bektaş ve Balım Sultan’a nispet yan yana bulunur.
Vefat tarihindeki ihtilaf
Vefatı için iki tarih dolaşımdadır: İmam Mustafa’nın tarih manzumesi 1149/1736’yı, bibliyografik kaynakların bir bölümü 1160/1747’yi verir. Dîvânındaki bir beytin 1161/1748’e işaret ettiği kabul edilirse 1736 tarihiyle metnin telif tarihi arasında çelişki doğar. Bu sebeple Mehmet Erol 1160/1747 tarihini daha kuvvetli ihtimal sayar. Sayfadaki 1747 tarihi bu tercihi gösterir; 1736 rivayeti bütünüyle dışlanmış değildir.
Defni ve aile izleri
Azbî Baba Şahkulu Sultan Dergâhı haziresine defnedildi. Dîvânındaki bir manzume Râvî ve Hakîr adlarını taşıyan iki oğlundan söz eder. Dergâh haziresinde okunan “Azbî Dede-zâde” ibaresi de aileye ait bir mezar taşının varlığına işaret eder; ancak oğullarının hayatları hakkında ayrıntılı ve bağımsız bilgiler henüz sınırlıdır.
Dîvânı
Azbî Baba Dîvânı’nın Türkiye kütüphanelerinde on sekiz yazma nüshası belirlenmiştir. Mehmet Erol’un tenkitli çalışmasında dört temel nüsha karşılaştırılmış ve 248 manzume tespit edilmiştir. Şiirlerin çoğu aruzla, bir kısmı heceyle yazılmıştır. Tevhid, münâcât, na‘t, mersiye, nefes, gazel ve tarih manzumeleri yanında kuşlar üzerinden sembolik bir dil kuran Murgnâme ve satranç terimleriyle örülen manzumeler de edebî dünyasının genişliğini gösterir.
Dîvân-ı Tahmîs-i Niyâzî-i Mısrî
Azbî Baba, Niyâzî-i Mısrî’nin Dîvân-ı İlâhiyât’ındaki Türkçe gazelleri baştan sona tahmis etti. Eserde Mısrî’ye ait yaklaşık 140 gazel beşer mısralı bentler hâlinde genişletilmiştir. Türk edebiyatında bir şairin divanındaki şiirlerin böylesine toplu biçimde tahmis edilmesi nadir bir örnektir. Eserin yazma nüshaları yanında 1284/1867 tarihli taş baskısı da vardır.
Şerh-i Gazel-i Mısrî
Üçüncü temel eseri, Niyâzî-i Mısrî’nin “Ezelden nâr-ı aşkla ben yana geldim cihân içre” mısraıyla başlayan gazeline yazdığı şerhtir. Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Efendi koleksiyonunda 3056 numarada kayıtlı nüsha kırk üç varaktır. Bu eser Azbî’nin yalnız şair değil, Mısrî’nin remizli tasavvuf dilini açıklayan bir şârih olduğunu da gösterir.
Şiirinin düşünce dünyası
Dîvânın ana ekseni ilâhî aşktır. Vahdet-i vücûd, tecellî, insanın ilâhî isimlere ayna oluşu, fenâ, melâmet, seyrüsülûk ve irfan şiirlerinde sıkça işlenir. Kur’an ve Hz. Peygamber sevgisiyle Ehl-i beyt, Hz. Ali, Hasan, Hüseyin, On İki İmam, Kerbelâ, Hacı Bektaş-ı Velî ve Balım Sultan’a bağlılık aynı şiir evreninde buluşur. Onun dili, Mısrî’nin vahdet ve irfan şiiriyle Bektaşî nefes geleneği arasındaki canlı geçiş alanlarından biridir.
Tasavvuf ve edebiyat tarihindeki yeri
Azbî Baba, XVII. yüzyılın sonu ile XVIII. yüzyılın ilk yarısında Halvetî-Mısrî terbiye ile Bektaşî tekke hayatını kendi şahsında birleştiren mutasavvıf şairdir. Şahkulu Sultan Dergâhı postnişinliği onu kurum tarihinin, Dîvânı Bektaşî şiirinin, Mısrî tahmisleri ve gazel şerhi ise Niyâzî-i Mısrî tesir tarihinin önemli bir halkası hâline getirir.