HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Kaynaklar hakkında
Hemen bütün tasavvuf ve tabakat kitaplarında ondan bahsedilir; ancak bu bilgiler genellikle menkıbeleri, sözleri ve şathiyelerine dairdir ve aralarında hayatıyla ilgili pek az bilgi bulunur.
Ailesi
İran'ın Horasan eyaletindeki Bistâm kasabasında doğdu. Dedesi Sürûşân aslen İranlı Mecûsî bir din adamıyken müslüman olmuştur. Dindarlığıyla tanınan babası Îsâ'nın iki kızı ile üçü de âbid ve zâhid olan Âdem, Tayfur ve Ali adlarında üç oğlu vardı; ortancaları Tayfur, “sultânü'l-ârifîn, pîr-i Bistâm, Bâyezîd” diye meşhur olmuştur.
Karıştırılmaması gereken bir ayrıntı: Câmî onun adını yanlış olarak Ebû Yezîd Tayfûr b. Îsâ b. Âdem b. Sürûşân şeklinde kaydeder; bu aslında büyük kardeşi Âdem'in torununun künyesidir. İkisini ayırmak için birincisine Büyük Bâyezîd, ikincisine Küçük Bâyezîd denir.
Vefat tarihi
Kuşeyrî 234 (848) ve 261 (875) yıllarını verip ikincisini tercih eder; Herevî de 261'i doğru görür. Sülemî ikisini de tercihsiz kaydeder. Sehlegī, 234'te yetmiş üç yaşındayken vefat ettiğini söyler — bu durumda 161'de (777) doğmuştur. Abdürrefî' ise 131'de (748) doğup 234'te 103 yaşında öldüğünü zikreder. Bunların içinde doğruya en yakın olanı Sehlegī'nin rivayetidir.
Hocaları meselesi
Attâr, 103 üstattan faydalandığını söyler; Herevî başlangıçta Hanefî olduğunu belirtir.
Şiî kaynaklar genellikle onu altıncı imam Ca'fer es-Sâdık'ın talebeleri arasında gösterir; fakat bu rivayet tarih bakımından doğru değildir. Bu sebeple onu yedinci, sekizinci veya dokuzuncu imamların talebesi sayanlar da olmuştur. Hânsârî, Ebû Ca'fer Cevad isminin Ca'fer Sâdık şeklinde tahrif edilmiş olabileceğini söyler. Bütün bunlar Bâyezîd'i Şîa'ya yakın göstermek için ortaya atılmış rivayetlerdir.
Serrâc'ın onu ömründe bir defa hacca giden mutasavvıflardan sayması, ilim ve mârifet için fazla seyahat etmediğini gösterir; nitekim kendisi de Ahmed b. Hadraveyh'e çok dolaşmanın iyi olmadığını söylemiştir.
Serrâc'a göre tasavvuftaki üstadı Ebû Ali es-Sindî adında biriydi: Bâyezîd bu ümmî şeyhe farzları yerine getirecek kadar şer'î ilim öğretmiş, karşılığında ondan tevhid ve fenâ ilmini öğrenmişti. Attâr ise bu makama çetin riyâzet ve mücâhedelerle ulaştığını söyler; bazı sözlerine bakılırsa kendisi tasavvufî bilgileri Allah'tan vasıtasız aldığına inanıyordu.
Çağdaşlarıyla menkıbeleri
Tasavvufun doğuş devrinde yaşadığı için çağdaşı mutasavvıfların birçoğuyla ilgili menkıbeleri vardır: Şakīk-ı Belhî, Hâtim el-Esam, Ahmed b. Hadraveyh, Zünnûn, Ebû Türâb en-Nahşebî, Yahyâ b. Muâz ve Sehl b. Abdullah. Bunların hemen hepsi tasavvuftaki mertebesinin üstünlüğünü gösterir.
Bâyezîd ile çağdaşları arasında geçtiği söylenen olayların çoğu mevsuk değildir. Dikkat çekici bir boşluk vardır: aynı dönemde yaşadıkları hâlde Ma'rûf-i Kerhî, Hâris el-Muhâsibî, Serî es-Sakatî, Ebû Hafs el-Haddâd ve Hamdûn el-Kassâr ile arasında geçen herhangi bir menkıbe rivayet edilmemiştir.
Müridleri
Sağlığında pek çok kişi tarafından ziyaret edildi; bir kısmı ailesindendi. Büyük kardeşi Âdem'in oğlu Ebû Mûsâ, onun oğlu Umey ve Küçük Bâyezîd görüşlerine bağlı mutasavvıflardır. Bunlar içinde özellikle Ebû Mûsâ, kalp safiyetini takdir ettiği, kimseye açmadığı ilâhî sırları kendisine aktardığı sâdık bir talebe ve hizmetkârıydı. İbrâhim el-Herevî, Hasan b. Aleviyye, Ebû Abdullah el-Mağribî ve Ebû Mûsâ ed-Dübeylî tanınmış mürid ve halifelerindendir.
Öğretisi: sekr ve fenâ
Tasavvuf tarihinde sekr, fenâ, melâmet, tevhid, mârifet, muhabbet, mi'rac ve îsâr konularındaki sözleri ve şathiyeleriyle tanınır.
Sâlikin kendinden geçip (sekr) benliğini yok ederek (fenâ) Hakk'a ermesi gerektiği düşüncesindedir; bu dereceye ancak sürekli riyâzet, çetin nefis mücadelesi, derin tefekkür ve dikkatli murakabe ile erişilir. Allah'a nasıl erebileceğini sorduğunda “Nefsini bırak da öyle gel” cevabını aldığını, bunun üzerine gömleğinden çıkan yılan gibi nefsinden sıyrıldığını söylemiştir. Bu mertebeye “aç karın ve çıplak bedenle, nefsini on iki yıl çekiçle döverek” ulaştığını anlatır.
Bu mertebede âşıkla mâşukun bir ve aynı, her şeyin “bir”den ibaret olduğunu görmüş, “Ey sen ki bensin!” diye kendisine yine kendisinden nida edildiğini söylemiş ve fenâdan da fâni olmayı gösteren bu hâl için “Heme ûst” (her şey O'dur) sözünü kullanmıştır.
Buna karşılık Hakk'a giden yolun uzunluğunu her fırsatta belirtir: “Binlerce makamı geride bıraktıktan sonra Allah'ın mânasında değil lafzında olduğumu gördüm.”
Mi'rac ve olumsuz dil
Allah'ın zâtını olumsuzluk ifade eden terimlerle anlatır: “On sene yokluk meydanında uçtum durdum; nihayet yoktan yokta yok olma hâline erdim.” Benlik, senlik, O'nluk (eneiyyet, entiyyet, hüviyyet) deyimlerini sık kullanır.
Kendi benliğinden geçip Allah'ın zâtına ulaşmayı bir mi'rac hâli olarak uzun uzadıya tasvir eder; sonraki sûfîlere de örnek olan bu ruhî mi'raca Attâr'ın Tezkiretü'l-evliyâ'sında ve Sehlegī'nin Kitâbü'n-Nûr'unda geniş yer verilir. Serrâc'ın naklettiği bir sözü şöyledir: “Vâhidiyyet mertebesine ilk defa ulaştığım zaman vücudu ahadiyyet, kanatları dâimîlik olan bir kuş olup on yıl keyfiyet semasında hiç durmadan uçtum…” — ve sonunda gördüğü ahadiyyet ağacının bir aldatmacadan ibaret olduğunu söyler. Cüneyd bunu şöyle yorumlar: “Mücerred tevhidin olduğu yerde Allah'tan gayrı her şey bir aldatmacadır.”
Şathiyeleri
Sekr dediği cezbe ve vecd hâlindeyken söylediği şathiyeler açıklanmaya ve yoruma muhtaçtır. Serrâc el-Lüma'da Cüneyd'in bazılarına dair açıklamalarını nakleder; Sehlegī'nin Kitâbü'n-Nûr'da topladıklarının önemli bir bölümünü Baklî Şerh-i Şathiyyât'ta açıklamıştır.
Meşhurlarından birkaçı: “Kendimi tenzih ederim, şanım ne yücedir”; “Cübbemin içindeki Allah'tan başkası değildir”; “İki âlemde Allah'tan başkası yok”; “Benim sancağım Muhammed'inkinden büyüktür”; “Çadırımı arşın hizasında kurdum.”
Herevî, şathiyeleri dolayısıyla aleyhinde çok şey uydurulduğunu söyler ve bu tür ifadelerin ona ait olabileceğine ihtimal vermez.
Tenkitler
Mutasavvıfların zevkle tekrarladığı bu sözler bazı fıkıh ve kelâm âlimlerince nefretle karşılanmıştır; onlara göre içinde sakladığı bozuk inançlar sekr hâlinde açığa çıkmıştır. İbn Sâlim “Bâyezîd'in dediğini Firavun bile dememiştir” demiş; hadis âlimlerinden Hüseyin b. Îsâ el-Bistâmî, “Peygamber gibi benim de mi'racım var” dediğini ileri sürerek onu Bistâm'dan kovmuştur — Bâyezîd hacca gidip Cürcân'a dönmüş, ancak bu zatın ölümünden sonra Bistâm'a gelebilmiştir.
Buna karşılık hadis, fıkıh ve kelâm âlimlerinin çoğu şathiyeleri doğru bulmamakla birlikte sekr hâlinden dolayı kendisini mâzur görmüşlerdir. İbn Teymiyye bile bu tür sözleri yaymak değil gizlemek gerektiğini ifade ederek ondan saygıyla bahseder; asıl karşı çıktığı, vahdet-i vücûdcu mutasavvıfların bu sözleri delil olarak ileri sürmesidir.
Nitekim onun “Heme ûst” demesi vahdet-i vücûda değil vahdet-i şühûda işarettir; çünkü yaşadığı dönemde vahdet-i vücûd İslâm âleminde bilinmiyordu. Buna rağmen sonradan başta İbnü'l-Arabî olmak üzere vahdet-i vücûdcular onu bu inanca sahip bir sûfî olarak tanıtmışlardır.
Tenkide sebep olan davranışlar
Cehennemden korkmadığını, cennete pek değer vermediğini, namazı ayakta durmak, orucu aç kalmaktan ibaret saydığını söylemesi, İslâm'da önem verilen bazı hususları hafife alması şeklinde yorumlanarak tenkit edilmiştir.
Semerkant'ta etrafına toplananları dağıtmak için Kur'an'da Firavun'un söylediği bildirilen sözü aynen tekrarlayarak “Ben sizin en yüce rabbinizim” demesi; bir başka defa halkın aşırı ilgisinden kurtulmak ve nefsinin gurura kapılmasını önlemek için ramazanda oruç bozması da tenkitlere sebep olmuştur — ikisi de melâmet tavrının uç örnekleridir.
Aşk sûfîsi
Bütün bunlarla birlikte bir aşk sûfîsidir. Yaşadığı aşk hâlini şöyle anlatır: “Aşkın yağdığı bir sahraya açıldım; zemini ıslanmış; burada ayak, kara batar gibi aşka batmaktadır.” — bir bakıma kendisinden sâdır olan taşkın söz ve davranışların ıslak zeminli aşk sahasındaki ayak kaymaları olduğunu anlatmak ister.
Kerametlere bakışı
Kendisinden pek çok keramet ve keşf hâli nakledilmekle birlikte olağan üstü hâllere önem verilmesini istemezdi. “Falan kişi tayy-ı mekân ediyor” denilince “Allah'ın lânetlediği şeytan ile leş yiyen kargalar da aynı şeyi yapıyor”; “Falan zat su üzerinde yürüyor” denilince “Balıklar da aynı işi yapıyor” derdi. Asıl olanın şeriatın hükümlerine bağlı kalmak olduğuna işaret ederdi.
Şer'î edeplerden birine aykırı davranana Allah'ın velîlik sırrını emanet etmeyeceğini söylerdi. Büyüklüğüne inanılan birini ziyarete çıkmış, bu zatın kıbleye karşı sümkürdüğünü uzaktan görünce görüşmekten vazgeçmişti. Evinden mescide giderken bir defa olsun yola tükürmemiş, yalnızken bile Allah'ın huzurunda bulunduğunu düşünerek daima diz üstü oturmuştu.
Son derece insan severdi: “Allahım! Beni cehenneme at ve vücudumu o kadar büyüt ki artık cehennemde başka birini koyacak yer kalmasın” demişti. Hayvanlara bile sonsuz şefkat beslerdi; Hemedan'dan aldığı hardal tohumuna birkaç karınca karışıp Bistâm'a gelince, karıncaları Hemedan'a götürüp eski yerine bıraktığı rivayet edilir.
Tayfûriyye
Coşkulu davranışları, taşkın sözleri ve samimi hâliyle çevresinde derin tesirler bıraktı; kendisini takip edenlere Tayfûrî, tuttuğu yola Tayfûriyye veya Bistâmiyye denildi. Ancak Tayfûriyye bilinen mânada bir tarikat değil bir tasavvuf cereyanıdır.
Hallâc, Şiblî, Harakānî, Ebû Saîd-i Ebü'l-Hayr, Nifferî, Senâî, Attâr, Câmî, İbnü'l-Arabî, İbnü'l-Fârız ve Mevlânâ gibi büyük mutasavvıflar bu cereyana bağlı kalmışlardır. Şettâriyye ve Aşkıyye tarikatları da onu pîr edinmiştir.
Buna kuvvetli bir tepki olarak, sekre karşı sahvı savunan Cüneydiyye ortaya çıkmıştır. “Sûfîler arasında Bâyezîd'in yeri, melekler arasında Cebrâil'in yeri gibidir” diyen ve bazı şathiyelerini şerheden Cüneyd'e göre Bâyezîd yine de tasavvufta son mertebeye ulaşamamıştır; söz ve hâlleri sülûkün başlangıç ve ortalarında görülen türdendir.
Silsilelerdeki yeri
Çeşitli tarikatların silsilelerinde bir kol başı olarak önemli bir yer tutar. Nakşibendiyye gibi muhafazakâr bir tarikatın bu taşkın ve coşkulu velîye silsilenâmesinde önemle yer vermesi, bazan onu Üveysî sayması oldukça dikkat çekicidir.
Kaynağı hakkındaki tartışmalar
Görüşlerinin kaynağı hakkında çeşitli iddialar ileri sürülmüştür: Sühreverdî el-Maktûl onu İslâm öncesi İran mânevî hayatının temsilcisi sayar ve dedesinin Mecûsî olması delil gösterilir (Ebü'l-Alâ Afîfî de aynı görüştedir). Üstadı Ebû Ali es-Sindî'nin Hindistanlı olması, Vedalar ve Budizm tesiri iddiasına dayanak yapılmıştır. Kâmil Mustafa eş-Şeybî düşünceleriyle Şiîlik arasında kuvvetli bir münasebete dikkat çeker; Abdülkadir Mahmud ise tasavvufunun esasını hulûl ve ittihâdın oluşturduğunu ileri sürerek onu gayri İslâmî bir anlayışın temsilcisi sayar. İbnü'l-Cevzî'nin Telbîsü İblîs'teki tenkitleri de oldukça serttir.
Dili ve türbesi
Tasavvufî görüşlerini Farsça ifade eden ilk sûfîlerden biridir; bu sözler sonradan Arapça'ya tercüme edilmiştir. Şathiyelerinin bir bölümünün yeğeni Ebû Mûsâ tarafından Cüneyd için tercüme edildiği nakledilir.
Türbesi Bistâm'da tarihî binaların toplu bulunduğu yerin tam ortasında, süs ve ihtişamdan uzak bir hâldedir. Gāzân Han'ın kabri üzerine türbe yaptırmak istediği, ancak rüyasına giren Bâyezîd'in kendisini bundan vazgeçirdiği rivayet edilir; daha sonra Olcaytu tarafından yaptırılan türbe tarih boyunca pek çok sultan ve devlet adamı tarafından ziyaret edilmiştir.
Ebû Saîd-i Ebü'l-Hayr'ın kabrini ziyaret ederken “Burası herkesin kaybettiği şeyleri bulabileceği bir yerdir” demesi, ölümünden sonra da tesirinin sürdüğünü gösterir. Sonraki dönemlerde bir velîyi övmek için “asrın Bâyezîd'i” denmesi de halk nezdindeki mertebesini belirtir.