Ara
Menü

Ne arıyorsunuz?

18 sonuç · “Deyiş

01
Sözlük

Devse

Çiğneme, döğme, tas. Sa'diye tarikatinde bir ayin. Bu ayin 300 kadar dervisin yüzü koyun Yanyana yatması ve şeyhin de bunların üzerinden atıyla geçmesi şeklinde icra edilirdi. İnsanları ve Müslümanları aşağılayıcı bir ni- teliği bulunduğu ileri sürülerek 1881'de Mısır'da yasaklanmıştır. Deyiş Alevi-Bektaşi edebiyatında hece vezniyle söylenmiş dini-tasavvufi şiirlere Bektaşiler nefes, Aleviler ise deyiş derler.

02
Sözlük

Nazar ber-kadem

Yürürken bakışı ve dikkati dağıtan şeylerden korumak; sâlikin attığı adımın yönünü ve niyetini gözetmesi. Hâcegân ve Nakşibendî terbiyesinde dış bakışın dağılmasını azaltarak kalp huzurunu ve mânevî dikkati korumayı anlatır.

03
Sözlük

icri takvîm

icri takvîm a. Hicrî-kamerî veya hicret-ay takvimi olarak da adlandırılan İslâm dünyasının dinî takvimine verüen ad. Bu takvim, Kur’ân-ı Kerîm’in “Tevbe suresi” ne ve Hz. Peygamber’in hadislerine dayanılarak oluşturulmuş; Rasul-i Ekrem’in hicret yılı (622) başlangıç yılı ve muharrem aymm ilk günü de yılbaşı olarak kabul edilmiştir. Hicrî takvimin bir yıllık süresi ayın dünya çevresinde on iki defa dolaşmasına göre hesaplanmaktadır. Bu hesaba göre y 354, 367 056 (354 gün, 8 saat 4 dakika 33 saniye 36 salise erbaa 14 hamse 24 sitte) gü tutmaktadır ve güneş yılmda 10, 875 144 gün eksik gelmekt dir. Bundan dolayı dinî bayram lar ve kutsal günler, güneş ta vimine göre her yıl bu eksik gü tutarında erken kutlanmaktadı Bir başka deyişle bu günler h yıl değişik aylara rast gelmekt dir. Bu hesaplamayı zama içinde “muvakkithane”ler vey “rasathane”ler yapmışlardı Hicrî takvimin bir yıllık ay sıra şöyledir: Muharrem, safe rebîülevvel, rebîülâhir, cemâz yelevvel, cemâziyelâhir, rece şaban, ramazan, şevval, zilkad zilhicce. hidâne a. (üM [Ar.] fik. îslâ hukukuna göre doğumdan ba layarak küçük çocukların bed nen ve ruhen sağlıklı bir şekild bakılması, yetiştirilmesi ve eğ timini içine alan bir fıkıh terim hidâyet a. [Ar.] İslâm ina cına göre dünya ve ahret mutl luğunu sağlayacak doğru yo gösterme ve bu yol için kılavu luk etme, doğru yol. Bu kavram kaynaklarda zikredildiği üzer Kur’ân-ı Kerîm'de genellikle Allah izafe edilmekte; ayrıca İlâ vahye, peygamberlere, melekl re, insana ve ümmetlere de ni pet edüdiği söylenmektedir. 319 hilâl yıl, hikmet a. f-.^) [Ar.] (ç. b. hikem) 48 İslâm dünyasında, din ve fel 18 sefe alanında kullanılan bir teün rim. Allah’a nispet edilen bu söz, an değişik kelimelerle oluşturulan te birleşik teşkillerle Kur’ân-ı m Kerîm’de on beş yerde geçmekak tedir. tas. İlâhî sırır. ların ve gerçeklerin bilgisi, varher lıkların oluşum amaçlarının te kavranılması ile bunların sebepan sonuç münasebeti noktasında ya İlâhî iradenin rolünün iyi anlaır. şılması anlamında kullanılan taası savvufî terim. er,

04
Sözlük

kelâm (I)

kelâm (I) a. ÇöK) [Ar. ] Allah’a nispet edilen “subûtî” sıfatlardan biri. Bu terim, manada “Allah'ın konuşma yetkinliğine sahip olduğu. ” biçiminde ifade edilmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de AUah’m melekler, iblis ve peygamberlerle konuştuğu ve bunun ulûhiyete ait bir yeti olduğu üzerinde durulmuştur. Söz gelişi Hz. Musa ile doğrudan konuşma, Tur Dağı’nda “Ey Musal” denilerek gerçekleştirilmişi'râ/ suresi, 7 /144; “Meryem suresi, 19 / 52); bunun yanmda vahiy yoluyla veya elçileri olan peygamberler aracıhğıyla konuştuğu, “A'râf suresi, 7 /143; Şûrâ suresi, 42 / 51” gibi ayetlerde dile getirilmiş, bundan dolayı da vahiylere “kelimetullah” adı verilmiştir. Hadislerde de buna ilişkin rivayetlerle karşılaşmaktayız. Söz gelişi Hz. İsa, AUah’m kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm ise AUah’m kelâmı olarak ifade edilmiştir. Bazı hadislerde ise Allah’ın ulu kişilerle perd arkasından konuştuğu, O’nu ahirette arada vasıta olmada gerçek müminlere hitap edece, İlâhî em lere uymayan günahkârlar i müşriklere bu erdemi sunmay cağı (Müsned, II, 253) rivay edilmiştir. kelâm (II) a. ÇıiS) [Ar. ] Sözlük a lamı, “Söz, deyiş, lâkırdı. ” ola bu terim, Allah’ın ululuğunda yüceliğinden, birliğinden s eden ve İslâm dininin temel ilk lerini konu edinen bilim da için kullanılmıştır.

05
Sözlük

câmi musikîsi

câmi musikîsi a. Dinî-Türk musikîsinin camilerde icra edilen bölümlerine ve türlerine verilen ad. Cami söz konusu olunca öncelikle camide yapılan ibadet sırasında sözlü olarak gerçekleştirilen ezgili deyişler akla gelmektedir. Bunları da şöyle sıralayabiliriz: Müezzinin ezan okuması; “İhlâs suresi”rûn okunması; namaza başlarken kamet getirilmesi; namazda imamın ilk tekbirden başlayarak son rekatta selâm verinceye kadar geçen süre içinde okuduğu “İhlâs suresi”, ayetler ve tekbirler; namaz sonrası müezzinin okuduğu dua, tesbihât ve aşır. Günlük beş vakit namaz boyunca yapılan bu icraatm dışında kandil gecelerinde, ramazan veya bayram günleri ve gecelerinde de cami içinde okunan dualar ve ayetler de yine bu musikînin değişik örnekleri olarak sayılagelmektedir. Bunlar arasında en çok icra edilen örnekler şunlardır: Salâ, temcid, münacat, tekbir, mevlid, mi’râciye, Muhammediye, cami natı, ramazan İlâhileri. Bunlar bazen müezzin tarafindan tek olarak icra edilirken, bazen de birden fazla hafızın bir araya gelerek okudukları cami musikîsi örnekleridir.

06
Sözlük

Hâşimiyye (II)

Hâşimiyye (II) a. [Ar. ] “Celvetiyye” (bk. bu madde) tarikatının Haşim Baba (öl. 1197 /1783) ya nispet edilen bir kolu. Bu tarikatın özünde zikir ve ayin ön planda gelir. Törene önce “salât-ı efdaliyye” ile başlanır; ardmdan “kelime-i tevhîd” zikrine geçilir; sonra “yâ Allah” ve “yâ Mevlâm” deyişleri okunarak ayağa kalkılır ve İlâhîler okunma aşamasma geçilirdi. Bu İlâhîler genellikle Celvetiyye tarikatının pîri Aziz Mahmud haş Hüdâyi (öl. 1038 / 1628) den veya Haşim Baha’nın “na'f’inden olurdu. İlâhîlerle birlikte dervişler “ism-i hû” çekerler, zâkirler de “cumhur ilâhâsi” okurlardı. Ayinin sonunda ise şeyh efendi dua eder ve “gülbank” çekerdi. haşir, -şri a. 0^) [Ar. ] İslâmî inanca göre, “Kıyamet gününde diriltilecek olan insanların hesaba çekilmek üzere bir araya toplanması. ” anlamında olup “kıyamet” (bk. bu madde) ve “sâ'a” (bk. bu madde) olaymdan sonra gerçekleşecek ikinci aşamayı ifade eden bir terim. Bu söz, isim ve fiilden türemiş biçimleriyle birlikte Kur’ân-ı Kerîm’de kırk bir ayette geçmektedir. İnsanlarm o zamandaki durumları hakkında Hz. peygamberin hadislerinde çok değişik bilgiler verilmiştir.

07
Sözlük

kelâm (II)

ÇıiS) [Ar.] Sözlük a lamı, “Söz, deyiş, lâkırdı.” ola bu terim, Allah’ın ululuğunda yüceliğinden, birliğinden s eden ve İslâm dininin temel ilk lerini konu edinen bilim da için kullanılmıştır. § tam

08
Sözlük

emsâlü’l-Kur'ân

“Kur’ân’ın meselleri” anlamındaki bu söz, Kur’ân-ı Kerîm’de geçen kıssa, hikâye, öğüt, deyim, deyiş gibi anlatıma güç veren veya anlatılmak istenen konuyu çarpıcı hâle getirmeye yarayan söz veya söz öbeklerini ifade etmek için kullanılan bir terim. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’deki meâlen “Biz bu misâlleri insanlar için getiriyoruz. Bunları ancak bilenler anlayabilir.” ayeti ve benzerleri “emsâl”in önemini açıkça vurgulamaktadır

09
Sözlük

Vakit

2.2.17. Vakit Sâlikin içinde bulunduğu zamanı ve ruh halini ifade eden vakit (ت قولا) Serrâc, Kuşeyrî ve Hücvîrî’nin ıstılâhlar arasında, Herevî’nin ise “Velâyet” bölümündeki makamlardan biri olarak yer verdiği önemli bir kavramdır.600 Tasavvufta vakit kavramı, hem kelime anlamına uygun olarak içinde bulunulan zaman dilimini, hem de bu zaman diliminde sâlikin geçirmekte olduğu hali ifade etmek için kullanılır.601 Nitekim Kuşeyrî’nin belirttiğine göre mutasavvıfların ıstılâhında vakit, gerçekleşmesi muhtemel olan bir hadisenin kendisine bağlı olduğu gerçekleşmesi muhakkak olan hadisedir. Diğer bir deyişle gerçekleşmesi kesin olan hadise gerçekleşeceği tahmin edilen diğer bir hadise için vakit konumundadır. Söz gelimi “Aybaşında sana geleceğim.” ifadesinde, aybaşı gerçekleşmesi kesin olan hadise yani vakittir. Gitme fiili ise geleceğe yönelik bir plan olup gerçekleşmesinde kesinlik yoktur.602 Ebû Ali ed-Dekkâk’a göre ise vakit, kişinin içinde bulunduğu ve kendisi üzerinde ağır basan hali ifade eder. Şayet dünyalığa kapılmışsa kişinin vakti dünya, âhiret meseleleri ile meşgulse kişinin vakti âhirettir. Aynı şekilde kişi eğer mutlu ve neşeli bir hal içerisinde ise onun vakti sürûr, hüzünlüyse onun vakti hüzündür. Buna göre, zamanın kendisi değil, o zaman diliminde içinde bulunulan hal ve duygular vakit kavramı ile ifade edilmektedir. Öte yandan bazı sûfîlerin vakti gelecek ve geçmiş zaman arasındaki zaman dilimi olarak mütalaa ettikleri de bilinmektedir. Sûfîler hakkında kullanılan ibnü’l-vakt tabiri, içinde bulunulan zaman dilimini en iyi şekilde değerlendirmesinden dolayı kendilerine verilmiş bir vasıftır. Bundan dolayı sûfînin geçmiş ile meşgul olması, içinde bulunduğu zamanı da zayi edeceği gerekçesiyle uygun görülmemiş, hâlihazırdaki vak- 600 Serrâc, el-Luma‘; Kuşeyrî, er-Risâle, s. 89; Hücvîrî; Herevî. 601 Bkz. Semih Ceyhan, “Vakit”, DİA, İstanbul, 2012, XLII, 491. 602 Kuşeyrî. tini en güzel şekilde değerlendirmesi tavsiye edilmiştir. Ayrıca kişinin kendi iradesi olmaksızın Hak’tan kendisine gelen haller için de vakit tabiri kullanılmıştır.603 Tasavvuftaki vakit kavramını mutasavvıflardan yalnızca Herevî’nin Kur’an’a dayandırdığı görülmektedir. Herevî vakti, “oluş zarfının adıdır” şeklinde tanımlamış ve vakit kavramı ile ilgili olarak da şu âyet ile istişhâd etmiştir:. ىسَ ومُ ايَ رٍ دَ قَ ىلَعَ تَ ئْجِ مَّ ثُ “Sonra takdir edilmiş bir vakitte (Tûr’a) geldin ey Mûsâ!”604 Tilimsânî’ye göre âyetteki (رﹴ دَ قَ) ifadesine “takdir edilen vakit” anlamı verilmektedir. Bu anlamdan yola çıkılarak bu âyet vakit kavramı ile ilişkilendirilmiştir.605 Tefsirlere bakıldığında da buraya vakit anlamı veren müfessirler olduğu görülmektedir.606 Fakat burada bahsedilen vakitten mutasavvıfların kastettiği anlamdan ziyade kelime anlamı ile genel bir vakit mefhumunun kastedilmiş olduğu açıktır. Dolayısıyla bu âyetin doğrudan tasavvuftaki vakit kavramına kaynaklık ettiğini söylemek mümkün gözükmemektedir. Fakat Herevî’nin kelime anlamından yola çıkarak vakit kavramı ile bu âyeti işârî bir tevil neticesinde ilişkilendirmiş olduğu anlaşılmaktadır. Kaynak notları s. 292 Keşfü’l-mahcûb, s. 427 Menâzilü’s-sâirîn, s. 101 er-Risâle, s. 89

10
Sözlük

Akid

1.1.1. Akid Tasavvufta kulun rabbi ile arasındaki sözleşmenin bir ifadesi olan akid (د قعلا), sözlükte “bir şeyin iki ucunu bir araya toplamak, düğümlemek, bağlamak, kenetlemek ve anlaşmayı sonuca bağlamak” gibi anlamlara gelmektedir.2 Serrâc’ın tasavvuf ıstılâhları arasında verdiği bu kavram, kulun rabbi ile “şunları yapacağım, şunları yapmayacağım” diyerek kalbi vasıtasıyla yaptığı akdi/sözleşmeyi ifade etmektedir.3 Kur’an’da a kidlerin gereğinin yapılmasına dair. دِ وقُ عُ لْابِ اوفُوْ أَ اونُمَ ٓا نَ يذِ لَّا اهَ يُّأَ ايَ “Ey iman edenler! Akitlerinizin gereklerini yerine getirin.” âyeti4 mutasavvıflar açısından akid kavramı için kaynaklık teşkil etmektedir.5 Nitekim âyette metin itibariyle akitlerden genel bir ifade ile bahsedilmiş olması, mutasavvıfları akid kavramına verdikleri özel anlamı âyet kapsamı içerisinde mütalaa etmelerine imkân sağlamıştır. Mutasavvıflara göre kulun ilk akdi, Allah’ın Rablığını kabul etme, ikincisi ise Allah’ın insanla- 1 Süleyman Uludağ, “Sülûk”, DİA, İstanbul, 2010, XXXVIII, 127. 2 Halîl b. Ahmed, Kitâbü’l-ayn, III, 196; İbn Fâris, Mu‘cemü mekâyisi’l-luga, IV, 86; Râgıb el- İsfahânî, el-Müfredât, s. 341; Cürcânî, et-Ta‘. 3 Serrâc, el-Luma‘. 4 Mâide, 5/1. Bkz. Serrâc, el-Luma‘; Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtü’l-kulûb, II, 206. 5 Bkz. Serrâc, el-Luma‘, s. 303. ra vermiş olduğu beden emanetine riayet etme hususundadır.6 Bu bağlamda mutasavvıflar söz konusu âyeti Allah ile olan akid kapsamında değerlendirmişlerdir. Tefsirlere bakıldığında da bu âyette geçen akid ifadesinin hem özelde müminlerle müşrikler arasındaki sözleşmeleri, hem de genel anlamda her türlü sözleşme ve anlaşmayı kapsadığı ifade edilmektedir.7 Öte yandan buradaki akdin Kul ile Allah arasındaki sözleşmeyi ifade ettiği de müfessirlerce dile getirilen kanaatlerdendir.8 Söz gelimi Fahreddin er-Râzi âyetteki akdin, Allah’a emir ve yasaklarına itaat etme konusundaki ahdin yerine getirilmesi diğer bir deyişle kulluk mükellefiyetlerinin yerine getirilmesi şeklinde anlaşılabileceğini belirtmektedir.9 Bu bağlamda zâhir anlamı ile her türlü sözleşmeyi kapsayan akid lafzı, tasavvufî bir bakış açısıyla rubûbiyyet ve ubûdiyyet açısından yeniden yorumlanarak terim anlamını kazanmıştır. Bu açıdan bakıldığında Allah ile yapılan kulluk sözleşmesi anlamındaki akid kavramının Kur’an kaynaklı bir kavram olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Fakat buradaki akid kavramının tasavvuf yolu üzere devam etmeyi kasteden bir akid anlayışı olmadığı açıktır. Burada şu hususu da belirtmemiz gerekir ki Kur’an’da genel bir anlama sahip olan akid kelimesi tasavvufta özel olarak kul ile Allah arasındaki akde münhasır kılınmıştır. Dolayısıyla Kur’an’daki akid kelimesi terim anlamını kazanırken diğer pek çok kavramda olduğu gibi anlam daralmasına uğramıştır. Diğer taraftan kul ile Allah arasındaki akdi tasavvufun gereklerini yerine getirme anlamında daha özel bir anlama hasretmek ise ancak işârî teviller ile mümkün olabilecektir. Yoksa âyetin zâhirinden seyrü sülûk bağlamında özel bir akdin çıkartılması söz konusu olmamalıdır. Kaynak notları rîfât, s. 129 s. 302 s. 303

11
Sözlük

Cem‘

2.3.2. Cem‘ ve Fark Tasavvufta kulun, mahlûkât ve rabbi ile olan ilişkisini anlatmak için kullanılan kavramlardan cem‘ ( ع مجلا) ve fark (ق رفلا) tasavvuf klasiklerinin ekseriyetinde yer almaktadır. Bunlardan Serrâc, Kelâbâzî, Kuşeyrî ve Hücvîrî cem‘ ve fark kavramlarını bir tasavvuf ıstılâhı olarak ele almıştır.619 Fark kavramına eserinde değinmeyen Herevî ise cem‘ kavramına makamlar arasında yer vermiştir.620 Herevî’nin makamları 100 menzil halinde ele aldığı ve cem‘ makamının da 99. sırada olduğu düşünüldüğünde bu kavramın tasavvufî eğitim içerisindeki değeri ve konumu daha iyi anlaşılacaktır. Cem‘, sözlükte “toplamak, parçaları bir araya getirmek, iki şeyi birleştirmek, biriktirmek, dikkat ve iradeyi b ir noktaya o daklamak ve parçalarını birbirine yaklaştırarak bir nesneyi bir bütün haline getirmek” gibi mânâlara gelmektedir.621 Cem‘ kavramının tam zıddı bir mânâya sahip olan fark ise “ayırmak, infisâl, ayırt etmek ve ayırt edici nitelik” olarak anlamlandırılmaktadır.622 Tasavvuf ıstılâhı olarak ise cem‘ kavramı, mahlûkâtı ve kâinâtı aradan çıkartarak her şeyi Allah’tan bilmek suretiyle Hak ile beraber olmayı, fark ise Hakk’ın yanında halkı da gözeterek kulluk vazifelerini yerine getirme halini ifade eder.623 Ayrıca hakkı halksız müşâhede etmek624 ve yalnızca Allah’ı görmek cem‘, kul i le Hak arasına halkın girmesi, diğer bir deyişle yapılan işlerde halkı da göz önünde bulundurmak ise fark hali olarak adlandırılır.625 Sûfîlere göre cem‘de, kadîm (önce- 619 Bkz. Serrâc, el-Luma‘; Kelâbâzî; Hücvîrî; Kuşeyrî. 620 Herevî. 621 Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 201; İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, VIII, 678; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, I, 337; Hakîm, el-Mu‘cemü’s-sûfî, 269; Firûzâbâdî, Besâir, III, 390; Zebîdî, Tâcü’l-arûs, XX, 451; Tehânevî; Hasan Kamil Yılmaz, “Cem’”, DİA, İstanbul, 1993, VII, 278. 622 Râgıb el-İsfahânî; İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, XXXVIII, 3397; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, III, 337; Firûzâbâdî, Besâir, IV, 186; Zebîdî, Tâcü’l-arûs, XXVI, 279; Tehânevî; Süleyman Uludağ, “Fark”, DİA, İstanbul, 1993, VII, 171. Hücvirî, cem‘ ve fark kavramlarını her taifenin kendi ibare ve ifadelerini anlatmak için kendi ihtisas sahalarında farklı şekilde anlamlandırdıklarını, söz gelimi Matematikçilerin “toplama ve çıkarma”yı, fukahanın “kıyasın cem’ini ve nassı tefrik etme”yi, usulcülerin “zâtî sıfatların cem’ini, fiilî sıfatların tefrikası”nı kasteddiklerini fakat sûfilerin daha başka bir anlam kattıklarını belirtir. Bkz. Hücvîrî. 623 Serrâc, el-Luma‘; Kuşeyrî; Cürcânî, et-Ta‘. 624 Kâşânî. 625 Herevî, cem‘ makamını üçe ayırır: Cem‘u’l-ilm: Sâlikin bütün dikkat ve bilgilerini tek noktada toplayarak ledünnî bilgi içinde yok olmasıdır. 2. Cem‘u’l-vücûd: Sâlikin kensiz) olan ile hâdis (sonradan) olan arasındaki ayrılık ortadan kalkmaktadır.626 Ebû Ali ed-Dekkâk, “Fark, sana nisbet edilen şeydir. Cem‘ ise sana nisbet edilemeyen şeydir.” derken fark halinin, kulluk vazifelerini yerine getirme gibi kulun kendi çaba ve gayreti ile alakalı, cem‘ halinin ise Allah’ın lütuf ve ihsânda bulunması gibi kulun elinde olmayan Cenâb-ı Hakk’a müteallik olan durum ve haller olduğunu ifade etmektedir.627 İbadet, kulluk, mücâhede, dua, yalvarma, hamd, şükür ve tevbe gibi mekâsib (kulun kendi iradesi ile kazanımları) fark halinde, kulun Allah’ın kendisine olan seslenişini gönlünde hissetmesi, ilham, müşâhede, keşf ve mârifet gibi mevhibeler (Allah’ın kuluna ihsân ettiği lütuflar) ise cem‘ halinde meydana gelir.628 Diğer bir deyişle şeriat farka, hakikat ise cem‘e tekabül etmektedir.629 Tasavvuf kaynaklarında cem‘ kavramının üzerinde bir de c em‘ü’l-cem‘ (عمجلا عمج) mertebesinden bahsedilmektedir. Kuşeyrî’nin cem‘ kavramından sonra bahsettiği cem‘ü’lcem‘e Hücvîrî de eserinde yer vermiştir.630 Sâlikin kendisi ve mahlûkatı görmesi bununla birlikte her şeyin Hak ile kaim olduğuna şâhid olması cem‘ kavramıyla ifade edilirken kendi varlığı ve mahlûkatı görmeyip yalnızca Allah’ı müşâhede etmesi c em‘ü’l-cem‘ kavramı ile ifadesini bulmuştur. Cem‘ü’l-cem‘ kavramı ile ilgili olarak Hz. Peygamber’in M i‘râc gecesinde kendisine iki cihan ve iki âlem gösterildiği halde hiçbir şeye iltifat etmemiş olması örnek verilmektedir. Sûfîlere göre Hz. Peygamber c em‘ü’l-cem‘ makamında olduğundan dolayı gözü hiçbir şey görmemiş ve Kur’an’da bu husus “Göz hiçbir tarafa kaymadı, hiçbir tarafa sapmadı.” âyeti ile ifade edilmiştir.631 Öte yandan Kur’an’da cem‘ ve fark kavramları kelime kökü olarak pek çok yerde geçmektedir.632 Fakat sûfîler cem‘ ve fark kavdi maddî ve fâni varlığından sıyrılarak Hakk’ın varlığına ermesidir. 3. Cem‘u’l-ayn: Kulun Hakk’ın zâtında fâni olarak iki ayrı vücut görmekten kurtulmasıdır. Herevî. 626 Tehânevî. 627 Kuşeyrî. 628 Bkz. Kuşeyrî; Hücvîrî; Kara. 629 İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, I, 61. 630 Kuşeyrî; Hücvîrî. 631 Necm, 53/17; Hücvîrî. 632 Bkz. Fuâd Abdülbâkî, Muhammed, el-Mu‘. ramlarına yükledikleri anlamı lafzen değil, mânâ itibariyle muhtelif âyetlerle ilişkilendirmişlerdir. Bu âyetlerden ilki Kuşeyrî’nin de içinde bulunduğu bazı sûfîler tarafından cem‘ ve fark kavramlarına işaret ettiği öne sürülen Fatiha sûresinin beşinci âyetidir:. نُ يعِ تَسْ نَ كَ ايَِّٕاوَ دُ بُعْ نَ كَ ايَِّٕا “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.”633 Mutasavvıflar bu âyetteki (دُ بُعْ نَ كَ ايَِّا) “Yalnız sana kulluk ederiz” ibaresinin farka (نُ يٖعتَسْ نَ كَ ايَِّا) “yalnız senden yardım dileriz” ifadesinin ise cem‘ kavramına işaret ettiğini belirtmektedir.634 Nitekim âyette belirtilen Allah’a kulluk ve ibadet etme fiilinin fark halinde, her şeyi bir kenara bırakıp yalnızca Allah’tan dileme ve bunun sonucunda Allah’tan gelecek olan lütuf ve ihsânların ise cem‘ halinde meydana geldiğini ifade ederler. Ayrıca onlara göre âyetin ilk cümlesi kulluğa, ikinci cümlesi ise mârifete delâlet etmektedir.635 Mutasavvıflar zihin dünyalarında bu kavramlar ile söz konusu âyet arasında bir şekilde bağlantı kurabilmiş olsalar da bu yorumlara ne tefsirlerde ne de sûfîlerin işârî tevillerine yer veren eserlerde rastlanmaktadır.636 Ancak 19. asırda yaşamış olan İbn Acîbe’nin tefsirinde bu kavramlara dair bir alıntı yapıldığı görülmektedir. İbn Acîbe’nin naklettiğine göre Şâzelî Tarikatı’nın şeyhlerinden Ebû Abbas el-Mürsî (v. 685/1287) (دُ بُعْ نَ كَ ايَِّا) ifadesinin şeriat, İslâm, ibadet ve farka (نُ يٖعتَسْ نَ كَ ايَِّا) ifadesinin ise hakikat, ihsân, ubûdiyyet ve cem‘e işaret ettiğini belirtmektedir.637 Bu âyetin işârî tevillerinde dahi cem‘ ve fark kavramlarına değinilmemiş olması, âyetin söz konusu kavramlarla ilişkilendirilmesinin sûfî müfessirler arasında dahi rağbet görmediği anlamına gelmektedir. Nitekim Kuşeyrî, er-Risâle’de cem‘ ve farka bu âyeti misal getirmesine rağmen Letâifü’l-işârât’da söz konusu âyeti açıklarken cem‘ ve fark kavramlarına değinmemiş olması düşündürücüdür. Öte yandan sûfîlerin dikkatleri bu iki kavrama çekmek için her namazda okunan ve her müminin bildiği bu âyeti burada misal vermiş oldukları da düşünülebilir. 633 Fatiha, 1/5. Bkz. Kuşeyrî. 634 Kuşeyrî; Cürcânî, et-Ta‘. 635 Kuşeyrî. 636 Örneğin Tüsterî, Sülemî, Sa’lebî, Kuşeyrî, İbn Cüzey, Bursevî ve Âlûsî gibi müfessirler bu gibi yorumlara yer vermemişlerdir. 637 İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, I, 61. Sûfîlerin cem‘e işaret ettiğini belirttikleri diğer bir âyet ise Enfâl sûresindeki. ىمٰ رَ هَ ل(cid:1112) لا نَّ كِ ـ ٰ لوَ تَ يْمَ رَ ذْ ِا تَ يْمَ رَ امَ وَ “Attığın zaman da aslında sen atmadın, Allah attı.” âyetidir.638 Burada ezelî ve ebedî olan Allah’ın, atma fiilini mâsivâyı aradan çıkartarak kendisine nisbet etmesinin cem‘ kavramına ve cem‘de fenâ bulmaya işâret olduğu belirtilmektedir.639 Hücvîrî, bu âyetteki atma fiilinin Allah’a izafe edilmesinin cem‘e işaret ettiğini, buna mukabil (تَ ولُاجَ دُ وُ ادَ لَ تَقَوَ ) “Davut, Câlut’u öldürdü.”640 âyetinde öldürme fiilinin Hz. Davut’a nisbet edilmesinin ise farka işaret ettiğini belirtmektedir. Bu bağlamda Hücvîrî, insanın mutad fiilleri cinsinden olmayan harikulade hadiselerin failinin Allah olduğu, dolayısıyla mucize ve kerâmetlerin tamamen cem‘ anında vuku bulduğu, insanın mutad fiillerinin ise fark hali ile ilişkili olduğunu ifade etmektedir.641 Bununla birlikte söz konusu âyetlerin cem‘ ve fark kavramlarına işaret ettiğine dair tefsirlerde malumat bulunmamakta, sûfîlerin tevillerini içeren eserlerde642 ise yalnızca Kuşeyrî’nin bu kavramlara değindiği görülmektedir. Kuşeyrî (تَ يْمَ رَ ذْ ِٕا) “attığın zaman” ifadesinin farka (ىمرَ هَ لَّ لا نَّ كِ لوَ ) “fakat Allah attı” ifadesinin ise cem‘e işaret ettiğini belirtmektedir. Nitekim ona göre fark ubudiyetin, cem‘ ise r ubûbiyyetin sıfatıdır.643 İbn Kayyim el-Cevziyye ise bu âyetin cem‘ kavramı ile i rtibatlandırılmasını doğru bulmamaktadır. Nitekim bu doğru olsaydı Hz. Peygamberin namaz, oruç, kurban vs. tüm fiillerinin Allah’a nisbet edilmiş olması gerekirdi. Ona göre bu âyet Bedir savaşında yaşanan özel bir h adiseyle ilgilidir. Hz. Peygamberin cem‘ makamında olması ile ilişkilendirilemez.644 Cem‘ ve fark kavramları ile ilgili ele aldığımız eserlerde bu 638 Enfâl, 8/17. Bkz. Hücvîrî; Herevî, Menâzilü’s-sâirîn, 134. 639 Tilimsânî, Şerhu Menâzili’s-sâirîn, s.. 640 Bakara, 2/251. 641 Hücvîrî. 642 Tüsterî, Sülemî, Sa’lebî, İbn Cüzey, Bursevî, İbn Acîbe ve Âlûsî gibi müfessirler bu gibi yorumlara yer vermemişlerdir. Bursevî bu âyeti tecellî kavramı ile açıklamaktadır. Ona göre, Allah bir kuluna kendi sıfatlarından biriyle tecellî ettiğinde, kul tıpkı bu âyette olduğu gibi o sıfata uygun bir fiil ile hareket eder. Aynı tecellî durumu Hz. İsa için de geçerlidir. Nitekim Allah yaratma sıfatı ile Hz. İsa üzerine tecellî etmiş ve böylece Hz. İsa ölüleri diriltme vasfına sahip olmuştur. Bursevî, Rûhu’l-beyân, III, 326. 643 Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, I, 610. 644 İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-sâlikîn, III, 330. iki âyete değinilmiş olmakla birlikte kaynaklara baktığımızda başka âyetlerin de bir şekilde söz konusu kavramlar ile ilişkilendirildikleri görülmektedir.645 Haddizatında Hücvîrî’nin de ifade ettiği gibi mucizelerin cem‘ ifade ettiği düşünüldüğünde Kur’an’dan cem‘e dair örnekler bulmak zor olmayacaktır. Fakat bu kavramlar ve ilgili âyetler düşünüldüğünde, kavramların terim haline gelmesinin belirli âyetlerden yola çıkılarak mı yapıldığı yoksa ıstılâhlaşmış olan kavramlara örnek niteliğinde ilgili âyetlerin mi tespit edildiği net olarak anlaşılamayan bir durumdur. Nitekim işârî tevil içeren tefsirlerde dahi söz konusu kavramlara çok nadiren yer verilmiş olması, âyetlerin kavramlara örnek olarak sonradan tespit edildiği kanaatinin daha kuvvetli olduğunu göstermektedir. İlgili âyetlerin terimleşme süreci sonrasında bu kavramlara örnek niteliğinde tespit edildiği düşünüldüğünde, tasavvufun diğer ilimler arasındaki meşruiyetini sağlama amacıyla bu temellendirme işleminin yapılmış olabileceği düşünülebilir. Öte yandan Serrâc, cem‘ halinde kişinin zihninde yalnızca Allah’ın var olduğunu, tefrika halinde ise dünya, âhiret ve kâinâtı ayrı ayrı tasavvur edebildiğini belirterek Kur’an’daki bazı âyetleri cem‘ ve fark kavramları ile ilişkilendirmektedir. Bu bağlamda eserine aldığı ilk âyette şöyle buyurulmaktadır:. طِ سْ قِ لْابِ امً ئِاقَ مِ لْعِ لْا ولُوأُوَ ةُ كَ ئِالَ مَ لْاوَ وَ هُ الَّ ِٕا هَ لَِٕا الَ هُ نَّأَ هُ لَّ لا َدِهَش “Allah, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şâhitlik ettiler.”646 Serrâc bu âyetteki (هُ لَّ لا دَ هِ شَ وَ هُ الَّ ِٕا هَ لَِٕا الَ هُ نَّأَ) “Allah, ondan başka ilâh olmadığına şâhidlik etti” ifadesinin cem‘ kavramına (مِ لْعِ لْا ولُوأُوَ ةُ كَ ئِالَ مَ لْاوَ ) “melekler ve ilim sahipleri de...” ifadesinin ise fark kavramına işaret ettiğini belirtmektedir.647 Serrâc ilk bölümde Allah’ın kendisini için yaptığı şâhitlikte mahlûkâtı aradan çıkartması, ikinci bölümde ise melekleri ve ilim sahiplerini zikrederek onları da devreye sokması yönüyle cem‘ ve fark kavramları ile ilişki kurmuştur. 645 Örneğin Kuşeyrî (هُلَّلا مُكُ بْبِحْ يُ ينِوعُبِتَّافَ هَلَّلا نَوبُّحِ تُ مْتُنْكُ نِْٕا لْ قُ) “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.’” (Âl-i İmrân, 3/31) âyetindeki (هَلَّلا نَوبُّحِ تُ) ifadesinin fark (هُلَّلا مُكُ بْبِحْ يُ) ifadesinin ise ceme işaret ettiğini belirtmektedir. (Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, I, 235.) Kuşeyrî’nin cem‘ ile ilgili verdiği diğer bazı âyetler için bkz. Göztepe. Cem‘ ve fark kavramları ile Âl-i İmrân, 3/18 ve Bakara, 2/115 âyetleri de ilişkilendirilmektedir. Bkz. Özköse. 646 Âl-i İmrân, 3/18. Serrâc, el-Luma‘. 647 Serrâc, el-Luma‘. Benzer bir ilişki Serrâc’ın delil getirdiği başka bir âyette de görülmektedir. Burada da Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:. مَ يهِ ارَ بِْٕا ىلَِٕا لَ زِ نْأُ امَ وَ انَيْلَِٕا لَ زِ نْأُ امَ وَ هِ لَّ لابِ انَّمَ ٓا اولُوقُ “Deyin ki: Allah’a, bize indirilene ve İbrâhim’e indirilene inandık.” âyetidir.648 Serrâc bu âyetteki (هِ لَّ لابِ انَّمَ ٓا اوُلوُق) “Deyin ki: Allah’a iman ettik.” ifadesinin cem‘ kavramına ( مَ يهِ ارَ بِْٕا ىلَِٕا لَ زِ نْأُ امَ وَ انَيْلَِٕا لَ زِ نْأُ امَ وَ ) “Bize ve İbrâhim’e indirilene...” ifadesinin ise fark kavramına işaret ettiğini belirtmektedir.649 Burada da yine Allah’a iman etme esnasında mahlûkatın devreden çıkması, “Bize ve İbrâhim’e indirilene...” ifadesinde ise yaratılmış olanların da insanın zihnine gelmesi sebebiyle bu âyetin cem‘ ve fark kavramları kapsamında değerlendirildiği anlaşılmaktadır. Diğer bir âyette ise şöyle buyurulmaktadır:. مٍ يقِ تَسْ مُ طٍ ارَ صِ ىلَِٕا ءُ اشَ يَ نْ مَ يدِ هْ يَوَ مِ الَ سَّ لا رِ ادَ ىلَِٕا وعُ دْ يَ هُ لَّ لاوَ “Allah sizi ebedî mutluluk ve esenlik yurduna çağırmaktadır. Allah dilediği/layık gördüğü kimseleri doğru yola iletir.”650 Hücvîrî bu âyetin ilk cümlesinin cem‘e işaret ettiğini nitekim herkesi aynı şeye çağırmış olduğunu, ikinci cümlesinin ise farka işaret ettiğini zira Allah’ın belli bir cemaati tefrik ederek onlara hidâyeti nasib ettiğini belirtir.651 Yukarıda cem‘ v e fark kavramları ile ilgili olduğu mutasavvıflarca öne sürülen âyetlerin zâhirinden söz konusu kavramlar ile ilişki kurulması mümkün gözükmemektedir. Ancak mutasavvıflar birtakım işârî teviller ile bu âyetleri cem‘ ve fark kavramları ile irtibatlandırmışlardır. Fakat bu âyetlerin cem‘ ve fark kavramlarına kaynaklık mı ettiği yoksa zaten tasavvufta ıstılâhlaşmış olan bu kavramlara uygun örnekler olarak mı tasavvuf kaynaklarında yer almaya başladığı tartışılabilir gözükmektedir. Öte yandan sûfîlerin cem‘ kavramına terim anlamını kazandırmasında şu hadisin etkili olduğunu da burada belirtmemiz gerekir: Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlüllah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah şöyle buyurdu: ‘... Kulum nafile ibadetlerle de bana yaklaşmaya devam eder, ta ki ben onu severim. (Sevince de) artık onun işiten kulağı, gö- 648 Bakara, 2/136. Bkz. Serrâc, el-Luma‘. 649 Serrâc, el-Luma‘. 650 Yûnus, 10/25. Bkz. Hücvîrî. 651 Bkz. Hücvîrî. ren gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum...’”652 Hücvîrî’ye göre kul mücâhedede öyle bir seviyeye gelir ki artık Allah, kulunu fiillerini kendisine nisbet etmekten uzaklaştırır, böylece işittiğini rabbi ile işitir, söylediğini rabbi ile söyler hale gelir. Nitekim Hücvîrî, Hz. Peygamber’in “Hak Ömer’in dilinde konuştu.” buyurduğunu naklederek aynı durumun Hz. Ömer için de geçerli olduğunu ifade etmektedir.653 Cem‘u’l-vücûd: Sâlikin kensiz) olan ile hâdis (sonradan) olan arasındaki ayrılık ortadan kalkmaktadır.626 Ebû Ali ed-Dekkâk, “Fark, sana nisbet edilen şeydir. Cem‘ ise sana nisbet edilemeyen şeydir.” derken fark halinin, kulluk vazifelerini yerine getirme gibi kulun kendi çaba ve gayreti ile alakalı, cem‘ halinin ise Allah’ın lütuf ve ihsânda bulunması gibi kulun elinde olmayan Cenâb-ı Hakk’a müteallik olan durum ve haller olduğunu ifade etmektedir.627 İbadet, kulluk, mücâhede, dua, yalvarma, hamd, şükür ve tevbe gibi mekâsib (kulun kendi iradesi ile kazanımları) fark halinde, kulun Allah’ın kendisine olan seslenişini gönlünde hissetmesi, ilham, müşâhede, keşf ve mârifet gibi mevhibeler (Allah’ın kuluna ihsân ettiği lütuflar) ise cem‘ halinde meydana gelir.628 Diğer bir deyişle şeriat farka, hakikat ise cem‘e tekabül etmektedir.629 Tasavvuf kaynaklarında cem‘ kavramının üzerinde bir de c em‘ü’l-cem‘ (عمجلا عمج) mertebesinden bahsedilmektedir. Kuşeyrî’nin cem‘ kavramından sonra bahsettiği cem‘ü’lcem‘e Hücvîrî de eserinde yer vermiştir.630 Sâlikin kendisi ve mahlûkatı görmesi bununla birlikte her şeyin Hak ile kaim olduğuna şâhid olması cem‘ kavramıyla ifade edilirken kendi varlığı ve mahlûkatı görmeyip yalnızca Allah’ı müşâhede etmesi c em‘ü’l-cem‘ kavramı ile ifadesini bulmuştur. Cem‘ü’l-cem‘ kavramı ile ilgili olarak Hz. Peygamber’in M i‘râc gecesinde kendisine iki cihan ve iki âlem gösterildiği halde hiçbir şeye iltifat etmemiş olması örnek verilmektedir. Sûfîlere göre Hz. Peygamber c em‘ü’l-cem‘ makamında olduğundan dolayı gözü hiçbir şey görmemiş ve Kur’an’da bu husus “Göz hiçbir tarafa kaymadı, hiçbir tarafa sapmadı.” âyeti ile ifade edilmiştir.631 Öte yandan Kur’an’da cem‘ ve fark kavramları kelime kökü olarak pek çok yerde geçmektedir.632 Fakat sûfîler cem‘ ve fark kavdi maddî ve fâni varlığından sıyrılarak Hakk’ın varlığına ermesidir. 3. Cem‘u’l-ayn: Kulun Hakk’ın zâtında fâni olarak iki ayrı vücut görmekten kurtulmasıdır. Herevî. 626 Tehânevî. 627 Kuşeyrî. 628 Bkz. Kuşeyrî; Hücvîrî; Kara. 629 İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, I, 61. 630 Kuşeyrî; Hücvîrî. 631 Necm, 53/17; Hücvîrî. 632 Bkz. Fuâd Abdülbâkî, Muhammed, el-Mu‘. ramlarına yükledikleri anlamı lafzen değil, mânâ itibariyle muhtelif âyetlerle ilişkilendirmişlerdir. Bu âyetlerden ilki Kuşeyrî’nin de içinde bulunduğu bazı sûfîler tarafından cem‘ ve fark kavramlarına işaret ettiği öne sürülen Fatiha sûresinin beşinci âyetidir:. نُ يعِ تَسْ نَ كَ ايَِّٕاوَ دُ بُعْ نَ كَ ايَِّٕا “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.”633 Mutasavvıflar bu âyetteki (دُ بُعْ نَ كَ ايَِّا) “Yalnız sana kulluk ederiz” ibaresinin farka (نُ يٖعتَسْ نَ كَ ايَِّا) “yalnız senden yardım dileriz” ifadesinin ise cem‘ kavramına işaret ettiğini belirtmektedir.634 Nitekim âyette belirtilen Allah’a kulluk ve ibadet etme fiilinin fark halinde, her şeyi bir kenara bırakıp yalnızca Allah’tan dileme ve bunun sonucunda Allah’tan gelecek olan lütuf ve ihsânların ise cem‘ halinde meydana geldiğini ifade ederler. Ayrıca onlara göre âyetin ilk cümlesi kulluğa, ikinci cümlesi ise mârifete delâlet etmektedir.635 Mutasavvıflar zihin dünyalarında bu kavramlar ile söz konusu âyet arasında bir şekilde bağlantı kurabilmiş olsalar da bu yorumlara ne tefsirlerde ne de sûfîlerin işârî tevillerine yer veren eserlerde rastlanmaktadır.636 Ancak 19. asırda yaşamış olan İbn Acîbe’nin tefsirinde bu kavramlara dair bir alıntı yapıldığı görülmektedir. İbn Acîbe’nin naklettiğine göre Şâzelî Tarikatı’nın şeyhlerinden Ebû Abbas el-Mürsî (v. 685/1287) (دُ بُعْ نَ كَ ايَِّا) ifadesinin şeriat, İslâm, ibadet ve farka (نُ يٖعتَسْ نَ كَ ايَِّا) ifadesinin ise hakikat, ihsân, ubûdiyyet ve cem‘e işaret ettiğini belirtmektedir.637 Bu âyetin işârî tevillerinde dahi cem‘ ve fark kavramlarına değinilmemiş olması, âyetin söz konusu kavramlarla ilişkilendirilmesinin sûfî müfessirler arasında dahi rağbet görmediği anlamına gelmektedir. Nitekim Kuşeyrî, er-Risâle’de cem‘ ve farka bu âyeti misal getirmesine rağmen Letâifü’l-işârât’da söz konusu âyeti açıklarken cem‘ ve fark kavramlarına değinmemiş olması düşündürücüdür. Öte yandan sûfîlerin dikkatleri bu iki kavrama çekmek için her namazda okunan ve her müminin bildiği bu âyeti burada misal vermiş oldukları da düşünülebilir. 633 Fatiha, 1/5. Bkz. Kuşeyrî. 634 Kuşeyrî; Cürcânî, et-Ta‘. 635 Kuşeyrî. 636 Örneğin Tüsterî, Sülemî, Sa’lebî, Kuşeyrî, İbn Cüzey, Bursevî ve Âlûsî gibi müfessirler bu gibi yorumlara yer vermemişlerdir. 637 İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, I, 61. Sûfîlerin cem‘e işaret ettiğini belirttikleri diğer bir âyet ise Enfâl sûresindeki. ىمٰ رَ هَ ل(cid:1112) لا نَّ كِ ـ ٰ لوَ تَ يْمَ رَ ذْ ِا تَ يْمَ رَ امَ وَ “Attığın zaman da aslında sen atmadın, Allah attı.” âyetidir.638 Burada ezelî ve ebedî olan Allah’ın, atma fiilini mâsivâyı aradan çıkartarak kendisine nisbet etmesinin cem‘ kavramına ve cem‘de fenâ bulmaya işâret olduğu belirtilmektedir.639 Hücvîrî, bu âyetteki atma fiilinin Allah’a izafe edilmesinin cem‘e işaret ettiğini, buna mukabil (تَ ولُاجَ دُ وُ ادَ لَ تَقَوَ ) “Davut, Câlut’u öldürdü.”640 âyetinde öldürme fiilinin Hz. Davut’a nisbet edilmesinin ise farka işaret ettiğini belirtmektedir. Bu bağlamda Hücvîrî, insanın mutad fiilleri cinsinden olmayan harikulade hadiselerin failinin Allah olduğu, dolayısıyla mucize ve kerâmetlerin tamamen cem‘ anında vuku bulduğu, insanın mutad fiillerinin ise fark hali ile ilişkili olduğunu ifade etmektedir.641 Bununla birlikte söz konusu âyetlerin cem‘ ve fark kavramlarına işaret ettiğine dair tefsirlerde malumat bulunmamakta, sûfîlerin tevillerini içeren eserlerde642 ise yalnızca Kuşeyrî’nin bu kavramlara değindiği görülmektedir. Kuşeyrî (تَ يْمَ رَ ذْ ِٕا) “attığın zaman” ifadesinin farka (ىمرَ هَ لَّ لا نَّ كِ لوَ ) “fakat Allah attı” ifadesinin ise cem‘e işaret ettiğini belirtmektedir. Nitekim ona göre fark ubudiyetin, cem‘ ise r ubûbiyyetin sıfatıdır.643 İbn Kayyim el-Cevziyye ise bu âyetin cem‘ kavramı ile i rtibatlandırılmasını doğru bulmamaktadır. Nitekim bu doğru olsaydı Hz. Peygamberin namaz, oruç, kurban vs. tüm fiillerinin Allah’a nisbet edilmiş olması gerekirdi. Ona göre bu âyet Bedir savaşında yaşanan özel bir h adiseyle ilgilidir. Hz. Peygamberin cem‘ makamında olması ile ilişkilendirilemez.644 Cem‘ ve fark kavramları ile ilgili ele aldığımız eserlerde bu 638 Enfâl, 8/17. Bkz. Hücvîrî; Herevî, Menâzilü’s-sâirîn, 134. 639 Tilimsânî, Şerhu Menâzili’s-sâirîn, s.. 640 Bakara, 2/251. 641 Hücvîrî. 642 Tüsterî, Sülemî, Sa’lebî, İbn Cüzey, Bursevî, İbn Acîbe ve Âlûsî gibi müfessirler bu gibi yorumlara yer vermemişlerdir. Bursevî bu âyeti tecellî kavramı ile açıklamaktadır. Ona göre, Allah bir kuluna kendi sıfatlarından biriyle tecellî ettiğinde, kul tıpkı bu âyette olduğu gibi o sıfata uygun bir fiil ile hareket eder. Aynı tecellî durumu Hz. İsa için de geçerlidir. Nitekim Allah yaratma sıfatı ile Hz. İsa üzerine tecellî etmiş ve böylece Hz. İsa ölüleri diriltme vasfına sahip olmuştur. Bursevî, Rûhu’l-beyân, III, 326. 643 Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, I, 610. 644 İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-sâlikîn, III, 330. iki âyete değinilmiş olmakla birlikte kaynaklara baktığımızda başka âyetlerin de bir şekilde söz konusu kavramlar ile ilişkilendirildikleri görülmektedir.645 Haddizatında Hücvîrî’nin de ifade ettiği gibi mucizelerin cem‘ ifade ettiği düşünüldüğünde Kur’an’dan cem‘e dair örnekler bulmak zor olmayacaktır. Fakat bu kavramlar ve ilgili âyetler düşünüldüğünde, kavramların terim haline gelmesinin belirli âyetlerden yola çıkılarak mı yapıldığı yoksa ıstılâhlaşmış olan kavramlara örnek niteliğinde ilgili âyetlerin mi tespit edildiği net olarak anlaşılamayan bir durumdur. Nitekim işârî tevil içeren tefsirlerde dahi söz konusu kavramlara çok nadiren yer verilmiş olması, âyetlerin kavramlara örnek olarak sonradan tespit edildiği kanaatinin daha kuvvetli olduğunu göstermektedir. İlgili âyetlerin terimleşme süreci sonrasında bu kavramlara örnek niteliğinde tespit edildiği düşünüldüğünde, tasavvufun diğer ilimler arasındaki meşruiyetini sağlama amacıyla bu temellendirme işleminin yapılmış olabileceği düşünülebilir. Öte yandan Serrâc, cem‘ halinde kişinin zihninde yalnızca Allah’ın var olduğunu, tefrika halinde ise dünya, âhiret ve kâinâtı ayrı ayrı tasavvur edebildiğini belirterek Kur’an’daki bazı âyetleri cem‘ ve fark kavramları ile ilişkilendirmektedir. Bu bağlamda eserine aldığı ilk âyette şöyle buyurulmaktadır:. طِ سْ قِ لْابِ امً ئِاقَ مِ لْعِ لْا ولُوأُوَ ةُ كَ ئِالَ مَ لْاوَ وَ هُ الَّ ِٕا هَ لَِٕا الَ هُ نَّأَ هُ لَّ لا َدِهَش “Allah, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şâhitlik ettiler.”646 Serrâc bu âyetteki (هُ لَّ لا دَ هِ شَ وَ هُ الَّ ِٕا هَ لَِٕا الَ هُ نَّأَ) “Allah, ondan başka ilâh olmadığına şâhidlik etti” ifadesinin cem‘ kavramına (مِ لْعِ لْا ولُوأُوَ ةُ كَ ئِالَ مَ لْاوَ ) “melekler ve ilim sahipleri de...” ifadesinin ise fark kavramına işaret ettiğini belirtmektedir.647 Serrâc ilk bölümde Allah’ın kendisini için yaptığı şâhitlikte mahlûkâtı aradan çıkartması, ikinci bölümde ise melekleri ve ilim sahiplerini zikrederek onları da devreye sokması yönüyle cem‘ ve fark kavramları ile ilişki kurmuştur. 645 Örneğin Kuşeyrî (هُلَّلا مُكُ بْبِحْ يُ ينِوعُبِتَّافَ هَلَّلا نَوبُّحِ تُ مْتُنْكُ نِْٕا لْ قُ) “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.’” (Âl-i İmrân, 3/31) âyetindeki (هَلَّلا نَوبُّحِ تُ) ifadesinin fark (هُلَّلا مُكُ بْبِحْ يُ) ifadesinin ise ceme işaret ettiğini belirtmektedir. (Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, I, 235.) Kuşeyrî’nin cem‘ ile ilgili verdiği diğer bazı âyetler için bkz. Göztepe. Cem‘ ve fark kavramları ile Âl-i İmrân, 3/18 ve Bakara, 2/115 âyetleri de ilişkilendirilmektedir. Bkz. Özköse. 646 Âl-i İmrân, 3/18. Serrâc, el-Luma‘. 647 Serrâc, el-Luma‘. Benzer bir ilişki Serrâc’ın delil getirdiği başka bir âyette de görülmektedir. Burada da Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:. مَ يهِ ارَ بِْٕا ىلَِٕا لَ زِ نْأُ امَ وَ انَيْلَِٕا لَ زِ نْأُ امَ وَ هِ لَّ لابِ انَّمَ ٓا اولُوقُ “Deyin ki: Allah’a, bize indirilene ve İbrâhim’e indirilene inandık.” âyetidir.648 Serrâc bu âyetteki (هِ لَّ لابِ انَّمَ ٓا اوُلوُق) “Deyin ki: Allah’a iman ettik.” ifadesinin cem‘ kavramına ( مَ يهِ ارَ بِْٕا ىلَِٕا لَ زِ نْأُ امَ وَ انَيْلَِٕا لَ زِ نْأُ امَ وَ ) “Bize ve İbrâhim’e indirilene...” ifadesinin ise fark kavramına işaret ettiğini belirtmektedir.649 Burada da yine Allah’a iman etme esnasında mahlûkatın devreden çıkması, “Bize ve İbrâhim’e indirilene...” ifadesinde ise yaratılmış olanların da insanın zihnine gelmesi sebebiyle bu âyetin cem‘ ve fark kavramları kapsamında değerlendirildiği anlaşılmaktadır. Diğer bir âyette ise şöyle buyurulmaktadır:. مٍ يقِ تَسْ مُ طٍ ارَ صِ ىلَِٕا ءُ اشَ يَ نْ مَ يدِ هْ يَوَ مِ الَ سَّ لا رِ ادَ ىلَِٕا وعُ دْ يَ هُ لَّ لاوَ “Allah sizi ebedî mutluluk ve esenlik yurduna çağırmaktadır. Allah dilediği/layık gördüğü kimseleri doğru yola iletir.”650 Hücvîrî bu âyetin ilk cümlesinin cem‘e işaret ettiğini nitekim herkesi aynı şeye çağırmış olduğunu, ikinci cümlesinin ise farka işaret ettiğini zira Allah’ın belli bir cemaati tefrik ederek onlara hidâyeti nasib ettiğini belirtir.651 Yukarıda cem‘ v e fark kavramları ile ilgili olduğu mutasavvıflarca öne sürülen âyetlerin zâhirinden söz konusu kavramlar ile ilişki kurulması mümkün gözükmemektedir. Ancak mutasavvıflar birtakım işârî teviller ile bu âyetleri cem‘ ve fark kavramları ile irtibatlandırmışlardır. Fakat bu âyetlerin cem‘ ve fark kavramlarına kaynaklık mı ettiği yoksa zaten tasavvufta ıstılâhlaşmış olan bu kavramlara uygun örnekler olarak mı tasavvuf kaynaklarında yer almaya başladığı tartışılabilir gözükmektedir. Öte yandan sûfîlerin cem‘ kavramına terim anlamını kazandırmasında şu hadisin etkili olduğunu da burada belirtmemiz gerekir: Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlüllah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah şöyle buyurdu: ‘... Kulum nafile ibadetlerle de bana yaklaşmaya devam eder, ta ki ben onu severim. (Sevince de) artık onun işiten kulağı, gö- 648 Bakara, 2/136. Bkz. Serrâc, el-Luma‘. 649 Serrâc, el-Luma‘. 650 Yûnus, 10/25. Bkz. Hücvîrî. 651 Bkz. Hücvîrî. ren gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum...’”652 Hücvîrî’ye göre kul mücâhedede öyle bir seviyeye gelir ki artık Allah, kulunu fiillerini kendisine nisbet etmekten uzaklaştırır, böylece işittiğini rabbi ile işitir, söylediğini rabbi ile söyler hale gelir. Nitekim Hücvîrî, Hz. Peygamber’in “Hak Ömer’in dilinde konuştu.” buyurduğunu naklederek aynı durumun Hz. Ömer için de geçerli olduğunu ifade etmektedir.653 Cem‘u’l-ayn: Kulun Hakk’ın zâtında fâni olarak iki ayrı vücut görmekten kurtulmasıdır. Herevî. 626 Tehânevî. 627 Kuşeyrî. 628 Bkz. Kuşeyrî; Hücvîrî; Kara. 629 İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, I, 61. 630 Kuşeyrî; Hücvîrî. 631 Necm, 53/17; Hücvîrî. 632 Bkz. Fuâd Abdülbâkî, Muhammed, el-Mu‘. ramlarına yükledikleri anlamı lafzen değil, mânâ itibariyle muhtelif âyetlerle ilişkilendirmişlerdir. Bu âyetlerden ilki Kuşeyrî’nin de içinde bulunduğu bazı sûfîler tarafından cem‘ ve fark kavramlarına işaret ettiği öne sürülen Fatiha sûresinin beşinci âyetidir:. نُ يعِ تَسْ نَ كَ ايَِّٕاوَ دُ بُعْ نَ كَ ايَِّٕا “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.”633 Mutasavvıflar bu âyetteki (دُ بُعْ نَ كَ ايَِّا) “Yalnız sana kulluk ederiz” ibaresinin farka (نُ يٖعتَسْ نَ كَ ايَِّا) “yalnız senden yardım dileriz” ifadesinin ise cem‘ kavramına işaret ettiğini belirtmektedir.634 Nitekim âyette belirtilen Allah’a kulluk ve ibadet etme fiilinin fark halinde, her şeyi bir kenara bırakıp yalnızca Allah’tan dileme ve bunun sonucunda Allah’tan gelecek olan lütuf ve ihsânların ise cem‘ halinde meydana geldiğini ifade ederler. Ayrıca onlara göre âyetin ilk cümlesi kulluğa, ikinci cümlesi ise mârifete delâlet etmektedir.635 Mutasavvıflar zihin dünyalarında bu kavramlar ile söz konusu âyet arasında bir şekilde bağlantı kurabilmiş olsalar da bu yorumlara ne tefsirlerde ne de sûfîlerin işârî tevillerine yer veren eserlerde rastlanmaktadır.636 Ancak 19. asırda yaşamış olan İbn Acîbe’nin tefsirinde bu kavramlara dair bir alıntı yapıldığı görülmektedir. İbn Acîbe’nin naklettiğine göre Şâzelî Tarikatı’nın şeyhlerinden Ebû Abbas el-Mürsî (v. 685/1287) (دُ بُعْ نَ كَ ايَِّا) ifadesinin şeriat, İslâm, ibadet ve farka (نُ يٖعتَسْ نَ كَ ايَِّا) ifadesinin ise hakikat, ihsân, ubûdiyyet ve cem‘e işaret ettiğini belirtmektedir.637 Bu âyetin işârî tevillerinde dahi cem‘ ve fark kavramlarına değinilmemiş olması, âyetin söz konusu kavramlarla ilişkilendirilmesinin sûfî müfessirler arasında dahi rağbet görmediği anlamına gelmektedir. Nitekim Kuşeyrî, er-Risâle’de cem‘ ve farka bu âyeti misal getirmesine rağmen Letâifü’l-işârât’da söz konusu âyeti açıklarken cem‘ ve fark kavramlarına değinmemiş olması düşündürücüdür. Öte yandan sûfîlerin dikkatleri bu iki kavrama çekmek için her namazda okunan ve her müminin bildiği bu âyeti burada misal vermiş oldukları da düşünülebilir. 633 Fatiha, 1/5. Bkz. Kuşeyrî. 634 Kuşeyrî; Cürcânî, et-Ta‘. 635 Kuşeyrî. 636 Örneğin Tüsterî, Sülemî, Sa’lebî, Kuşeyrî, İbn Cüzey, Bursevî ve Âlûsî gibi müfessirler bu gibi yorumlara yer vermemişlerdir. 637 İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, I, 61. Sûfîlerin cem‘e işaret ettiğini belirttikleri diğer bir âyet ise Enfâl sûresindeki. ىمٰ رَ هَ ل(cid:1112) لا نَّ كِ ـ ٰ لوَ تَ يْمَ رَ ذْ ِا تَ يْمَ رَ امَ وَ “Attığın zaman da aslında sen atmadın, Allah attı.” âyetidir.638 Burada ezelî ve ebedî olan Allah’ın, atma fiilini mâsivâyı aradan çıkartarak kendisine nisbet etmesinin cem‘ kavramına ve cem‘de fenâ bulmaya işâret olduğu belirtilmektedir.639 Hücvîrî, bu âyetteki atma fiilinin Allah’a izafe edilmesinin cem‘e işaret ettiğini, buna mukabil (تَ ولُاجَ دُ وُ ادَ لَ تَقَوَ ) “Davut, Câlut’u öldürdü.”640 âyetinde öldürme fiilinin Hz. Davut’a nisbet edilmesinin ise farka işaret ettiğini belirtmektedir. Bu bağlamda Hücvîrî, insanın mutad fiilleri cinsinden olmayan harikulade hadiselerin failinin Allah olduğu, dolayısıyla mucize ve kerâmetlerin tamamen cem‘ anında vuku bulduğu, insanın mutad fiillerinin ise fark hali ile ilişkili olduğunu ifade etmektedir.641 Bununla birlikte söz konusu âyetlerin cem‘ ve fark kavramlarına işaret ettiğine dair tefsirlerde malumat bulunmamakta, sûfîlerin tevillerini içeren eserlerde642 ise yalnızca Kuşeyrî’nin bu kavramlara değindiği görülmektedir. Kuşeyrî (تَ يْمَ رَ ذْ ِٕا) “attığın zaman” ifadesinin farka (ىمرَ هَ لَّ لا نَّ كِ لوَ ) “fakat Allah attı” ifadesinin ise cem‘e işaret ettiğini belirtmektedir. Nitekim ona göre fark ubudiyetin, cem‘ ise r ubûbiyyetin sıfatıdır.643 İbn Kayyim el-Cevziyye ise bu âyetin cem‘ kavramı ile i rtibatlandırılmasını doğru bulmamaktadır. Nitekim bu doğru olsaydı Hz. Peygamberin namaz, oruç, kurban vs. tüm fiillerinin Allah’a nisbet edilmiş olması gerekirdi. Ona göre bu âyet Bedir savaşında yaşanan özel bir h adiseyle ilgilidir. Hz. Peygamberin cem‘ makamında olması ile ilişkilendirilemez.644 Cem‘ ve fark kavramları ile ilgili ele aldığımız eserlerde bu 638 Enfâl, 8/17. Bkz. Hücvîrî; Herevî, Menâzilü’s-sâirîn, 134. 639 Tilimsânî, Şerhu Menâzili’s-sâirîn, s.. 640 Bakara, 2/251. 641 Hücvîrî. 642 Tüsterî, Sülemî, Sa’lebî, İbn Cüzey, Bursevî, İbn Acîbe ve Âlûsî gibi müfessirler bu gibi yorumlara yer vermemişlerdir. Bursevî bu âyeti tecellî kavramı ile açıklamaktadır. Ona göre, Allah bir kuluna kendi sıfatlarından biriyle tecellî ettiğinde, kul tıpkı bu âyette olduğu gibi o sıfata uygun bir fiil ile hareket eder. Aynı tecellî durumu Hz. İsa için de geçerlidir. Nitekim Allah yaratma sıfatı ile Hz. İsa üzerine tecellî etmiş ve böylece Hz. İsa ölüleri diriltme vasfına sahip olmuştur. Bursevî, Rûhu’l-beyân, III, 326. 643 Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, I, 610. 644 İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-sâlikîn, III, 330. iki âyete değinilmiş olmakla birlikte kaynaklara baktığımızda başka âyetlerin de bir şekilde söz konusu kavramlar ile ilişkilendirildikleri görülmektedir.645 Haddizatında Hücvîrî’nin de ifade ettiği gibi mucizelerin cem‘ ifade ettiği düşünüldüğünde Kur’an’dan cem‘e dair örnekler bulmak zor olmayacaktır. Fakat bu kavramlar ve ilgili âyetler düşünüldüğünde, kavramların terim haline gelmesinin belirli âyetlerden yola çıkılarak mı yapıldığı yoksa ıstılâhlaşmış olan kavramlara örnek niteliğinde ilgili âyetlerin mi tespit edildiği net olarak anlaşılamayan bir durumdur. Nitekim işârî tevil içeren tefsirlerde dahi söz konusu kavramlara çok nadiren yer verilmiş olması, âyetlerin kavramlara örnek olarak sonradan tespit edildiği kanaatinin daha kuvvetli olduğunu göstermektedir. İlgili âyetlerin terimleşme süreci sonrasında bu kavramlara örnek niteliğinde tespit edildiği düşünüldüğünde, tasavvufun diğer ilimler arasındaki meşruiyetini sağlama amacıyla bu temellendirme işleminin yapılmış olabileceği düşünülebilir. Öte yandan Serrâc, cem‘ halinde kişinin zihninde yalnızca Allah’ın var olduğunu, tefrika halinde ise dünya, âhiret ve kâinâtı ayrı ayrı tasavvur edebildiğini belirterek Kur’an’daki bazı âyetleri cem‘ ve fark kavramları ile ilişkilendirmektedir. Bu bağlamda eserine aldığı ilk âyette şöyle buyurulmaktadır:. طِ سْ قِ لْابِ امً ئِاقَ مِ لْعِ لْا ولُوأُوَ ةُ كَ ئِالَ مَ لْاوَ وَ هُ الَّ ِٕا هَ لَِٕا الَ هُ نَّأَ هُ لَّ لا َدِهَش “Allah, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şâhitlik ettiler.”646 Serrâc bu âyetteki (هُ لَّ لا دَ هِ شَ وَ هُ الَّ ِٕا هَ لَِٕا الَ هُ نَّأَ) “Allah, ondan başka ilâh olmadığına şâhidlik etti” ifadesinin cem‘ kavramına (مِ لْعِ لْا ولُوأُوَ ةُ كَ ئِالَ مَ لْاوَ ) “melekler ve ilim sahipleri de...” ifadesinin ise fark kavramına işaret ettiğini belirtmektedir.647 Serrâc ilk bölümde Allah’ın kendisini için yaptığı şâhitlikte mahlûkâtı aradan çıkartması, ikinci bölümde ise melekleri ve ilim sahiplerini zikrederek onları da devreye sokması yönüyle cem‘ ve fark kavramları ile ilişki kurmuştur. 645 Örneğin Kuşeyrî (هُلَّلا مُكُ بْبِحْ يُ ينِوعُبِتَّافَ هَلَّلا نَوبُّحِ تُ مْتُنْكُ نِْٕا لْ قُ) “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.’” (Âl-i İmrân, 3/31) âyetindeki (هَلَّلا نَوبُّحِ تُ) ifadesinin fark (هُلَّلا مُكُ بْبِحْ يُ) ifadesinin ise ceme işaret ettiğini belirtmektedir. (Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, I, 235.) Kuşeyrî’nin cem‘ ile ilgili verdiği diğer bazı âyetler için bkz. Göztepe. Cem‘ ve fark kavramları ile Âl-i İmrân, 3/18 ve Bakara, 2/115 âyetleri de ilişkilendirilmektedir. Bkz. Özköse. 646 Âl-i İmrân, 3/18. Serrâc, el-Luma‘. 647 Serrâc, el-Luma‘. Benzer bir ilişki Serrâc’ın delil getirdiği başka bir âyette de görülmektedir. Burada da Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:. مَ يهِ ارَ بِْٕا ىلَِٕا لَ زِ نْأُ امَ وَ انَيْلَِٕا لَ زِ نْأُ امَ وَ هِ لَّ لابِ انَّمَ ٓا اولُوقُ “Deyin ki: Allah’a, bize indirilene ve İbrâhim’e indirilene inandık.” âyetidir.648 Serrâc bu âyetteki (هِ لَّ لابِ انَّمَ ٓا اوُلوُق) “Deyin ki: Allah’a iman ettik.” ifadesinin cem‘ kavramına ( مَ يهِ ارَ بِْٕا ىلَِٕا لَ زِ نْأُ امَ وَ انَيْلَِٕا لَ زِ نْأُ امَ وَ ) “Bize ve İbrâhim’e indirilene...” ifadesinin ise fark kavramına işaret ettiğini belirtmektedir.649 Burada da yine Allah’a iman etme esnasında mahlûkatın devreden çıkması, “Bize ve İbrâhim’e indirilene...” ifadesinde ise yaratılmış olanların da insanın zihnine gelmesi sebebiyle bu âyetin cem‘ ve fark kavramları kapsamında değerlendirildiği anlaşılmaktadır. Diğer bir âyette ise şöyle buyurulmaktadır:. مٍ يقِ تَسْ مُ طٍ ارَ صِ ىلَِٕا ءُ اشَ يَ نْ مَ يدِ هْ يَوَ مِ الَ سَّ لا رِ ادَ ىلَِٕا وعُ دْ يَ هُ لَّ لاوَ “Allah sizi ebedî mutluluk ve esenlik yurduna çağırmaktadır. Allah dilediği/layık gördüğü kimseleri doğru yola iletir.”650 Hücvîrî bu âyetin ilk cümlesinin cem‘e işaret ettiğini nitekim herkesi aynı şeye çağırmış olduğunu, ikinci cümlesinin ise farka işaret ettiğini zira Allah’ın belli bir cemaati tefrik ederek onlara hidâyeti nasib ettiğini belirtir.651 Yukarıda cem‘ v e fark kavramları ile ilgili olduğu mutasavvıflarca öne sürülen âyetlerin zâhirinden söz konusu kavramlar ile ilişki kurulması mümkün gözükmemektedir. Ancak mutasavvıflar birtakım işârî teviller ile bu âyetleri cem‘ ve fark kavramları ile irtibatlandırmışlardır. Fakat bu âyetlerin cem‘ ve fark kavramlarına kaynaklık mı ettiği yoksa zaten tasavvufta ıstılâhlaşmış olan bu kavramlara uygun örnekler olarak mı tasavvuf kaynaklarında yer almaya başladığı tartışılabilir gözükmektedir. Öte yandan sûfîlerin cem‘ kavramına terim anlamını kazandırmasında şu hadisin etkili olduğunu da burada belirtmemiz gerekir: Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlüllah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah şöyle buyurdu: ‘... Kulum nafile ibadetlerle de bana yaklaşmaya devam eder, ta ki ben onu severim. (Sevince de) artık onun işiten kulağı, gö- 648 Bakara, 2/136. Bkz. Serrâc, el-Luma‘. 649 Serrâc, el-Luma‘. 650 Yûnus, 10/25. Bkz. Hücvîrî. 651 Bkz. Hücvîrî. ren gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum...’”652 Hücvîrî’ye göre kul mücâhedede öyle bir seviyeye gelir ki artık Allah, kulunu fiillerini kendisine nisbet etmekten uzaklaştırır, böylece işittiğini rabbi ile işitir, söylediğini rabbi ile söyler hale gelir. Nitekim Hücvîrî, Hz. Peygamber’in “Hak Ömer’in dilinde konuştu.” buyurduğunu naklederek aynı durumun Hz. Ömer için de geçerli olduğunu ifade etmektedir.653 Kaynak notları s. 291 et-Taarruf, s. 138 Keşfü’l-mahcûb, s. 315 er-Risâle, s. 100 Menâzilü’s-sâirîn, s. 134 Keşşâf, s. 574 el-Müfredât, s. 632 Keşşâf, s. 1269 rîfât, s. 69 Istılâhâtu’s-sûfiyye, s. 67 Menâzilü’ssâirîn, s. 134 Keşfü’l-mahcûb, s. 316, 317 Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, s. 125 er-Risâle, s.101 Keşfü’l-mahcûb, s. 321 cemü’l-müfehres, s. 175, 516 Keşfü’l-mahcûb, s. 317 s. 393 Keşfü’l-mahcûb, s. 318 Abdulkerîm Kuşeyrî’de Haller ve Makamlar, s. 194 Tasavvuf El Kitabı, s. 170 s. 194

12
Sözlük

Bast

1.2.5. Kabz ve Bast Kabz ( ضبقلا) ve bast ( ط سبلا) kavramları mutasavvıfların hal yahut makam olarak değerlendirdikleri iki kavramdır. Söz gelimi Serrâc, Kuşeyrî ve Hücvîrî eserlerinde kabz ve bast kavramlarına hal olarak yer verirlerken, Herevî ise her iki kavramı da “Hakikatler” kısmındaki makamlar arasında ele almıştır.252 Kabz, sözlükte “bir şeyi avucun t ümüyle almak, tutmak, d araltmak, baskı yapmak, sıkıştırmak, büzmek ve sıkmak” gibi anlamlara gelir.253 Kabzın zıddı ise basttır. Bast, sözlükte “bir şeyi yaymak, genişletmek, s ermek, açmak ve uzatmak” gibi anlamlara gelmektedir.254 Tasavvuf ıstılâhı olarak kabz, sâlikin bir anda kalbine gelen mânevî sıkıntı nedeniyle hissettiği tutukluk halini ifade eder.255 Bu halin tam tersi yani sâlikin kendisini rahat, ferah ve huzurlu hissetmesi ise bast olarak adlandı- Abdulkadir Ata, Dâru’l-Kitâbi’l-İlmiyye, Beyrut, 1424/2003, III, 528, no. 6633. 252 Serrâc, el-Luma‘, s. 293; Kuşeyrî; Hücvîrî; Herevî, Menâzilü’s-sâirîn, 118-119. 253 Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, s. 652; İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, XXXIX, 3512; Firûzâbâdî, Besâir, IV, 228; Zebîdî, Tâcü’l-arûs, XIX, 5. 254 Râgıb el-İsfahânî; İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, IV, 283; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, I, 188; Firûzâbâdî, Besâir, II, 218; Zebîdî, Tâcü’l-arûs, XIX, 142. 255 Bkz. Süleyman Uludağ, “Kabz”, DİA, İstanbul, 2001, XXIV, 44, 45. rılır. Kuşeyrî’ye göre kabz ve bast, sâlikin havf ve recâyı geçip yükseldiği iki haldir. Diğer bir deyişle tasavvufa yeni intisap etmiş bir mürid için havf ve recâ hali, seyrü sülûkta ilerlemiş ârif için ise kabz ve bast halleri söz konusudur.256 Havf, sevilen ve istenilen bir şeyin elden kaçma ihtimali yahut sakınılan bir duruma gelecekte maruz kalma kaygısından kaynaklanır. Recâ da aynı şekilde arzulanan bir şeyin gelecekte elde edilmesi ümidi yahut korkulan tehlikeli bir durumun ortadan kalkması temennisidir. Buna mukabil kabz ve bastta istikbale dair kaygı ve ümit söz konusu olmayıp, tam aksine hâlihazırda yaşanılan durumu ifade etmektedir.257 Serrâc, kabz ve bastın mârifet ehline ait iki hal olduğunu belirtmektedir. Ona göre, bu hale sahip olan kimseler, yeme, içme, konuşma gibi bazı mubahlara karşı çekingen bir tavır sergilerler. Bast halinde ise bu mubahlara karşı oluşan bu durum normale döner ve Allah bu kimselerin velîsi olur.258 Hücvîrî’ye göre kabz, hicap halindeki kalplerin tutulması, bast i se keşf halindeki kalplerin çözülmesidir. Bunların her ikisi de kişinin tekellüfü olmaksızın Hak’tan gelmektedir.259 Öte yandan Herevî ise kabzın Allah’ın kendisi için seçtiği, sakındığı ve koruduğu kimselerin makamı olduğunu belirtir.260 Ona göre bast i se kulun zâhirini ilim ve kulluğun gereklerini yerine getirmesi, bununla birlikte bâtınını da mârifet ile meşgul etmesidir.261 Kabz ve türevleri Kur’an’da dokuz, bast ve türevleri ise 25 yerde geçmektedir.262 Bu âyetlerden sûfîlerin eserlerinde daha çok üzerinde durdukları âyet Bakara sûresinde yer almaktadır. Allahu Teâlâ buada şöyle buyurmaktadır:. طُ سُ بْيَوَ ضُ بِقْ يَ هُ لَّ لاوَ 256 Sühreverdî, kabz ve bast ile ilgili açıklamalarına başlarken öncelikle şeyhlerin bu konudaki tariflerinin muğlak olduğunu ve kendisinin bunların hakikatini gösteren açık fikirler bulamadığını ifade eder. Ayrıca Sühreverdî, kabz ve bastın belli bir mevsimi olduğu ve bunun dışında gerçekleşmediğini belirtir. Avamın bu hallere sahip olamayacağını onlar için havf ve recânın söz konusu olabileceğini, kabz ve bastın havâsa ait olduğunu söyler. Kabz, nefsin sıfatının ortaya çıkması ve nefsi kuşatması, bast ise kalbin sıfatının ortaya çıkması ve kalbi kuşatmasıdır. Sühreverdî, Avârifü’l-maârif, el-Mektebetü’l-allâmiyye, Mısır, 1358/1939. 257 Kuşeyrî. Ayrıca bkz. Cürcânî, et-Ta‘. 258 Serrâc, el-Luma‘. 259 Hücvîrî. 260 Herevî, Menâzilü’s-sâirîn, s. 118. 261 Herevî; Tilimsânî, Şerhu Menâzili’s-sâirîn, I, 533. 262 Bkz. Fuâd Abdülbâkî, el-Mu‘cemü’l-müfehres, s. 529, 119. “Allah kabz eder ve bast eder.”263 Kabz ve bastı bu âyet ile istidlâl eden mutasavvıflardan Kuşeyrî, burada her iki halin de Allah’tan geldiğini vurgulamaktadır. Bundan dolayı sıkıntılı bir hal olan kabzdan kurtuluşun ancak Allah’ın izni ile olacağı, bunun için müridin tam bir teslimiyet içerisinde olması gerektiğini belirtmektedir.264 Siyak-sibak ilişkisi içerisinde bakıldığında âyetin kişinin Allah yolunda cihad için mal-mülk harcaması ile ilgili olduğu görülmektedir. Nitekim bir önceki âyette “Allah yolunda savaşın. Bilin ki Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.”265 buyurulmaktadır. Bu bağlamda okunduğunda âyetin, “Mal, Allah yolunda harcandığında266 Allahu Teâlâ tarafından kabz edilmiş, alınmış olabilir ama gerek bereketlendirmek gerekse sevap yazmak suretiyle bast yani bir ferahlama sağlamış olur.” şeklinde anlaşılabileceğini burada belirtmeliyiz. Bununla birlikte âyette geçen kabz ve bast ifadelerine müfessirlerin çeşitli anlamlar verdikleri de bilinmektedir. Bunların en yaygını “rızkın genişlemesi yahut daralması” anlamıdır.267 Bunun haricinde “Bir topluluktan zorla çekip alır ve başka bir topluluğa verir.”, “Birinde bir araya toplarken diğerinde ise dağıtır.” ve “öldürür ve diriltir” şeklinde anlamlandırılabileceği belirtilmiştir.268 Bu açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla mutasavvıfların kabz ve bast kavramlarına yükledikleri mânânın müfessirlerinkinden daha genel bir anlam olduğu anlaşılmaktadır. Mutasavvıfların Kur’an’daki özel bir olay yahut anlam ifade eden bu iki kelimeyi kendi tasavvufî tevilleriyle yeni bir anlam alanı içerisinde kavramlaştırmış oldukları görülmektedir. Herevî, kabz ve bast kavramları için yukarıdaki âyeti eserine almamıştır. Bunun yerine kabz makamı için. ارً يسِ يَ اضً بْقَ انَيْلَِٕا هُ انَضْ بَقَ مَّ ثُ “Sonra onu (gölgeyi) azar azar kendimize kabz ettik (kısalt- 263 Bakara, 2/245. Bkz. Serrâc, el-Luma‘; Kuşeyrî; Hücvîrî; Sühreverdî. 264 Kuşeyrî. 265 Bakara, 2/244. 266 Taberî buradaki harcamanın cihad için olabileceği gibi genel anlamda Allah rızâsı için harcama yahut Allah rızâsı için borç verme şeklinde de anlaşılabileceğini belirtmektedir. Bkz. Taberî, Tefsîr, IV, 428. 267 Bkz. Taberî, Tefsîr, IV, 433; Vâhidî, el-Vasît, I, 356; 268 Bkz. Râgıb el-İsfahânî; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, III, 266; Firûzâbâdî, Besâir, IV, 228. tık).” âyeti ile istişhâd etmiştir.269 İbnü’l-Kayyim, bu âyetteki kabzın tasavvuftaki kabz kavramı ile kelime kökü dışında herhangi bir ilişkisinin olmadığını belirtmektedir. Hakikaten de âyette Allahu Teâlâ’nın kudretinden bahsedilmekte, buna örnek olarak gölgeyi nasıl uzatıp kısalttığı açıklanmaktadır. Tasavvufta ifade edildiği üzere insanın içinde bulunduğu bir hale işâret söz konusu değildir. Dolayısıyla bu âyetin kabz kavramı ile İbnü’l-Kayyim’in de belirttiği gibi kelime anlamından başka bir irtibâtının bulunmadığı açıktır. Herevî bast makamı ile ilgili olarak ise Şûrâ sûresinde yer alan şu âyet ile istişhâd etmiştir: سَ يْلَ هِ يفِ مْ كُ ؤُ رَ ذْ يَ اجً اوَ زْ أَ مِ اعَ نْأَ لْا نَ مِ وَ اجً اوَ زْ أَ مْ كُ سِ فُ نْأَ نْ مِ مْ كُ لَ لَ عَ جَ ضِ رْ أَ لْاوَ تِ اوَ امَ سَّ لا رُ طِ افَ. رُ يصِ بَلْا عُ يمِ سَّ لا وَ هُ وَ ءٌ يْ شَ هِ لِ ثْمِ كَ “Gökleri ve yeri var eden odur. Size kendi cinsinizden eşler yaratan ve bu suretle üreyip çoğalmanızı sağlayan, aynı şekilde hayvanları erkekli-dişili olarak yaratan da odur. Onun hiçbir benzeri yoktur. O her şeyi işitir, her şeyi görür.”270 Kulun âyette zikredilen nimetler içerisinde yaşaması, özellikle üreyip çoğalma nimetine mazhar olması Herevî’ye göre bast hali olarak yorumlanmış olmalıdır.271 Fakat bu yorumun da işârî bir tevile dayandığı anlaşılmaktadır. Yoksa âyetin zâhirinden böyle bir mânânın çıkartılması mümkün gözükmemektedir. Netice itibariyle her üç âyetin de kabz ve bast kavramlarıyla irtibatının ancak işârî teviller ile s ağlandığı açıktır. Kaynak notları er-Risâle, s. 93 Keşfü’l-mahcûb, s. 433 el-Müfredât, s. 122 s. 360, 361 rîfât, s. 144 s. 294 Menâzilü’s-sâirîn, s. 119 er-Risâle, s. 94 Keşfü’lmahcûb, s. 433 Avârifü’l-maârif, s. 360 el-Müfredât, s. 652

13
Makale

Bektaşî Nefesleri ve Edebî Hafıza

Yedi Ulu Ozan tasnifi, cönkler, mahlaslar ve musikiyle aktarım

14
Makale

Makâlât: Dört Kapı Kırk Makam ve Kaynak Meselesi

Hacı Bektâş'a nispet edilen Makâlât geleneğini dört kapı-kırk makam öğretisi ve metin tarihiyle birlikte okuyan rehber.

15
Makale

Tasavvuf ve Hadis: Kaynak, Sıhhat ve Yorum

Üç ayrı soru Bir sözün hadis diye aktarılması, hadis kaynaklarında bulunması ve sahih kabul edilmesi üç ayrı meseledir. Tasavvufî yorumun etkileyici olması isnad değerlendirmesinin yerini tutmaz. Temel öğretiler Niyet, ihsan, zühd, takvâ, zikir, sabır, tevekkül ve nefis muhasebesi sahih hadis külliyatında geniş dayanaklara sahiptir. Terimin sonraki teknik bi

16
Eser

Sayfalar 120–125

Muzaffer Ozak Külliyatı · Iyi Ahlâk Derneği; ayrıca «Fukaraya Yardım Cemiyeti» adı altında bir cemiyet kurarak, buraya verilecek olan, hayırperver zatların yardım ve sadakalarını başka maksat veya menfaatle

17
Eser

Sayfalar 128–133

Muzaffer Ozak Külliyatı · Ben sana şartımı söyledim ve sen de kabul ettin. Zannetme ki ben ilmin başının sabır olduğunu sana şu anda ögretmiş vaziyetteyim. Bilâkis, bunu sana öğretmeye tâ bir sene evvelinde

18
Eser

Sayfalar 417–423

Muzaffer Ozak Külliyatı · ortadadır. O halde, bu hadis-i-geriflere inanıp, itaat etmeyerek, kendi bâtıl fikirlerini ileriye sürmek: (Ve men yuti-ir-resule fekâd eta allah. ) Nisâ sûresi: 80 (Muhakkak ki, Re