İrşad II · kaynak sayfaları 417–423
ortadadır. O halde, bu hadis-i-geriflere inanıp, itaat etmeyerek, kendi bâtıl fikirlerini ileriye sürmek:
(Ve men yuti-ir-resule fekâd eta allah. )
Nisâ sûresi: 80 (Muhakkak ki, Resûl'e itaat eden kimse, Allah'a itaat etmiştir.)
mealindeki âyet-i-celileye tamamen aykırı mahiyette değil midir?
Ebû Cehil gibi, bu ilâhi kudreti, kendi kısır terazinle ölçmeye kalkma! Çünkü, o da böyle yapmıştır. Bu haberi duyunca:
— Yâ Muhammed! Bunu, ancak rü'yanda görmüş olabilirsin, demiş ve Efendimizden:
— Hayır! Vücudumla dolaştım, cevabını alması üzerine.
kendilerine:
— Ayağa kalkar mısın? teklifinde bulunmuştu.
Efendimiz, ayağa kalkmışlar; Ebû Cehil:
— Şimdi, bir ayağını yerden kaldır, demiş ve söylediği yapılınca:
— Öteki ayağını da kaldır, demiş ve Resûl aleyhisselâm da kendisine:
— Düşerim yâ Ebu-Cehil, cevabını verince; kendi sakat akıl yürütmesiyle, Hak kudretini tartmaya cür'et eden kâfir.
beklediği bu cevabı almaktan memnun:
— Peki; madem ki iki ayağını da kaldırarak yerden bir karış yukarıda duramıyorsun, nasıl oluyor da buradan Kudüs'e ve oradan da semaya çıkabiliyorsun? deyince, Efendimiz de ona sükûnet ve sühuletle şöyle buyurmuşlardır:
— Yâ Ebû - Cehil! Ben, kendim gitmedim. Beni, Rabbim götürdü.
Arap müşrikleri, Resûl aleyhisselâmdan bu sözü işitir.
işitmez:
— Öyle ise, bize Mescid-i-Aksa'yı tarif et ki, Allah'ın seni oraya götürdüğüne iyman edelim, teklifinde bulundular. Zira, Kureyş içinde Mescid-i-Aksa'yı o zamanki haliyle bilenler vardı. Bazıları, Mescid-i-Aksa'ya gidip, gelmişlerdi. Bunlar.
irgad. cilt 2 - F: 27
Muhammed aleyhisselâmın beklenen tarifi yapamayacağını sanıyorlardı.
Halbuki, müşriklerin bu istekleri üzerine, Cenab-ı-hak Mescid-i-Aksa'yı Fahr-i-risaletin gözleri önünde şekillendiriverdi. Efendimiz, Mescid-i-Aksa'ya bakıp, Beyt-ül-makdis'i bütün teferruatile tarif ve tavsif buyurmaga başladılar.
Kâfirlerin, bu tarife itiraz etmege mecalleri kalmamıştı.
Buna ragmen, inatlarından vazgeçmediler ve:
— Evet, Mescid-i-Aksayı tarif ettin. Haydi bakalım, şimdi de bize yolda bulunan kervanımızdan haber ver. Bu bizim için daha önemlidir. Mescid-i-Aksa'nın tarifini duymuş, işitmiş ve öyle tarif etmiş olabilirsin. Kervanlarımız, senin gidip geldiğini haber verdiğin yol üzerindedir. Eğer, peygamber isen bize kervanımızdan da haber ver, dediler.
Efendimizin, Mirâç'tan evvel Kudüs'e gitmemiş olmaları, Mirâc'ın şâhidi idi. Bununla beraber, kervanlarından da haber verdiler ve:
— Evet! buyurdular. Filâncaların kervanına rastladım.
Revha denilen yerde idiler. Bir develerini kaybetmiş, arıyorlardı. Yüklerinde bir su kabı vardı, onu alıp o kaptan su içtim. Kabı aldığım yere koydum, geldiklerinde sorun bakalım, kaplarında su var mı imiş?
Kâfirler şaşkınlık içinde idiler.
— Bu da başka bir delildir; soracağız, dediler.
Sonra, develerinin sayısını, kaç kişi olduklarını sordular.
Bu defa, kervan bi-izni-ilâhi teâlâ Resülü ekremin gözleri önünde tecessüm ettirildi ve Efendimiz kervanda bulunan kişileri, deve sayısını birer birer tarif ettiler ve:
— En önde, beyaz bir deve üzerinde dikilmiş iki çuval olduğu halde, içinde şu eşyalar vardır. Diğer develerin yüklerinde de filân filân esyaların yüklü olduğunu gördüm. Filân günü, güneş doğarken Mekke'ye dahil olurlar, buyurdular. Kâfirler:
— Bu da bir delildir, soracağız, dediler.
Efendimizin, kervanın geleceğini haber verdiği gün, Seniyye denilen yerde toplandılar ve içlerinden:
- Günes ne zaman doğacak da onu yalancı çıkaracağız, diyerek bekleşmeğe başladılar.
Kervanı karşılamak üzere çıkan kâfirlerden birisi:
— Güneş doğuyor, diye haykırırken; aynı ânda bir diğeri de:
— Kervan geliyor! diye bağırdı.
Kervanın önünde, Efendimizin buyurdukları gibi beyaz bir deve, iki tarafında iki çuval olduğu halde görünmüştü.
Kervanda bulunan şahısların ve eşyanın da, Resûl aleyhisselâmın tarifi gibi olduğu anlaşılmıştı. Hepsi de, bunu böylece görüp, kabul ettikleri halde bir türlü iyman edemiyorlar:
— Evet! Her şey dediği gibi çıktı, sözleriyle gerçeği tasdik etmekle beraber:
— Hâzâ sihrün mübiyn, Muhammed sihirbazdır, diyorlardı.
Gördükleri bu mucizelerin, Allah'ın kudret ve kuvvetin.
den olduğunu kabul edemiyorlar. Habib-i Ekremin yedinden zuhur eden bunca mûcizelerin halıkının Allah olduğunu ve Hz. Muhammed'den zuhur ettiğini inkârda inat ederek küfr-ü delâlette kalıyorlardı. Mûcizelerin halıkı Allah'tır. Allah. bütün bunları yapmağa kadir değil miydi? Bir kulunu, Mekke.
den alıp Kudüs'e ve oradan semaya çıkaramaz mıydı?
Bu haberin şâyi olmasından sonra, iymandan dönenleri görünce, Ebû-Cehil koşarak Ebu-Bekir Sıddık'ın evine geldi ve ona:
— Ey Kahafe oglu! dedi. Haberin var mı? Arkadaşın olan Muhammed neler söylüyor? Bu akşam, gecenin bir anlık zamanında, Mekke'den Kudüs'e ve oradan da semavata çıktığını iddia ediyor, inanılmaz derecede garip ve acaip haberler veriyor. Sen bu sözlere inanır mısın?
Ebü-Bekir hazretleri, tereddüt etmeden ona:
— Bu sözleri, sen kendinden mi uydurdun; yoksa bunları gerçekten Muhammed aleyhisselâm mı söyledi? diye sordu.
Aklı ve akıllılığı ile böbürlenen kâfir ise cevaben:
— Bu gibi şeyleri uydurmak, benim aklıma bile gelmez.
Elbette Muhammed-ül-emin söylüyor, deyince Ebû-Bekir hazretleri de:
— Öyle ise elbette inanırım. Onun söylediği her söze, her kelimeye, her harfe tamamen, kalbime zerre kadar şüphe ve tereddüt getirmeden inanırım. Zira, o aslâ yalan söylemez, cevabını verdi.
Böylece Hazreti Ebû-Bekir Sıddık, Hak Resûlüne olan sıddıkıyetini, iyman ve inancını isbat etmiş oldu. Bundan ötürü Cenab-1 Rabbilâlemin ona Sıddık lâkabını ihsan buyur-
muş ve Kur'anı mübiyninde de yevm-il-haşr-i-vel-karar kıyamete kadar onun sıddıkıyetini beyan buyurmuştur.
(Vellezi câ'e bis-sıdkı ve saddaka bihi ula'ike hüm-ül-müttekûn)
Zümer sûresi: 33 Meâli kerimi: O peygamber ki, doğrulukla geldi ‘yani Mirac'dan getirdiği haberler ve Kur'amı Kerimi), onu tasdik eden zevat, işte bunlar hakkı ile Allah'tan ittika edenlerdir.
Her ikisi de, şüphesiz akıl sahibi idi. Ebû-Cehilin bu işi, kendi çerçevesinde kendi aklı ile ölçerek «bu iş olamaz» deyişi normal idi. Akla vurulacak olursa, akıl bunu kabul etmez görünüyordu. Nitekim Ebû-Cehil de, kudreti-ilâhiyeyi kendi âciz aklı ile ölçmeye kalkışmış ve bu akıl, kudreti-ilahiyyeyi ihâta edememişti.
.Halbuki, Ebû-Bekir hazretleri de akıl sahibi idi. Zira, Nebiy aleyhisselâmdan sonra hilâfet makamını der'uhte etmek, bu makamdaki mükemmel icraati ile aklını isbat etmiştir.
Böyle olmasına rağmen, kudreti-ilâhiyyeyi Kur'an terazisi ile ve Hak Resûlü Muhammed aleyhisselâmın tâlim buyurduğu «Hakka teslimiyet nûru» ile mütalâa ettiği için: Allah'ın bu kudretini, kendi miktarınca, hakkın kendisine bildirdiği kadar, idrâk etmişti.
İşte, akıl verilip tevfik verilmeyince insan füze ile göklere çıkar da, Allahı orada arar. Sonra da, «Ben burada böyle birşey görmedim.» der, kendisine göklere çıkma kudretini veren Allah'ı kudret-i ilâhiyyeyi inkâr eder.
Balığın her tarafı su ile çevrili iken, onun sudan haberi olmadığı gibi; bu gibilerde, her tarafları hak ile ihata olunduğu halde, ondan haberleri olmaz, olamaz. Küçük balıklar büyük balıga sormuşlar, «deniz varmış, bize göstersene.» üyük balık cevaben:
«Denizden hariç bir yer bulup oraya çıkalım ki, oradan size denizi göstereyim» demiş. Dikkat buyurun, balığın hayatı denizdir. Nasıl ki balık denizi görmek kasdi ile dışarı çıka.
yım dediğinde kendinde hayattan bir eser kalmazsa, Haktan gayri bir şey yoktur ki oraya çıkıp hakkı seyredebilelim. Kud-
retullah, her tarafı ihata etmiştir. Onun için, gafiller gökyüzüne çıkınca Allah'ı orada ararlar. Arifler ise, Hakkın kendile.
rine kendilerinden daha yakın oldugunu bilirler. Onu görmeseler bile, Hakkın onları gördüğüne iyman ederek ihsân sahibi olurlar.
Tevfik ve akıl sahibi olanlar, göklere maddeten çıkmasalar bile, Hakkın kudret ve azametini kabul ederler. Kâinattaki her zerratın varlıgından, onun ne gibi bir kudreti, azameti olduğunu tam olarak ihata ve idrâk edemeseler, kavrayamasalar bile, kendilerine verilen bu tevfikli akıl sayesinde gönül ve ruh selâmetine ererler, Ebû-Cehil ve Ubeyy ibni Halef gibilerin düştükleri zavallı durumun sebebi her şeyden evvel onların haset sahibi olmalarıdır.
Zira, Resûl aleyhisselâmı ve Kur'anı-azimi iki güruh kabul etmez. Birincisi hasetçiler, hased edenler. İkincisi ise ahmaklardır.
HIKAYE Hazreti İsa, hızlı hızlı giderken; bir zat kendisine tesadüf edip, «Yâ Ruhullah! böyle hızlı hızlı nereye gidiyorsun?» diye sorduğunda hazreti Îsa aleyhisselâm:
«Ahmaktan kaçıyorum»
diye cevap verir. O adam: «Yâ Nebiyallah! Zâtı-risaletiniz ölüleri izni-ilâhi ile ihya ettiniz, körleri nûra kavuşturdunuz. Cüzzamlılara şifa verdiniz. Ah.
mağa sizde şifa yok mudur?» dedi. Hazreti Nebi: «Ölüler dirilir, körlere nûr ihsan edilir, baraslılar ve cüzzamlılar şifa bu.
lurlar. Lâkin ahmak, Allah'ın kahrı altında olduğundan, ahmaga çare yoktur. Ondan kaçmak lâzımdır.» buyurdular.
Ebû-Cehil ve emsalleri akıllı oldukları halde, tevfiki-ilâhi onlara nasip olmadığı için, hasetlerinden dolayı Resûle ittiba etmeyip kendilerine gösterilen mûcizeleri inkâr ettiler. İyman etmek şöyle dursun, günden güne küfür ve zulümlerini arttırmışlar ve cehennemi boylamışlardır. Zira, hased öyle bir şeydir ki, bu sıfatlara bürünen kişi hasedin verdiği ateşle ne yaptığını bilmez bir hale gelir, dünya ve âhirette hüsranda kalır.
Dünyada rahatını kaybettiği ve dünyada iken cehennem ateşine düştüğü gibi âhirette de cehenneme yuvarlanır. Ahmak
olan ise, söylenen sözleri anlayamaz, kudreti-ilâhiyeyi kendi kudretine teşbih eder, kendi yapamadığı şeyi, «Allah da yapamaz» deyip inkâr eder.
Ahmakların, hayvan gibi olduğunu hasedci kâfirlerin ise hayvanlardan da aşağı olduğunu Allah celle kitabında beyan eyledi.
Löp üsseda Ulâ'ike kel-en'ami bel-hüm edal.
A'raf sûresi: 179 Hasedcilerin başı Iblis'tir. Yâni, şeytanirracimdir.
Hazreti Adem'e, hasdinden rahmeti-ilâhiyyeden kovuldu. Hasdinden aklı gidip, neden halk olunduğunu, kimin emrine karşı geldiğini tefekkür edemedi.
Akıllı olmayan, mütekebbir olur. Hased, aklını giderdi, kibirlendi. Allah'a karşı kendi hiçliğini unutup, «Ben senin zâtına secde ederim, amma bu topraktan hâlk ve icad ettigin Âdeme secde etmem!» dedi. Hased, gözünü bürümüş, kime isyan ettiginin farkında bile değildi. Fâni idi, fakat bâkiye karşı geliyordu. Kul idi, Sultana kafa tutuyordu. Halbuki burada büyük bir ibret levhası ortaya çıkmış oluyordu. Şeytan, Allaha giden yolun. Âdem'den geçtiğini düşünemiyordu. Hazreti Ademe secde etmemekle nübüvvet kapısını inkâr ediyordu.
Böylece, «Ben Allah'a inanır, Resûlleri kabul etmem» diyenlere önder olmuştu. Allah, kendisine Resûl'süz iyman edenlerin iymanı kabul etmez, reddeder. Buna binaen, Kitabı kerîmde:
Kul in küntüm tuhibbunallahe fet-tebi'uniy yuhbib kümüllahü ve yagfir leküm zünübeküm vallahu gafurün rahiym...
Âl-i Imran sûresi: 31 «Ey Ekremer-resûl. Kullara söyle! Eger seni seviyorlar-
sa sana tâbi olsunlar ki, ben de onları seveyim.» emri celili zuhura gelmiştir.
Yine ruha gıda, cana safa, kalbe cilâ olan kitabı kerimde:
Men yuti-ir-resule fekad ete'allah.
Nisâ sûresi: 80 Kim, Resûle itaat etti. Muhakkak o itaat Allah'adır, buyuruldu. Allah'ı bilmek kolay! Peygamberi bilmek güçtür. Allah'a iyman kolay, peygambere iyman zordur. Allah'ı bilip, peygamberi inkâr eyleyenler iblis oldular. Allah'a iyman etmeyip de, peygambere iyman eyleyen tasavvur edilemez. Zira, peygambere iyman edenin, Allaha iyman edeceği muhakkaktır. Ne Allah, ne peygamber tanımayanların ise iblisten daha müflis olduğu da herkesçe malûm ve müsellemdir. Çünkü, iblisin bile Allah'a iymanı hattâ ibadeti vardır.
Efendimizin düşmanlarından, en azılı olanı Ebû-Cehil, Fahr-i-âlemin peygamberliğini ilân etmesinden evvel ona «Muhammedül-Emin» lâkabını bizzat kendisi vermiş olduğu halde, nübüvvetini ilândan sonra efendimize, hasdinden en fazla zulüm ve cevreden de o olmuştur. Hased; onda ne akıl, ne idrâk, ne tefekkür bırakmış! Zuhur edip parlayan ve kıyamete kadar parlayacak olan islâmın nürunu söndürmek için, üflemiş, söndürememiş, bilâkis sönmeyen ve sönmeyecek olan bu nür daha parlamıştır. Ebû-Cehil gittikçe parlayan nûru söndürmek için üflerken kendini helâk etmiştir. Ebû-Cehil'in yaptığı gibi yapanların âkibeti de aynı olacaktır.
gamberin va di yerine gelmigtir. mua-Cehlin degil, Allahy.
va'di de vâidi de haktır, gerçektir.
Allah, abdi olan Muhammed aleyhissalâtu vesselâmı ve mü'minleri dünyada va'dettiği nimetlere eriştirdiği gibi âhirette de va'd ettiği cennet ve cennet nimetlerine eriştirecektir.
Ebû-Cehl ve Ubeyy ibni-Halef; Firavun ve Nemrud ve bunla-