Ara
Menü

TASAVVUF SÖZLÜĞÜ

ذ

Bast

Kur’an Kaynaklı Tasavvuf Kavramları

Kur’an Kaynaklı Tasavvuf Kavramları · Mahmud Esad Erkaya

1.2.5.

Kabz ve Bast Kabz ( ضبقلا) ve bast ( ط سبلا) kavramları mutasavvıfların hal yahut makam olarak değerlendirdikleri iki kavramdır.

Söz gelimi Serrâc, Kuşeyrî ve Hücvîrî eserlerinde kabz ve bast kavramlarına hal olarak yer verirlerken, Herevî ise her iki kavramı da “Hakikatler” kısmındaki makamlar arasında ele almıştır.252 Kabz, sözlükte “bir şeyi avucun t ümüyle almak, tutmak, d araltmak, baskı yapmak, sıkıştırmak, büzmek ve sıkmak” gibi anlamlara gelir.253 Kabzın zıddı ise basttır.

Bast, sözlükte “bir şeyi yaymak, genişletmek, s ermek, açmak ve uzatmak” gibi anlamlara gelmektedir.254 Tasavvuf ıstılâhı olarak kabz, sâlikin bir anda kalbine gelen mânevî sıkıntı nedeniyle hissettiği tutukluk halini ifade eder.255 Bu halin tam tersi yani sâlikin kendisini rahat, ferah ve huzurlu hissetmesi ise bast olarak adlandı- Abdulkadir Ata, Dâru’l-Kitâbi’l-İlmiyye, Beyrut, 1424/2003, III, 528, no.

6633.

252 Serrâc, el-Luma‘, s.

293; Kuşeyrî; Hücvîrî; Herevî, Menâzilü’s-sâirîn, 118-119. 253 Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, s.

652; İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, XXXIX, 3512; Firûzâbâdî, Besâir, IV, 228; Zebîdî, Tâcü’l-arûs, XIX, 5. 254 Râgıb el-İsfahânî; İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, IV, 283; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, I, 188; Firûzâbâdî, Besâir, II, 218; Zebîdî, Tâcü’l-arûs, XIX, 142. 255 Bkz.

Süleyman Uludağ, “Kabz”, DİA, İstanbul, 2001, XXIV, 44, 45.

rılır.

Kuşeyrî’ye göre kabz ve bast, sâlikin havf ve recâyı geçip yükseldiği iki haldir.

Diğer bir deyişle tasavvufa yeni intisap etmiş bir mürid için havf ve recâ hali, seyrü sülûkta ilerlemiş ârif için ise kabz ve bast halleri söz konusudur.256 Havf, sevilen ve istenilen bir şeyin elden kaçma ihtimali yahut sakınılan bir duruma gelecekte maruz kalma kaygısından kaynaklanır.

Recâ da aynı şekilde arzulanan bir şeyin gelecekte elde edilmesi ümidi yahut korkulan tehlikeli bir durumun ortadan kalkması temennisidir.

Buna mukabil kabz ve bastta istikbale dair kaygı ve ümit söz konusu olmayıp, tam aksine hâlihazırda yaşanılan durumu ifade etmektedir.257 Serrâc, kabz ve bastın mârifet ehline ait iki hal olduğunu belirtmektedir.

Ona göre, bu hale sahip olan kimseler, yeme, içme, konuşma gibi bazı mubahlara karşı çekingen bir tavır sergilerler.

Bast halinde ise bu mubahlara karşı oluşan bu durum normale döner ve Allah bu kimselerin velîsi olur.258 Hücvîrî’ye göre kabz, hicap halindeki kalplerin tutulması, bast i se keşf halindeki kalplerin çözülmesidir.

Bunların her ikisi de kişinin tekellüfü olmaksızın Hak’tan gelmektedir.259 Öte yandan Herevî ise kabzın Allah’ın kendisi için seçtiği, sakındığı ve koruduğu kimselerin makamı olduğunu belirtir.260 Ona göre bast i se kulun zâhirini ilim ve kulluğun gereklerini yerine getirmesi, bununla birlikte bâtınını da mârifet ile meşgul etmesidir.261 Kabz ve türevleri Kur’an’da dokuz, bast ve türevleri ise 25 yerde geçmektedir.262 Bu âyetlerden sûfîlerin eserlerinde daha çok üzerinde durdukları âyet Bakara sûresinde yer almaktadır.

Allahu Teâlâ buada şöyle buyurmaktadır:.

طُ سُ بْيَوَ ضُ بِقْ يَ هُ لَّ لاوَ 256 Sühreverdî, kabz ve bast ile ilgili açıklamalarına başlarken öncelikle şeyhlerin bu konudaki tariflerinin muğlak olduğunu ve kendisinin bunların hakikatini gösteren açık fikirler bulamadığını ifade eder.

Ayrıca Sühreverdî, kabz ve bastın belli bir mevsimi olduğu ve bunun dışında gerçekleşmediğini belirtir.

Avamın bu hallere sahip olamayacağını onlar için havf ve recânın söz konusu olabileceğini, kabz ve bastın havâsa ait olduğunu söyler.

Kabz, nefsin sıfatının ortaya çıkması ve nefsi kuşatması, bast ise kalbin sıfatının ortaya çıkması ve kalbi kuşatmasıdır.

Sühreverdî, Avârifü’l-maârif, el-Mektebetü’l-allâmiyye, Mısır, 1358/1939. 257 Kuşeyrî. Ayrıca bkz. Cürcânî, et-Ta‘. 258 Serrâc, el-Luma‘. 259 Hücvîrî. 260 Herevî, Menâzilü’s-sâirîn, s.

118. 261 Herevî; Tilimsânî, Şerhu Menâzili’s-sâirîn, I, 533. 262 Bkz.

Fuâd Abdülbâkî, el-Mu‘cemü’l-müfehres, s.

529, 119.

“Allah kabz eder ve bast eder.”263 Kabz ve bastı bu âyet ile istidlâl eden mutasavvıflardan Kuşeyrî, burada her iki halin de Allah’tan geldiğini vurgulamaktadır.

Bundan dolayı sıkıntılı bir hal olan kabzdan kurtuluşun ancak Allah’ın izni ile olacağı, bunun için müridin tam bir teslimiyet içerisinde olması gerektiğini belirtmektedir.264 Siyak-sibak ilişkisi içerisinde bakıldığında âyetin kişinin Allah yolunda cihad için mal-mülk harcaması ile ilgili olduğu görülmektedir.

Nitekim bir önceki âyette “Allah yolunda savaşın.

Bilin ki Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.”265 buyurulmaktadır.

Bu bağlamda okunduğunda âyetin, “Mal, Allah yolunda harcandığında266 Allahu Teâlâ tarafından kabz edilmiş, alınmış olabilir ama gerek bereketlendirmek gerekse sevap yazmak suretiyle bast yani bir ferahlama sağlamış olur.” şeklinde anlaşılabileceğini burada belirtmeliyiz.

Bununla birlikte âyette geçen kabz ve bast ifadelerine müfessirlerin çeşitli anlamlar verdikleri de bilinmektedir.

Bunların en yaygını “rızkın genişlemesi yahut daralması” anlamıdır.267 Bunun haricinde “Bir topluluktan zorla çekip alır ve başka bir topluluğa verir.”, “Birinde bir araya toplarken diğerinde ise dağıtır.” ve “öldürür ve diriltir” şeklinde anlamlandırılabileceği belirtilmiştir.268 Bu açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla mutasavvıfların kabz ve bast kavramlarına yükledikleri mânânın müfessirlerinkinden daha genel bir anlam olduğu anlaşılmaktadır.

Mutasavvıfların Kur’an’daki özel bir olay yahut anlam ifade eden bu iki kelimeyi kendi tasavvufî tevilleriyle yeni bir anlam alanı içerisinde kavramlaştırmış oldukları görülmektedir.

Herevî, kabz ve bast kavramları için yukarıdaki âyeti eserine almamıştır.

Bunun yerine kabz makamı için.

ارً يسِ يَ اضً بْقَ انَيْلَِٕا هُ انَضْ بَقَ مَّ ثُ “Sonra onu (gölgeyi) azar azar kendimize kabz ettik (kısalt- 263 Bakara, 2/245. Bkz. Serrâc, el-Luma‘; Kuşeyrî; Hücvîrî; Sühreverdî. 264 Kuşeyrî. 265 Bakara, 2/244.

266 Taberî buradaki harcamanın cihad için olabileceği gibi genel anlamda Allah rızâsı için harcama yahut Allah rızâsı için borç verme şeklinde de anlaşılabileceğini belirtmektedir. Bkz.

Taberî, Tefsîr, IV, 428. 267 Bkz.

Taberî, Tefsîr, IV, 433; Vâhidî, el-Vasît, I, 356; 268 Bkz.

Râgıb el-İsfahânî; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, III, 266; Firûzâbâdî, Besâir, IV, 228.

tık).” âyeti ile istişhâd etmiştir.269 İbnü’l-Kayyim, bu âyetteki kabzın tasavvuftaki kabz kavramı ile kelime kökü dışında herhangi bir ilişkisinin olmadığını belirtmektedir.

Hakikaten de âyette Allahu Teâlâ’nın kudretinden bahsedilmekte, buna örnek olarak gölgeyi nasıl uzatıp kısalttığı açıklanmaktadır.

Tasavvufta ifade edildiği üzere insanın içinde bulunduğu bir hale işâret söz konusu değildir.

Dolayısıyla bu âyetin kabz kavramı ile İbnü’l-Kayyim’in de belirttiği gibi kelime anlamından başka bir irtibâtının bulunmadığı açıktır.

Herevî bast makamı ile ilgili olarak ise Şûrâ sûresinde yer alan şu âyet ile istişhâd etmiştir: سَ يْلَ هِ يفِ مْ كُ ؤُ رَ ذْ يَ اجً اوَ زْ أَ مِ اعَ نْأَ لْا نَ مِ وَ اجً اوَ زْ أَ مْ كُ سِ فُ نْأَ نْ مِ مْ كُ لَ لَ عَ جَ ضِ رْ أَ لْاوَ تِ اوَ امَ سَّ لا رُ طِ افَ.

رُ يصِ بَلْا عُ يمِ سَّ لا وَ هُ وَ ءٌ يْ شَ هِ لِ ثْمِ كَ “Gökleri ve yeri var eden odur.

Size kendi cinsinizden eşler yaratan ve bu suretle üreyip çoğalmanızı sağlayan, aynı şekilde hayvanları erkekli-dişili olarak yaratan da odur.

Onun hiçbir benzeri yoktur.

O her şeyi işitir, her şeyi görür.”270 Kulun âyette zikredilen nimetler içerisinde yaşaması, özellikle üreyip çoğalma nimetine mazhar olması Herevî’ye göre bast hali olarak yorumlanmış olmalıdır.271 Fakat bu yorumun da işârî bir tevile dayandığı anlaşılmaktadır.

Yoksa âyetin zâhirinden böyle bir mânânın çıkartılması mümkün gözükmemektedir.

Netice itibariyle her üç âyetin de kabz ve bast kavramlarıyla irtibatının ancak işârî teviller ile s ağlandığı açıktır.

Sözlüğe dön