İrşad II · kaynak sayfaları 128–133
Ben sana şartımı söyledim ve sen de kabul ettin. Zannetme ki ben ilmin başının sabır olduğunu sana şu anda ögretmiş vaziyetteyim. Bilâkis, bunu sana öğretmeye tâ bir sene evvelinden başladım. Bütün sene boyunca sana, sabır denen şeyin ne olduğunu; bir şey öğrenmek için nasıl sabır edilecegini. Hergün, her saat ögrettim. Sabırı bizzat sana tattırdım. Senenin sonunda da sabır denen şeyin ilim için en başta gelen şart oldugunu lâfzan söyledim. Şu bana karşı yaptıgın hareket gösteriyor ki, sen otuz sene müddetle ilimlerin hep kelimelerini öğrenmişsin. Yoksa, o ilimleri nefsinde tatbik etmemişsin. Bana, sabır hakkında nice ayet, hadıs bılırım, nice vaazlar ettim diyorsun ama, sabır denen şeyin ne oldugunu işte bilmiyormuşsun. Bilsen, sana bir ilmi bizzat yaşatarak, tattırarak hakkı ile öğreten birisine böyle davranmaz, böyle sözler sarfetmezdin. Bir kimsenin öğrendigi ilim sadece lisanında olur da, kalbine inmez ise, onun nice zararları vardır, bilir misin?
Bir kere bu Tarzda öğrendiği ilimden hiçbir fayda elde edemez.
Meselâ, yalan söylemenin nice nice kötü amellerden daha da kötü olduğunu okuyup öğrenen kimsenin, sözlerinde yalancılığa devam etmesi, bu kötü fiili terk etme hususunda, ögrendiklerinin ona hiç bir faydası olmadığını açıkça gösterir. Faydası olsa idi, yalanı terk ederdi.
Ilmi böyle, dili ile söyleyip kalbine indirmeyenin ve fiili ile göstermeyenin kendine faydası olmadığı gibi, zararı olur. Bu zarar, kendisine kalsa ne ise, İşin felâketi başkalarına, daha doğrusu kendini âlim, hoca diye dinleyen kimselere zararlı olmasıdır. Çünkü kürsüde yalan hakkında o derece şiddetli azab âyetleri ve korkutucu hadisi şerifler söylediği halde, kürsünün haricinde yalancılık yaptın mı, halk önce bu hale hayret eder. «Bu hoca nasıl dedi, nasıl yaptı?» diye, sonra okunan azab âyetlerini ve hadisleri düşünür, yoksa bu âyet ve hadislerin aslı, esası yok mu? der. Allah muhafaza buyursun. İymanı bu derece de şüpheye düşer. Halk şuna kanidir: Bu ilimleri okuyan hocalar, mutlaka bu işi bizden daha iyi bilirler. Bizler, cahil kimseleriz. Allahın emirlerini, yasaklarını okuyup öğrenmemize imkân, fırsat yok. Ancak hocaların vaazda bize anlattıkları ile öğrenebiliriz. Şimdi, yalan hakkında böyle azabların olduğunu söyleyen hoca, kendisi yalan soylüyor. Eger, hakikaten bu azab varsa, hoca efendi bizden evvel kendisini korumaya calışır ve bizi yalandan cevirmek için uğraşmazdan önce kendini yalandan uzaklaştırır.
Halbuki, kendisi yalancılık yaptığına göre demek böyle bir azab yokmuş, diye düşünür ve iymansız biri haline gelir.
Ya bu insanların kâfir olmalarına sebeb olan, o gûya âlim olan adamın indi ilâhideki cezası nice bir cezadır acaba? Hele bu adamın yazdığı kitapları varsa, bunları okuyacak olanların hepsinin de delâletine sebep olmuş olur.
Işte, sabır mes'elesi de bunun gibidir. Eğer, sen hakikaten âlim olmak istiyorsan, önce öğrendiklerinin hepsini kendi nefsinde tatbik et. Ondan sonra o mevzûda halka vaaz et.
Haydi, bana söylediğin sözlerden ötürü ben sana hakkımı helâl ettim. Senin de benim üzerimde hakkın çoktur. Sen de bana hakkını helâl et de, köyüne git, halkı irşâd buyur. İlmin hebâ olmasın, dedi.
Köylü görünüşte bir köylü, fakat hakikatte bir mürşid idi.
Bir insan-ı Kâmil idi. Allahın evliyasından bir veli idi. Köylü suretinde halka böyle hak yolunu gösterirdi. Tabiî nasibli olanlara.
Işte, o Hüseyin ağa da, kaderinde yazılı olduğu için otuz sene tahsilden sonra, köyüne bir günlük mesafede bu mürşide rastlamış, okuduğu otuz senelik ilmi, ancak o bir sene sonunda bu mürşidin ikazı ile hazmedebilmiş ve onun vasıtası ile kal ilmini hâl ilmine çevirmeyenlerin, yâni ilmi lisanında olup tatbik etmeyen kimsenin, ilmi ile âmil olmayanların, sırtı yığınla kitap yüklü bir hayvandan farkı olmayacağını öğrenmiş ve köyüne öyle dönmüştü.
Hz. İsa aleyhisselâm: «Evvelâ nefsine vaaz et, sonra halki irşâd et.» buyurmuşlardı. «İlmi ile âmil olmak» hususunda Allahu Taâlâ, Kur'anı Keriminde kullarını daima ikaz etmiştir.
Mahlükat içerisinde en mükemmel olarak yaratılan insan oğlu olduğu gibi, insanların da en mükemmeli olarak yaratılan Hz. Muhammed; ilmi ile âmil olma yolunda en mükemmel bir örnektir. Ondan üstün bir misal vermek imkânsızdır. Çünkü yoktur. Bundan sonra da olmayacaktır. Allah, böyle bildirmiştir. Nitekim, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem, o âlemlere rahmet, mü'minlere necât olarak gönderilen serveri kâinat, Allahın kendisine, kullarına bildirmesi için Irgad, cile 2 - F: 9
vahiy ettigi, talim buyurduğu her bir emri ilahiyi titizlikle kıl kadarını ihmal etmeden, önce kendisi tatbik etmiş ve halka ondan sonra, Allahın bu emirlerini bildirmiştir.
Sözü başka, ameli başka olan bütün âlimlerin acaba bundan haberleri yok mu? Ihtimal ki, onlar, nasıl Allahın emirlerini lisanları ile söyleyip fiillerinde icra etmiyorlar ise, Muhammed Aleyhisselâmın sünnetlerini, fiillerini anlatan yazıları baş gözleri ile okuyorlar, görüyorlar. Fakat kalb gözleri ile göremiyorlar. Halbuki Fahri âlemi kalp gözü ile göremiyen tanıyamaz. Ebu Cehil ve onun gibi olanlar serveri kâinatı baş gözü ile görmüşler, kalp gözü ile görememişlerdi. Resülü kalb gözü ile görenler onu tanıdılar, onun yolundan yürüdüler ve âhirette onun ile olmak şerefine ererek ebedi saadete erdiler.
HİKAYE Mezhebimiz sahibi, imam-l-âzam Ebu-Hanife; bir gün ders verirken, ayağını akrep sokmuş. Akrebin sokmasından epeyi bir zaman sonra derse nihayet vermiş ve talebelerine ayagını bir şeyin soktugunu söylemiş. Talebeleri « Ya imam!
Ne için soktugu zaman soylemedin!» dediklerinde: «Ben, S1ze sabırdan, sabır edenden bahs ediyordum. Kendim sabırsızlık etsem hiç dersin tesiri olur mu idi? Onun için ben de sabrettim ve sizleri haberdar etmedim.» buyurdular ve ilâve ettiler: «Ulemânın eti zehirlidir. Isıran hayvan muhakkak helâk olur. Eğer ben de Allahın ve Resülün indinde makbul bir ilim var ise, beni sokan akrebin zehirlenmesi lâzımdır» dediğinde gördüler ki Hazreti imamı sokan akreb minderin yanında cansız yatıyor.
Bir çok okumuş kimseler vardır ki, sözleri gayet güzel olup ağızlarından çıkan o ibret verici âyetlerden, hadislerden kendilerinin nasibi yoktur. Sabırdan bahs ederler, kendilerinin sabırları yoktur. Zekâttan bahs edip, vermeyenin duçar olacağı azabı yana yakıla anlatırlar; fakat kendileri zekât vermeye muktedir oldukları halde elleri paracıklarına uzanamaz Tevâzudan bahs ederler, kibirlerinden yanlarına varılmaz. Riya, gösteriş sum'adan yâni ibadetine mağrur olmaktan çok korınmak lâzım olduğunu söylerler. Kendilerinin gösteriglerinden haberleri yoktur.
Ibadete güvenmemeyi öğreten bu zat, sahibi şeriatmış gi-
bi kendini cennetlik, halkı ehli nâr zannetmektedir.
Işte, böyle mürşidlere ihtiyacımız vardır. Bak yukarıda bahs ettigim kıssanın sonunu da oku ögren. Hoca bir sene çile çekti ama, neticesini de gördü. Dünyada başını belâdan, âhirette de azabtan kurtaran o veliyullaha minnettar kaldı. Allah, sevdiği kullarını böyle bir mürşidi hak ile müşerref kılar.
Otuz sene ilim aşkı ile yapılan tahsili yok olup gidebilirdi.
Eğer, bu çileyi çekmese, «sabrı kal'i, sabrı hâl'e» tebdil etmese idi. Otuz sene ilim aşkı ile yapılan tahsil yok olup gidebilirdi...
Deli Hüseyin hoca, oradan ayrılıp, bir akşam ortalık karardıktan sonra koyüne vasıl oldu. Koy degışmıştı. Yeni evler yapılmış, birçok değişiklikler olmuştu. Güç hal ile evini tanıyabildi. Acaba bu evde şimdi kim oturuyordu? Bunları hiç düşünmemişti. Aradan bu kadar sene geçmiş, köyü ile hiç haberleşmemişti. O zamanlar herkes Istanbul'a gidemezdi ki, köyünden haber sorsun.
Düşündü «Evvelâ pencereden içeriye bir bakayım, evde Fatımayı göremez isem, yatsıya camiye gider, orada olanları öğrenirim» dedi. Pencereye yaklaştı, içeriye baktı. Ailesi Fatıma ocağın başında oturuyor idi. Onu tanimıştı, tanımıştı ama yanında bir adam vardı. O kimdi? Dikkatle bir daha bakt1. Evet, ailesi Fatımayı iyice tanımıştı. Lâkin, o dizinde bir delikanlıyı yatırmış, onun saçlarını okşuyor, gülüşüp birşeyler anlatıyor, tekrar gülüşüyorlardı. Kan tepesine sicradı. Demek ki, o ilim tahsiline gidince Fatıma'sı başka bir erkekle alâka kurmuştu. Yahud, onun üstüne bu erkeğe varmıştı. Şimdi kendisinin mallarına, tarlasına, bağına bahçesine sahip olup zevku safâ ediyorlardı.
«Bu olamaz, bu namus temizlenmeden mesele hal olmaz, bunun intikamını mutlaka almam lâzım» diyerek, İstanbul'dan domuz ve canavar vurmak için aldığı silâhını çıkardı, namluyu pencereden içeriye nişan alıp çevirdi. Maksadı ikisini de vurup, namusunu temizlemekti. Otuz senedir okudugu ilimleri sanki unutmuş millete anlattığı vaazların kendisine faidesi olmamıştı. Tam ateş edeceği sırada, sabır için bir sene çektiği çile aklına geldi. Kendi kendine: «Dur Hüseyin, ne yapıyorsun? Sabır için, bir sene boyu çekmediğin kalmadı. Bir az sabır eyle.» dedi. Silâhı beline sokup oranın camii karşısında olan, köy odasına vardı. Akşam yemeğini yemiş olan köylüler,
birer ikişer yatsıyı kılmak için caminin önündeki peykelere oturmuşlar yarenlik ediyorlardı. Yanlarına varıp selâm verdi.
Yanlarına bir hoca efendinin geldigini kıyafetinden anlayan köylüler ayağa kalkıp selâmını aldılar ve tanımadıkları bu hocanın nereden gelip, nereye gittigini sordular. O da cevabında tanrı misafiri olduğunu söyledi ve köyün eskilerinden, ihtiyarlarından bazılarının isimlerini sorup hayatta olup olmadıklarını anlamak istiyordu: Köylülere hitaben: «Burada hoca Niyazi efendi vardı, sağ mı?» dedi «O öleli yirmi sene oldu».
Ya efe Omer, Gazi Osman agalar deyince, bir genci gösterip;
Bu yigit Gazinin oglu Ali, buda Omer aganın Dilâveridir dediler. Ömer ağa çok ihtiyar. Artık yürüyemiyor, Gazi Osman ise sizlere ömür dediler. Birkaç isim daha sorduğunda kiminin sağ, kiminin öldüğünü haber verdiler. Sonra lâfı kendisine getirip «Burada bir Deli Hüseyin var idi. Îstanbul'a ilim tahsiline gitmişti» dediğinde onlar «Evet; biz de böyle bir şey işittik, ama otuz senedir ondan hiçbir haber çıkmamış» dedikleri zaman hemen, o zatın ailesi var mı idi? dedi. Tabiî var idi. Hem de hayatta. Zavallının çekmediği kalmadı. Ailesini aldığı ve gerdege girdiklerinin ertesi günü ilim tahsili diye yola çıkan bu adamın o gece hamile bıraktığı kadıncağız. ne zahmetlerle o biricik yavrusunu büyüttü. «Baban tahsile gitti, gelmedi, belki de öldü. Ruhu şâd olsun diye oğlu Mehmedini okuttu. Hafîzı Kur'an etti. Yakın köyde bir âlim vardı. Mehmedi oraya gönderdi. Tahsil ettirdi. Evlendirdi. Mehmet efendi şimdi köyümüzün imamıdır. Nerede ise namaza gelir» dediklerinde hoca Hüseyin efendi neler düşünmüş ve ne ile karşılaşmıştı.
Bu sözleri dinlediginde gözlerinden yaşlar birden bire boşanmış. Kalbi yerinden çıkıverecek gibi heyecan ve hasretle vuruyordu. Köylüler adamın ağlamasına hayret etmiş, bakareken imam efendin in, yani deli Hüseyinin belmam baktı ki, az evvel sevgili Fatma'sının dizinde yatan nur yüzlü delikanlı bu idi. Meğer ne kadar da güzel, ne iri yapılı idi. Kıyafeti imamete ne kadar yakışmıştı.
Hemen yerinden kalkıp, imam oglunun selâmını, diger köylüler ile birlikte iade etti ve kendini tutamayıp, kendisini irşâd eden, ona sabrın ne olduğunu bizzat tattıran mürşidin köyüne doğru dönüp: «Yaşa be köylü. Yaşa be sultan. Yaşa be mübarek insan» diye yüksek sesle bağırmağa başladı. Köy-
lüler iyice şaşırdılar, misafir gelen hocanın deli olduğuna hükmetmişlerdi.
Hüseyin hoca, döndü oğlunun boynuna sarıldı. Onu bağrına bastı ve köylülere dönerek, kendisinin buradan otuzbir sene evvel giden deli Hüseyin oldugunu söyledi. Köylüler onun gerçekten deli Hüseyin olup olmadığını anlamak için bir sürü soru sordular. Hüseyin hoca bütün sorulanları dogru cevaplandırıp kendisinin deli Hüseyin olduğunu isbat edince; köylülerden biri, kusura bakma ya hoca! Deminki o bağırıp (yaşa be köylü, yaşa be sultan) deyişinin hikmeti ne ola- Hele şunu da bize bir yol anlatta merakımız ortadan kalksın. Dogrusunu istersen, öyle hareket etmen hepimizi meraklandırdı, dedileI.
Hüseyin hoca, köyüne bir gün mesafedeki mürşidin yanında geçirdiği hadiseleri kısaca anlattıktan sonra biraz evvelki, evinin önünde işleyecegi felaketi işte o mürşidden ögrendigi sabır sayesinde atlattığını ve işin hakikatını köylülerden öğrenince dayanamayıp sevincinden gayri ihtiyari olarak, o ruhu terbiye eden mürşidine, o veliyullaha seslendiğini ifade etti. Allahın, onun önüne böyle bir mürşidi çıkararak hem evlâd, hem de aile katili olmasından muhafaza buyurduğu için bin şükrettiğini söyledi.
Orada bulunanların hepsi, hocanın anlattığı hadiselerden hayret duymuşlar ve Allahın büyüklügüne bir kere daha şahid olmuşlardı. Hele, babasını doğduğu günden beri göremiyen oğlu ise, büsbütün hayretler içinde kalmıştı. Babası olduğu anlaşılan bu efendinin uzun senelerin sonunda elde etmiş olduğu bu çok mühim hayatî tecrübenin hikâyesini can kulağı ile dinleyip, kendine ibret dersi çıkarıyordu. Nihayet, yatsı ezanının okunduğunu duyunca hep birlikte camiye gittiler ve namazdan sonra da hep birlikte ona evine kadar refakat ettiler.
Deli Hüseyin hocanın alın yazısı icabı seneler sonra köyüne döndüğü ilk gün, ilk defa verdiği bu vaaz öyle bir vaaz olmuştu ki, kürsüye çıkıp anlatacağı bin vaazdan daha tesirli, daha isabetli idi. Allah, onun ilim yolundaki bu büyük azim ve iradesine karşı böyle bir ihsanda bulunmuş ve kendisini hem dünya, hem âhiret hayatını mahv edecek bir felâketten muhafaza ettiği gibi, bütün köy halkına verdiği ibret dersinde Hüseyin kulunu vasıta etmiş oluyordu.