Ara
Menü

Sayfalar 123–127

1.585 kelime

İrşad II · kaynak sayfaları 123–127

- 123 -— şilerin ruhlarını alıp onları sizlerden ayırmak ve onların ölümlerinin acılarını size tattırmakla, meyvalarızı, mahsullerinizi elinizden almakla, yahud nefsinizin meyvası olan evlâdlarınızı elinizden almakla imtihanlara tâbi tutacağım. Habibim Ahmed, Resûlüm ya Muhammed! Böyle belalara dûçar olup da benden ümitlerini kesmeyenlere, salır edenlere lûtfu keremi ihsanımı müjdele.»

Böyle bir musibete duçar olup da tahammül gösteren sabrı cemîl ile mücehhezdir. Kendilerine bir musibet erişip: «Bir Allaha âidiz. O mülkünde istedigi gibi hükmeder, biz onun mahlûkuyuz ve ona döneceğiz.» diyenler felâha erenlerdir.

Rabbilerinden râzı olanlar, işte bunlardır. Hidayete erişenler işte bunlardır. Hakkın cennetine girenler, hâk cemalini görenler işte bunlardır...

Allaha iymanı olan, mevlâsından gelen belâya sabır, nimete şükür eder. İster sabır eyle, ister sabır eyleme. Allah hâkim, biz mahkûmuz. Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Sabır eyleyen kişi, Allaha olan iymanının «miktarını»

öğrenir, bu suretle Allah gafilleri «Benim böyle has kullarım vardır» diye irşâd eder.

İşte Allah, kulunu imtihan etti demek bu demektir. Yoksa, hâşâ, kulunu tecrübe edip, onun bilmediği bir hareketini öğrenmesi mânâsına gelmez. Estağfirullah, Allah böyle, imtihandan münezzehtir, berîdir. Zira, o âlimül-gaybı-veşsehâdedir. Hakkın imtihan etmesi demek, Allahın sırrı-ilâhiyi açıklaması demektir.

Yaz günleri tutulan oruca, vaktinde tâdili erkân üzere kılınan namaza sarılmak, malların zekâtını cimrilik etmeden vermek, mahsülleri ektikten sonra neticesini itidâl ile beklemek ve Allahın her emrine imtisâl edip, nehiylerinden kaçınmakr taâta sabır göstermek demektir. Sabırlı olan kişilere nihayetsiz, hesapsız ecirler, cennetler, ihsanlar vereceğini Allahu sübhanehu ve teâlâ vaad eylemektedir. Allah celle va'dinden dönmez.

Musibetlere sabır demiştik. Yukarıda bunlara dair bir çok deliller ve misaller gösterdik. Mâiyetlere sabır da böyledir. Meselâ; güzel bir kadının kendisini fenalığa dâvetini reddeden mert.

, erkek kişi. Allah indinde büyük mazhariyete erişmiş demek tir. Fenalıkları, içki, kumar v.s. gibi nefsin arzu ettiği herşeyi Allah rızası için terk eyleyip tövbesine sadakat

gösteren ve sabır eyleyen de ayni hidayete ermiş, ecri azîme nail olmuştur. Kendisine hakaret edenin, hakaretine tahammül gösterip, karşılık vermeyen ve ona kin beslemeyen, bilâkis ona ihsanda bulunan muhsin kişinin; Allahın sevgisine lâyık olduğunu Kur'anı Kerîm haber vermektedir.

Cinayetlere vs. felâketlere, daima sabırsızlık sebep olmaktadır. Çünkü, insan sabrı terk edince gazabının esiri olur ve neticede insan, bir anlık hiddetle, cezasını ömür boyu çekeceği, bir fiil işler. Kötülere uyacak olursan mahkeme kapılarında sürünmekten başka ne elde edebilirsin? Seni isıran bir köpeği ısırırsan, senin o köpekten ne farkın kalır? Yahud, sana çifte atan eşeğe, sen de tekme atarsan eşekten farkın kalmaz. O hayvandır, tepti. Sen insansın, sabırlı ol, veya tepmesine meydan verme. Sabırsızın bagı belâdan kurtulamaz.

Sabır bir tâc imiş lûtfu hüdadan, Giy ol tâcı, kurtul cümle belâdan.

Sabır bir kal'adır genci hüdadan, Gir al burca, kurtul bütün belâdan.

Sabırlı ol! Sabır ile dut yaprağı ipek ve ekşi üzüm ise pekmez olur. Sabırsız olan dut yapragını, yaprak diye atar, onu işlemez. Üzümü de kemâle ermeden yediği için gerçek tadını bulamaz. Aşağıda anlatacağım hikâyeyi dikkatle oku, hayatına tatbik eyle.

HIKAYE Dell Huseyın hoca denilen bır adam varmış. Bu adam, evlendigi gece, nikâh kıymaya gelen hoca efendilerden ikisi düğün evinde bir dinî mes'ele hakkında sohbete başlarlar. Hüseyin ağa hayran, hayran bu mübâhaseyi dinler ve içinden «Yarından tezi yok ben de ilim tahsiline gideyim. Bu efendiler gibi okuyayım. Ben de böyle sohbetlere iştirak edeyim» der.

«Cahillik ne kadar kötü imiş, yirmi yaşına girdim. İşte evlendim. Fakat neye yarar? Birşeyden haberim yok!» diye içinden hayıflanır. Sohbetten sonra onlara: «Hoca efendiler! Siz, bu tahsili nerede yaptınız! Bu güzel konuşmaları nerede öğrendiniz? Biz de bazen arkadaşlar ile konuşma yaparız ama, birbirimizi kötü sözler ile incitiriz. Siz, hiç kötü söz söylemediniz, birbirinizi kırmadınız» der. Hocalardan biri: «Bu ilmî sohbet-

tir, böyle sohbetlerde küfür edilip kimse kırılmaz, dogüşümez. Böyle ilmî sohbetler cennet bahçelerinden bir bahçedir.

Sizin sohbetlerinizde, hep Allahtan gayri şeyler konuşulduğu için sonunda dargınlık, kırgınlık, döğüş olur.» der.

Alim ile sohbet etmek, lâ'li mercan incidir, Cahil ile sohbet etmek günde bin can incitir.

Nikâh kıyılır. Hüseyin ağa gerdeğe girer. Fakat, aklı fikri sabah olur olmaz İstanbul'a gidip hemen tahsile başlamaktır. Sabah vakti kalkıp namazını kılar ve karısına hitaben:

«Bak Fatma, Ahırda koyunlar, inekler var. Bağ ve bahçe de sana aittir. Ben Istanbula ilim tahsilin'e gidiyorum. Tahsilden sonra hemen gelirim. Benim yokluğumu bildirme. Anam, kızkardeşlerim evvel Allah, sonra sana emanet. Ekin, biçin çalışın. Yakında ben de gelirim» diyerek yola çıkar. Istanbul'a gelir. O devrin ilim ocağı medreseye girer. Kendisini tam otuz sene ilim tahsiline kaptırır.

Ilme o kadar dalmıştır ki, aklına ne köy, ne kasaba, ne bahçe ne de karısı gelmiştir. Allah; ilmi isteyene, zenginliği de istediğine verir. Yaşı yirmi olmasına rağmen Hüseyin efendi hâfızı Kur'ân olmuş, aynı zamanda dersiâmlığa kadar yükselmiştir.

Yıllar sonra Yaşı ise elliye gelmiş, sakal ve saça ak düşmüştür. Artık âlim olmuştu. Nihayet icâzetini alıp memleketine dönmek üzere yola çıkar. Yirmi günlük bir yolculuktan sonra, memleketine bir günlük mesafedeki bir köyde, akşam üstü konaklamak üzere giderken yolda, tarlasında çalışmakta olan bir ihtiyara rastlar, selâm verir. Onun selâmını alan köylü: «Hoca efendi dur, beni bekle. Bu köye girmeden önce beni gördün, onun için sen benim misafirimsin» der. Hoca efendi de, bu dâveti kabul eder ve: «Evet ilk sana tesadüf ettim Memnuniyetle senin evine misafir olayım» der. Köylü işini bitirir ve hoca efendiyi kağnısına bindirir. Köyün yolunu tutarlar. Evde yemek yedikten sonra yatsıya camiye çıkarlar. Yatsı namazından sonra, hoca Hüseyin efendi vaaz kürsüsüne çıkar. Vaaz ve nasihatta bulunur. O kadar tesirli vaaz eder ki, camide herkes bu âlim hocayı dikkatle dinler. Velhasıl hoca halkı kendine hayran bırakır. Köyde bir bayram havası var-

dır. Kolay degil, beldelerine bir alim gelmiştir. Bunu ganimet bilen cemaat, vaazdan sonra. hoca efendiyi köy odasına götürürler, izzet ikram ederler. Dînî mes'elelerde müşkülleri olanlar, bu müşküllerini hallettirirler.

Nihayet, kalkarlar ve köylünün hanesine varırlar. Yatmadan önce köylü, hoca efendiye; «Efendi, tahsilinize sebep babanız mıdır?» Eğer böyle ise, sizin gibi bir âlimi biz müslümanlara hediye ettiği için Allah ondan razı olsun» der. Hüseyin efendi köylünün bu sözüne karşılık, başından geçen ve tahsiline sebep olan hadiseyi hatırlıyarak güler ve der ki: «Babam, ken küçükken ölmüş. Onu pek hatırlamam. Yetim kaldığım için, tahsil edemedim. Bu halim yirmi yaşıma kadar devam etti. Evlendiğim gece, evimde ulemânın yaptığı bir ilmî sohbet beni okumaya sevketti. Ertesi gün İstanbul'a varıp, tahsili ilim için niyyet ettim ve niyetimi de yerine getirdim.

Köyümden çıkalı tam otuz sene oldu ve otuz senedir tahsildeyim. Yirmi yaşımda köyümden çıktım, elli yaşımda köyüme dönüyorum» dediğinde gözleri yaşardı. Tahsilden evvelki ve sonraki hayatını hatırlayıp ağladı. Köylü; «Maşâallah size»

dedi, sonra ilâve ederek «Sizden bir soru sormama müsaade eder misiniz?» dediğinde: «Elbette!» cevabını aldı. Köylü:

«Otuz sene tahsil ettiğinize göre, acaba ilmin başı nedir?»

dedi. Hoca efendi: «Ey köylü kardeş! Ilmin başı (Rabbi yessir velâ tuassir rabbi temmin bil hayır) duasıdır.» dedi. Köylü «Hayır hoca efendi. İlmin başı o olmasa gerek.» Hoca efendi Elif, be, te.. ilâ âhir okudu, köylüden «bu da ilmin başı değildir» cevabını aldı. Hoca, Bismillâh'tır dedi. Köylü: «Besmele de ilmin başı değildir» dedi. Hoca, «Nasara yansuru» dedi, bunlar da ilmin başı değildir cevabı ile karşılaştı. Sure-i fâtihadır dedi. Hoca âciz kalıp: «Ey köylü kardeş! Öyle ise bana ilmin başını öğret» dedi. Bu sefer köylü gülüp «Otuz senede öğrenemediğin bir şeyi, ben nasıl olur da bir gecede sana öğretirim?» dedi. Hoca efendi «Öğrenmem için ne yapmam gerekirse yaparım» dediginde; köylü «Bilmem ki, şartıma raz olur musun? Çünkü, artık bir gün sonra otuz sene ayrı kaldığın köyüne döneceksin. Halbuki benim sana ilmin başını öğretebilmem için bir sene yanımda kalman lâzım. Zannetmem ki buna sabır edesin» dedi. Hoca «Elbette bunca sene, köyüme ve köyümdekilere hasrettim. Insaf et, beni bir sene burada oyalama da, şunu bana öğret» dediyse de. «Hayır. Otuz senede öğ-

enemedigin şeyi sana bir seneden az zamanda ögretemem.

Hem sen zeki, ilme âşık adam olduğun için bir senede öğretmeyi vaad ediyorum. Oyle insan vardır ki, ilmin başının.ne olduğunu elli, altmış hattâ yetmiş senede öğrenmez ve ögrenemez» dedi. Hoca çaresiz kalıp sonunda «Peki» dedi.

Sabah olunca «Haydi bakalım, çarığı ayağına giy, küreği eline al. Tarlaya işe yürü» dedi. Orada akşama kadar çalıştı.

Köylü ona öyle ağır işler ördürüyordu ki, hoca efendi bitkin bir halde eve dönüyor, namazını kılıp yatıyor ve sabah erkenden tarzanın yolunu tutuyordu. Bir sene «Ilmin başını öğrenmek gayesiyle ağır bir çileye dişini sıktı. Öyle ki, hoca efendinin anasından emdiği süt burnundan gelmişti. Ne vakit «Şu ilmin başını anlatıver» dese, köylü «Biz, anlatacağımız zamanı biliriz» derdi. Sene tamam olmuştu.

Hemen köylünün yanına varıp «Haydi bakalım. Ilmin başını bana anlat. Artık bu akşam tam bir sene oldu» dedi. Köylünün «Yarın sabah seni yolcu ederken söylerim!» demesi üzerine «Allah aşkına bu kadar kısa mı bu?» dedi. O da «Evet bir az kısacadır. Gerçi lâfzan kısa, fakat mânâ bakımından çok uzun. Pek çok uzundur» cevabını verdi.

Sabah oldu, namazı kıldılar, dualar edildi, çorba içildi, köylü karısına seslendi: «Ya hû, hoca efendiyi yolcu ediyoruz.

Bir az yolluk, azık hazırla. Yaptığın tarhanadan hoca efendinin ailesine gönder» dediğinde dayanamayan hoca: «Bırak şu tarhanayı, ilmin başı ne imiş onu öğret» diye atıldı. Köylü ciddileşti ve:Hoca efendi (tlmin başı Sabırdır) dedi (Evet ilmin başı sabırdır ve söyleyecegim bu kadardır). Hoca efendi hiddetlenmiş, fena halde canı sıkılmıştı. Sabır hakkında ne güzel hadîsler, ne kadar çok âyetler bilirdi. Kaç defa insanları sabıra davet eden vaazlar, nasihatlar etmişti. şimdi, hiç yoktan böyle üç kelime için ömründen bir sene kayıp etmek ona iyice dokunmuştu. Mühim bir şey öğreneceğini zan edip bir sene çekmediği çile kalmamıştı. Köylüye dönüp: «Ağa sana, ne söyleyeyim bilmem ki? Böyle üç kelime için beni burada bir sene oyaladın. Hiç vicdanın, dinin, iymanın, insafın yok mu?

Allah cezanı versin. Ben böyle şeylerin âlâsını bilirim. Allah Allah, Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh» diyordu. Köylünün kendisine yaptığı azizliği bir türlü hazm edemiyordu.

Köylü bunun üzerine ona: «Evlâdım. Bana niçin kızıyorsun? Bir sene evvel, ben sana (ilmin başı nedir) dediğimde «Sabırdır» diyebildin mi? Diyemedin. (Öğret bana!) dedin.