Ara
Menü

Sayfalar 117–122

1.796 kelime

İrşad II · kaynak sayfaları 117–122

cehenneme beraber girersiniz. Onlara doğru yolu göstermek, kötü yoldan çevirmek için elinden geleni yap! Başıma belâ açarım diye korkma!

Bütün dünya kâfir olsa, sen dini Muhammedden dönmeyeceksin. Allaha giden yol İslâm yoludur. Bunun kapısı Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi vesellem, nihayeti ise Allah celle celâlühudur.

Kim ki Islâmdan başka dine talip oldu, o kişinin talep ettiği din, indi ilâhide merduttur. Böyle bir kişi, dünyada zulmette, âhirette ise hüsrandadır, nârdadır. Zira, indi ilâhide din, ancak İslâm dinidir. Hakka giden doğru yol ise, iymân yoludur. İşte, sorumlu olduğun aile efradını, arkadaşlarını bu yola çağır. Böyle yapmaz isen, âhirette onlar senden dâvacı olacaklar ve: «Yarabbi, Hak yolunu bildiği halde, bize göstermedi, bizim irtikâp ettiğimiz günahları gördüğü halde bizi ikaz etmedi» diyecekler.

Allahu sübhanehu göyle buyuruyor: «Islâmdan, iymândan küfre giden bir kavim nasıl olur da benim yardımıma lâyık olabilir? Onlar Resûlümün hak nebi olduğunu kavlen, fiilen görmüşlerdir. Onlara âşikâr mucizei ilmiye, mucizei-kevniye, mucizei-vücudiyye gelmiştir ve onlar bu mucizeleri elleriyle tutar gibi tutmuşlar, gözleri ile görmüşler ve kulaklanı ile duymuşlardır. Sonra da dini islâma Muhammed aleyhisselâtu vesselâma ve Kur'ana sırt çevirmişlerdir. Böyle zalim bir kavme benim yardımım olmaz.»

İslâm dini, aziz bir dindir. Bu dinin neresinde bir kötülük, çirkinlik mevcuttur? İslâmın emrettiği bir gey zahirde belki bize kerih gibi görünebilir. Fakat, o aslında kerih değildir. Bilâkis bizim görüşümüzde ve anlayışımızda kerâhat vardır.

Böyle bir emirle karşılaşınca üzerinde dur, araştırma yap.

Göreceksin ki, o kerâhat senin görüş ve anlayışındadır. Zaten, Kur'ânı iki zümre inkâr eder. Biri ahmak, cahiller, kendini henüz hayvanlıktan kurtaramayanlar. Diğeri ise, inatçı münkirler. Güneşi balçıkla sıvamaya kalkanlar. Kur'ânı Kerimin misli olmayan bir kitap oldugunu ve Hazreti fahri-alem efendimizin hak nebî oldugunu yakıynen bildikleri halde, inat ve hasedlerinden, kibirliliklerinden iyman etmeyenler.

Işte, bu gürühtan gayrı ehli insafın, aklı selim sahiplerinin Kur'ânı-mübiyne ve âhir zaman nebiysi, Resûller sultanı,.

enbiyalar serdarı, ins ve cinnin nebiysi ve Resûlüne îyman etmemeleri mümkün degildir. Az bir tahsil görüp de, dinsiz olanlar, dine diyanete yan çıkıp inkâra yeltenenler ve bunlara mümasil kişiler dinsiz degildir. Bunlar edebsizdir. Dinsizim diyen kişi bu mevzuda birkaç fakülte bitirip, bütün dinlerin en ince noktalarına kadar vakıf olduktan sonra, dinler arasında mukayese yapacak durumda olup da henüz iymana gelmeyen, gönlü boş, hakikatı arayana derler. Yoksa birkaç sene tahsil edip, henüz kendi dininden haberi olmayan, tarihinden, an'anesinden, büyüklerinden haberi olmadan dini Islâmın aleyhinde bulunan ve Kur'ânın metnini dahi okuyamayan cahiller ne kâfirdir, ne de dinsizdir. Böyleleri cahil edebsizlerdir. «Bu din hakkında ne gibi bilgin var ki Islâmın emrini veya yasak ettiğini beğenmiyorsun?» diye sorulduğu vakit, sana, dinde olmayan bir takım safsatayı İslâmın rüknü gibi haber verirler.

Görürsün ki, bunların ne âyetten, ne hadisten, ne de hâdiseden haberleri vardır. Fakat inatları yerindedir.

Kur'ân; bizleri âlim olmaya ve ilime teşvik etmekte. İlk inzal edilen âyeti: «OKU» olan bir dinin ne için aleyhindesin?

Tabiî; sen başı boş olarak yaşamak istiyorsun. Kur'an seni bir takım emirler ve nehiyler ile insan, olmaya dâvet ediyor.

Bu hal senin nefsine ağır geliyor. Senin, diğer insanlara karşı yapmak istediğin hareketleri, sana yapmağa kalksalar, birine razı olmazsın. Hep sen üstün olmak istersin. Sana hesap sorulmasına taraftar değilsin. Kur'anı Kerimin senin de yaptıklarından hesaba çekileceğini haber vermesi, seni nâra atacağı tehdidini duymak, işine gelmiyor. Bunları sana haber veren âyetleri okuyanı susturmak istiyorsun. Susturamayınca da, inkâr edip işin içinden çıkmak gafletini akıllılık zannediyorsun. Yahud, inandığını söylüyorsun, fakat âyetleri kendi yanlış anlayışına göre tevil edip, «Beş vakit namaz çoktur.

Bu devirde bu kılınmaz, iki vakte indirelim» gibi sözler sarf edip, kendin kılmadığın halde, mü'minlerin ibadetine de dil uzatıp onlara hakaretler savuruyorsun.

Dinsiz isen, dinsizligin ile başbaşa kalıp, dört kitabı okuyup kendine bir din ara ve «Din'len», dindar olan «Din'lenir».

Kendine din bulmayan, yani din'lenmeyen kişi; âhirete yorgun gider. Dünyada da rahat edemez. Böyleleri en sonunda intiharla hayatlarını mahvediyorlar. Dindar ol, dinlen. Dindar.

Ol, safaya er.

Ben nice dindar olanları biliyorum, bunların hepsi köylüler, esnaflar, cahil kimseler deme! Onların iymanına bir vakıf olsan, onların namazdan, oruçtan aldığı zevki bir alsan; bir vakit namazı yüz güzel kadına degişmezsin. Bir gün tuttuğu orucun zevkine bütün dünyayı degişmezsin.

Bak; hak yoluna can feda edenleri sana yukarıda yazdım.

Ölümü din ve imanlarından ötürü hayatlarına tercih ettiler.

Demek bu iymanın bir zevki var ki, ölümlere, cefalara, habislerin bu ezâlarına ehemmiyet bile verdirmiyor. Şu hadiseyi yazmadan geçemeyeceğim:

Müslüman bir hammal, bir çeşmeden abdest alıyordu.

Oradan geçen delikanlı, yanında bulunan kız arkadaşına şöyle hitab etti: «Bak şu serseme! Ayaklarıı yıkamakla cennete gideceğini zannediyor.» Bu konuşmayı Allah bana duyurdu. O zavallı gence karşı Allah bana şu cevabı verdirdi: «Cennete dahi girmese, ayaklarını yıkadı. Serinledi ya. Kâfi; halbuki sen ondan da mahrumsun» dediğimde bir şey söyleyemeden çekilip gittiler. Allaha, bunlara hidayet etmesi için dua ettim.

Evet; bu gibiler için dua edelim. Onları kınayıp hakir görmeyelim, ve doğru yolu gösterelim. Diyeceksiniz ki; kendilerini din uğruna feda edenler işçi, köylü, esnaf ve buna mümasil kişilerdir. Hayır. Hayır! Nice hükümdar ve hükümdar hanımları ve kızları, peygamberler, yüksek kumandanlar da Allah yoluna çekinmeden canlarını feda etmişlerdir. Tarihleri bir oku. Hepsini bu risalede yazmama imkân yok. Demek ki, inanç, aşk ve muhabbette bir zevk var ki, hükümdarlıklarını, din ve iyman uğruna feda ediyorlar. Evet; inanmak da bir zevktir ki, o zevki ne hükümdarlıkta, ne de başka zevkte bula bilirsin.

Ama, tad duymaya çalış. Allah cümlemize duyursun, o zevki tattırsın, iyman ve ibadet lezzetini hissettirsin. Amin, bi-hürmetil-mürselin.

Bak; Hz. Asiye bir hükümdar ailesi iken, nasıl iyman ve Allah yolunda saltanatını terk eyledi. Canıni cefalara lâyık görüp safaya erişti. Sana ibret için yazayım; Firavun alelâde bir hükümdar değildi. Devlet otoritesini din ile karıştırmış, kendisini halkına tannı olarak tanıttırmıştı. Ağzından çıkan söz sanki âyet idi. Her dediği ve istediği yerine getirilir, ona karşı kimse duramazdı. Böyle bir saltanata sahip olan firavu-

nun hanımı da aynı saltanata ortak idi. Fakat Allaha iyman, nebiyye iyman lezzeti, bu lezzet ve zevklerin fevkinde olduğu için, firavunun ailesi Hazreti Asiye; Hz. Musa'nın nübüvvetini kabul eyleyip Allaha âşık bir kul ve Hz. Musa'ya sadık ve onun dininde sâbit bir insandı. Din ve iymanını senelerce gizlemişti. Gizli yerlerde Allahına ibadet ve taatte bulunmuştu.

Hz. Mâşitenin başına gelen o musibete gösterdigi sabır ve tahammüle hayran kalmış ve Cenabı hakkın, Hz. Mâşite ile kocasına ve kundaktaki çocuğuna karşı gösterdigi iltifatı rabbanisine meftun olup, kendisi de din ve iymanını açıklamak suretile rütbe-i şehadete ermeyi ve rütbe-i şehadetteki lezzeti, zevki tatmayı ve sonradan gelecek mü'minlere Allah yolunda canını feda etmek zevkinin dünya zevklerinden üstün, hükümdarlık lezzetinden daha tatlı olduğunu bildirip, hak yolunda şehide olmaya azm etmiş ve bu hususta örnek olmak istemişti.

HİKAYE Hz. Mâşite ile iki evlâdı ve kocasının şehadetinden sonra, firavun gazabını alamamıştı, çünkü ölüme meydan okuyan bu şehitlerin hali, firavunun tebasından bulunup da bu sahneyi görenlerin karşısında onların nefretini çekmişti. Böyle ilâhlık olamazdı.

Maiyetinde bulunan bir hizmetçi bile, kendisini dinlememişti. tâhlığını tasdik etmiyordu. Firavun öfke ile odasına çekilmişti ki, Hz. Asiye yanına gelip: «Ne için o zavallıları katl ettiğini?» kendisine sorduğunda, «İlâhlığımı inkâr ettiler. Onun için onları böyle feci şekilde katl ettirdim.» dedi.

Ve ilâve etti: «Böyle yapmam gerekti tebaâmdan hiçbir kimse bana kafa tutmamalı, böyle yapacaklara, bu ibret olsun.»

diye cevap verir. Hz. Asiye: «Sen nasıl ilâh olursun? Seni, benî yaratan Allah var. Sen de, ben de, bizden evvel gelenlerii oldügü gibi ölecegiz.» dediginde Firavun: «Sen de mi Musa'va iyman ettin? » dedi. «Evet! ben de, yerin göğün sahibi olan Allaha iyman ettim.» (Lâ ilâhe illallah Musa Kelimullah) dedi.

Firavun ona: «Bu sözden dön. Sana ne kadar aşkım olsa da ağır cezalara çarptırır, bu sözü söylediğine pişman ederim»

deyince Hz. Asiye: «Hayır! Bu sözden dönemem. Bu söze, senin saltanatını fedaya hazırım» diye karşılık verdi. Firavun ofkesinden kıpkırmızı kesılmiştı, tekrar «Bu sozü terk eyle.»

dediginde Hz. Asiye de tevhidi tekrarlıyarak Musa aleyhisselâmın nübüvvetini tasdik eylediğinde, firavun «Cellât» diye

seslendi. Cellâtlar içeriye girmişti «Bunu alın, çarmıha gerin»

dedi. Cellâtlar şaşırmışlardı. Nasıl olurdu, çok sevdiği ve saltanatını paylaştığı karısını nasıl cellâda verirdi? Firavun, kudurmuş köpek gibi: «Ne duruyorsunuz, sabuk alın, çarmıha gerin dedim ya!» diye haykırıyordu.

Hz. Asiye'yi alıp iki ellerini gerdiler ve bir tahtaya çivi ile çaktılar. Ayaklarını da üst üste koyarak çivi ile aynı tahtaya çaktıktan sonra, yüksek bir yere dikerek güneşe karşı bıraktılar. Firavun, ilâhlığwa iyman etmeyenin aynı cezaya çarptırılacağını ilân ettirdi ve bundan sonra, günde iki defa gelip «Asiye bu sözden vazgeç seni af edeyim, kurbiyyetime alayım, seni nimete gark edeyim» demesine ragmen cevabl:

«Lâ ilâhe illallah Musa kelimullah» oluyordu.

Çektiği zahmetlere sabır, metanet göstermeye yemin ve azm etmişti. Yaralarma kurtlar üşüştü. Hz. Asiye'yi yemeğe başladılar. Güneşin şiddetli harareti ile ciğeri yanmıştı. (Su, su!) diye inliyordu ki; Hak sübhanehu ve taâlâ hazretleri lûtfu kereminden, Hz. Asiye'nin gözünden perdeyi kaldırip, cennetteki makamını gösterdi ve kendisine melekler müjdeci olarak gönderildi. Allahın selâm ettiğini ona bildirdiler. Allah celle, Asiye'nin metanet ve iymanını, sabrını tebcîl ve tebrik ediyor, onu âhirette sevgili Muhammedine zevce yapacağını va'd ediyordu. Hazreti Asiye bu müjdeyi alınca tebessüm etti.

Firavun, bunu görüp, herhalde aklını kaybetti diyordu. Günlerden beri çivilere çakılan aç ve susuz güneş karşısında birakılan bu kadın mutlaka deli olmuştu ki böyle gülüyordu. Halbuki, melekler ona Hak teâlânın selâmını getirmişler. Hak teâlânın onun hakkında: «Benim için kaç gündür yemeden içmeden, güneşlerde kavruldu. Aç, susuz, nice zahmetler çekti?

Acılara sabır etti. Ona kevser şarabını hediye ettim. Içsin, yeniden hayat bulsun. Bu bulduğu hayatın artık ölümü yok.

Beni arzu etti, bana gelsin. Benim onun için hazırladığım nimetlerimi görstin.» dedigini bildirdiler. Hz. Asiye cennet şarabını meleklerin elinden içti ve canını hakka teslim eyledi.

«Mak'adı sıdk'a» erigti.

Hz. Asiye, iymanına sabır ettiğinden şimdi cennet taâmlarından yiyip, ırmaklarından içmektedir. Hz. Asiye'nin yarın âhirette efendimize zevce olacağını tefsiri keşşaf yazmaktadır. Bu nimete sabrından dolayı ermiştir...

İymandan zevk alan kimse, padişah olsa iyman için tahtı-

nı terk eder. Işte, Ibrahim Edhem Kadesallahu sırrahu Hazretlerinin, Allah aşkından tahtı ve tâcını terk eyledigi herkesçe malümdur. Halbuki, firavunun mülkü, firavuna kalmadı.

Hz. Asiye'ye verilen mülk ise geri alınmayacak. Firavun azapta ve nârda; Hz. Asiye cennette ve nûrda. Rahmetullahi anhâ...

Sabır sıfatullahtır. Kâinatta vuku bulan hadiseler bile bizlere sabır dersini talim eylemededir. Bütün kâinatı bir «OL» emri ile halk etmeye kadir olan mevlâ; bu âlemi altı günde yarattığını kitabı hakîminde beyan ediyor. Nebatlar altı ayda yetişiyor, ağaçlar meyvesini senede bir defa veriyarlar. Bazıları meyvelerini dikildikten iki sene sonra verdigi gibi bazıları beş, on, onbeş, hattâ otuz senede vermektedirler.

Insan oğlunun hilkati ise, tohum ana rahmine düştükten kırk gün sonra kana; sekseninci gün et pıhtısına, yüz yirminci gün cana, ruha kavuşup, dokuz ay on günde dünyaya gelir.

Kırk senede kemâle ulaşır. Bütün mahlükatın hilkati, sabr-1 teenni ile vücud bulmada. Hep sabır etme ile meydana gelmede.

Yaptığımız iyilikler ve kötülüklerden göreceğimiz mükâfata, veyahud çarpılacağımız cezaya da sabır ile mülâki olunmakla, Allahu zülcelâl, bizlere hiçbir geyin acele ile olmayıp, ancak sabır ile olduğunu beyan etmededir.

Bütün musibetlere karşı sabır, Allah cellenin metin bir kal'asıdır. O kal'aya sığınan, o libasa bürünen dünya ve âhirette felâha erer. Necat, sâbirler içindir. Ayâtı beyyinatta:

(Veleneblüvenneküm bi gey'in minel havfi velcûi venaksin minel emvâli vel enfüsi vessemerât ve beşsirissâbiriyo).

Bakara sûresi: 155 Mânâyı âlisi: «Ben sizleri muhakkak ki, korku ile, açlıkla, size verdiğim mallarınızı elinizden almakla, sevdiğiniz ki-