Ara
Menü

Sayfalar 111–116

1.688 kelime

İrşad II · kaynak sayfaları 111–116

yi, bir çarmıha gerdirdi. Mâşite hatunun iki kızı vardı; biri kundakta, diğeri beş yaşında idi. Firavun, o iki meleği de getirtti, kızlardan büyük olanını, Mâşite'nin karşısında tutup «Bu sözden dönecek misin?» diye Hz. Mâşiteye sordugunda, o yine (Lâ ilâhe illâllah Musa kelimullah) diye cevap verince;

Mâşitenin çenesini zorlukla açıp bu yavrunun gırtlağını onun agzına dogru tutup masumun gırtlagına bıçağı vurdular. Yavrucagın kanı, Hz. Mâşitenin agzına ve yüzüne döküldü. Çarmıhta idi. Elleri ve ayakları ile tahtaya çivi ile çakılı idi. Yine firavun köpek gibi uludu: «Benden başka ilâh var mı?» Hz.

Mâşite: (Allah birdir, Ondan başka ilâh yoktur. Musa onun kelimi, nebiysidir) dediginde kundaktaki yavruyu Hz. Mâşitenin agzına dogru getirdiklerinde saatlardır aç kalan yavru, meme kokusu almış olduğundan, meme verecek zannı ile elini anasının koynuna sokmuştu ki, hemen iblis gelip Hz. Mâşiteye fitnesini savurdu: «Ey Mâşite! Rabbim sensin deyiver de kur- 'tul, yine gizli îymanına devam eyle!» diyordu. Mâşite, önce küçük yavrusunun haline tahammül edemedi. Onun da boğazlanmasına kıyamadı. Ne kadar da mâsum idi, güzel gözleri ile ağlıyor. Meme, meme diyordu. Tam «Rabbim sensin!» diyecekti ve firavuna karşı iymanını ketm edecekti, birdenbire o küçük yavruyu Allah dile getirip: «Ey anne! Sabır eyle; iymanından dönme!» diye feryat etti. Bu söylemez yavru, şimdi konuşuyordu. «Ey anne! Allahtan yüz çevirme. Bu mel'una iyman eyleme. Iymanını gizlemeye lüzum kalmadı. Inleme, üzülme. Bak Rabbin sana cennette bir saray hâlketti. İşte karşında duruyor. O sarayın hizmetçileri huriler ve gılmanlar sana müştâk. Zilletle yaşayacağına izzet ile öl! Şehîde ol. Sabır eyle. Allahm rahmetine ulaş!» dedi.

Firavun şaşırmıştı: «Aman söyletmeyin gunu, bu işin böyle olduğu duyulursa ülkede fitne çıkar. Hemen kesin, ortadan kaldırın» diyordu. O küçük meleği de Hz. Mâşitenin ağzına tutup boğazladılar. Artık Hz. Mâşite inlemiyor, üzülmüyor, ölümün bir an evvel gelmesini bekliyordu. Firavun, Maşite hatunun kocasını da oldürmeye niyyet etmişti. Emir edip onu da huzuruna getirtıp: «Bana iymanını, benım Allah olduğumu izhar eyle» dedi. İki yavrusunun kanlar içinde yattığını ve karısını da feci bir halde gören perişan baba: «Allah sana lânet eylesin» deyince firavun, bir kazan getirtip içinde su kaynattırdı. İki yavrunun cesedini, Mâşiteyi ve kocasını teker teker kızgın kazana attırıp haşlatarak şehid eyledi. Kazandan

kendilerine, «Ey Allahın has kulan, bu ateş degi. Bu cennete giden yoldur. Sür'at ediniz» eklinde nida geliyordu.

Allah ve dinleri yoluna, cânânlar ugruna, canlarını feda eylediler. Radiyallahu anhüm ecmain.

Resûl aleyhisselâtu vesselâm efendimiz buyurdular ki:

«Ben Miraca giderken, Cebrail bana bir ka bir gösterdi. O kabirden miski anber kokulan geliyordu ve o kabir cennet bahçesinden bir bahçe olmuştu. Cebrail'e (Bu kabrin sahipleri kimdir?, dedigimde (Ya Resûlallah bu kabir firavunun hazinedarı ile kıznın dadısı olan Mâşite sultanın ve yavrularının kabiridir) dedi..»

Balkan harbinde kaybettiğimiz yerlerde ve Trakyada öyle facialar oldu ki, bende yazmaya kudret, dinlemeye de, siz mü'minlerde tahammül kalmaz. Beyaz saçlı ihtiyarlar kiliseye götürülüyor, zorla dinlerinden döndürülüyorlar, dininden dönmeyenler fırınlarda yakılıyordu. Bu faciayı öğrenmek isteyen, «Kırmızı ve Siyah» ismindeki kitabı okusun. Küçük yavrular, kundaktaki çocuklar havaya fırlatılıyor, altına süngü tutup, süngüye saplatılıyor idi. Genç gelinlerin, mâsum kızların zorla ırzına geçildikten sonra bıçakla göğüslerine haç çizilyor, sonra da fırınlarda yakılıyordu.

Bu böyle kaç sefer mü'minlerin başına gelmiştir. Neden?

Cehaletten, tenbellikten, din ve diyanetten uzaklaşmaktan dolayı bu müsîbetlere mâruz kalmıştık. Zira, iki türlü belâya giriftar olunur. Birini kuluna Allah verir. Diğerini biz kendimiz celbederiz kul, o belâya müstehak olan kötü ameller işler ve Allah da belâyı hâlk eder. Yâni o belâyı kul kisb eder, Allah da halk eder.

Allah celle hazretleri, bizzat tevcih ettiği müsibetlerin sabrını da ihsan buyuınır ve böyle verdigi musibete sabır edersek ecri azime nâil oluruz. Sabır etsek te, etmesek te elden ne gelir? Şikâyet edersek, Allahı kullara şikâyet etmiş oluruz.

Lâyık olan, musibetin haktan bir hikmete mebni geldiğini bilip, sabır etmektir. Abdullah ibni Mübarek diyor ki: Sabır edene musibet tektir. Sabır etmeyene iki olur. Biri büyük musibettir, biri geçici musibettir. Büyük musibet gudur ki, sabır etmediğimizden dolayı «musibete sabr» mukabilinde verilecek sevap elimizden çıkar. Diğer musibet, ecirsiz olarak ge-

len musibettir. Meâli göyle olan bir hadisi kudside Allah diyor kî:

(Kalennebiyyü sallallâbü aleyhi ve sellem nakılen an rabbihi azze ve celle iza veccebtü ilâ abdin min abiydiy musiybeten fiy bedenihi ev fiy malihi ev veledihi rümmestakbelehu bizalike bisabrin cemiylin istabyeytü minhü yevmel kıyameti en ensıbe lehu miyzanen ev enfure lebu diyvana).

«Ben kollarımdan bir kuluma, bedenine, malına yahud evlâdına bir musibet ile teveccüh ettiğimde, O kul sabr-1-comil ile o musibetimi karşılar ise; yarı kıyamette defterler açılıp insanları hesaba çektiğim gün, bu kulumu hesaba çekmeye hâyâ ederim» buyurmuştur.

Rabbine sevgin var ise, sevgilinin nazına tahammül eyle!

Onun verdiği musibeti: (Rabbimin bana hediyesî) diyerek sabr ile kargıla, isyan etme! O zaman sabrının mükâfatını mutlaka göreceksin.

HIKAYE Şeyh Şıbli kaddesallahu sırrahu hazretlerine bir hal gelip, kendisini deli diye tımarhaneye tedaviye götürmügler. Bazı dervişleri kendisini ziyarete gittiğinde, onlara taş atmaya başlamış. Taşlandıklarını gören dervişler «Eyvah, bizim mürşit iyice deli olmuş» diye kaçmaya başlayınca şeyh, «Hani beni seviyordunuz? Bir taşıma bile tahammülünüz yok. Allaha kulum diyen, Allahı sevdiğini söyleyen sizler benim attığım bir Irsad, cilt 2 - F: 8

taşa sabr gösteremezseniz, acaba hakkın size tevcih edeceği musibetlere nasıl tahammül göstereceksiniz?...» diye seslenir.

HIKAYE Mahmudu Gaznevinin nedîmi olan Ayaz ile sultan beraber salatalık yiyorlardı. Sultan, salatalığı soyuyor; yarısını Ayaza, kendi eliyle veriyor, yarısını da kendi yiyordu. Salatalığı yiyen Sultan, onun zehir gibi acı olduğunu gördü, fakat karşısında aynı salatalıgı tatlı tatlı yiyen Ayaza hayretle sordu: «Yedigin salatalık acı neden yüzünü bile buruşturmalan yiyorsun da, agzından atmıyorsun?» Ayaz: «Aman sultaum, sizin elinizden nice tatlı nimetler vedim. O nimetlerder sonra elinizden yediğim salatalık acı imig ne çıkar? O el bana yüzlerce tatlı nimet sundu, şimdi bu nimet acı diye yemeyip tükürürsem, yaptığım nankörlük olmaz mı? Hem o el tarafindan ikram edilen nimet acı bile olsa bana tatlı geldi.» dedi.

Anlayana sivri sinek saz! Anlamayana davul zurna az!...

Ayaz, kendisine nimet ikram eden ve nihayet bir kul olan gahsa karşı nankörlük etmekten bu kadar çekinirse; bir Insan oglunun, kendisine hiç kimsenin veremeyeceği lütüfları, nimetleri ihsan eden Allaha karşı nankörlük etmesinin karşılığı bilmem ki ne olmalıdır?

İşte; bizim lâyık olduğumuz bir musibeti, Allah bize verdiği zaman bu felâketleri Allaha atf etmek edepsizlik ve kendini bilmezlik olur. Allah, bir âyet-i keriminde:

(Ve mâ zalemuna ve lâkin kânu enfüsebüm yazlimün).

Bakara sûresi: 57 «Biz zülûmden münezzehiz. Biz zulm etmedik ve lâkin onlar kendilerine zulm ettiler» buyuruyor.

Şimdi, son asırlarda milletimizin başına gelen felâketleri, Şarka garba hükmetmiş bir kavmin evlâtlarının kendi çobanlarına yenilmesini te'vilen kalkıp; «Allah bize bu belâyı indirdi. Bizim kabahatimiz yoktu» demek şüphesiz edepsizlik olur.

Böyle zelil bir mağlûbiyeti hak edecek tarzda ameller işlemiş-

tik ki, Allah o kötü amellerimizi tecessüm ettirip, başımıza böyle bir musibet indirdi ve bizi kendi çobanlarımıza, himayemizde bulunan kudretsız bir avuç kavme maglup ettirdl. Bızler, bu belâya din, dil ve an'anemizden uzaklaştıgımız için duçar olduk. Herkes, zâhiren müslüman idi. Fakat kalperde Allah korkusu kalmamıştı. Kalplerinde Allah korkusu olan kimseler ise hakkın takdir ettiği bu musibete sabır etmesini bildiler.

O hadde, bu belâ katiyyen Allahın bir zulmü olamaz. Bilâkis hak emrinden uzaklaşanların irtikâp ettikleri bir zulümdür. Âyeti kerimede beyan edildiği gibi...

Binaenaleyh, bu gibi belâlara artık sabr etmek gerekir.

Tövbe etmek ve Allahtan af dilemek gerekir. İslâm dinini, her asır ve devirde daima hak din olarak benimseyip, onun emirlerine uymalıyız. Asrın fenlerini, keşiflerini kabul edip üstelik o fen ve keşifleri daha mükemmel bir hale getirmek için islâm dininin nurundan ayrılmadan, bütün gücümüz ile çalışmalıyız. Eğer, bizler çalışmazsak, okumazsak, bu asrın fenlerini öğrenmezsek, dinimizi, dilimizi, ve an'anemizi terk edersek;

haritayı âlemden silinir ve bir daha da vücud bulmayız. Hz.

Mâgite'den ders al! Dinin, dilin, an'anen, vatanın, ırzın için hiç olmazsa, Hz. Mâşite'nin gösterdiği tahammülün yüzde birini göster! Bu sana kâfi gelecektir.

Hem, benim kahraman milletim, dedelerim, ninelerim musibete tahammülde Hz. Mâşite'yi fersah fersah geçmişlerdir. Tarihini oku. Baban, deden nasıl kavi bir müslümandı. Allahına ve Resûlüne nasıl bağlı idi. Bir gör! Sen, oturduğun topraklara miras olarak oturdun. Miras yiyen mal kıymeti bilmez. Onun için, sana miras olarak kalan bu vatana sahip ol!

Kendi malın olarak bil! Kendi malın olduğu için de, onu en iyi gekilde muhafaza et! Ancak, o zaman bu vatanın kıymetini anlayabilirsin. Kıymetini anladıktan sonra da onu düşman eline kaptırmamak için sen de dedelerine, ninelerine lâyık gekilde hareket et! Bu da ancak dinin olan islâmiyeti, dilini ve an'aneni korumak ile olur.

HIKAYE Hereke muhasarasından kurtulan düşmanı; Türkler kovalar iken, bir müslüman Türk gazisine atılan bir düşman

oku, o gazinin bir gözüne saplanır. Bunu gören diger gaziler, yaralanan arkadaşlarına «Geri kal; gözünden oku çıkarsılar» dediklerinde, o gazi: «Allah, Muhammed ugruna cenk eden benim her tarafum bir göz olsa da her birine ok isabet eylese, gazadan geri dönmem. Allah yoluna bir kafada bir göz kâfidir!» cevabını vermiştir.

Bu vatan nimetini bedava buldun, kıymetini bilmiyorsun, Kıymetini bilmediğin bu nimet, birgün elinden gider «Şükür ederseniz sizleri çoğaltırım» diyor mevla.

Şükür ise, elde bulunan nimetin kadri kıymetini bilmekle olur. Bu nimetin elinden çıkmamasını istiyorsan, Rabbine bu şekilde şükr et, Onun kıymetini bil, muhafaza et. Verilen nimete karşı nankör olma. Dedene sövme. Onlara rahmet oku.

Onları an. Sana emanet bırakılan vatanı lâyık olduğu gibi koru, sen de bir gün başkalarına terk eyleyip gittiginde, lâyık olanlara bırak ki; gaziler, şehidler senden dâvacı olmasın. Küçük kız çocuklarımız, bu vatanın yakı bir zamanda anneleri olacak. Küçük erkek yavrularımız, bu vatanı koruyacaklardır. Iffetsiz bir anne iyi evlâd yetiştiremez, dinsiz, ahlâksız bir erkek de vatanı koruyamaz.

Ey bu milletin çocukları! Sürünüz olan bu milletten sorumlusunuz. Alınlarınız secdede çürüse, oruç tutup açlıktan ölseniz yarın mahşerde, Abau ecdadınız yakanıza yapışacak.

Ellerinden kurtulamazsınız. Vatan yavrularını dogruluga, namusa, vicdana, dine, iymana sevk ediniz! Onları terbiye edip iyi yetiştiriniz. Düşman ırzımız ile oynuyor. Hergün gazetelerde ne korkunç haberler okuyoruz, ne feci olaylara gahid oluyoruz. Müslüman, Türk vatanında böyle bir şeye rast gelinmesi ne kadar acı. Bu derece rezil hareketleri, Afrika'nın amazonları, Avustralya'nın medeniyet uğramamış bölgelerinde bile görmek mümkün değildir. Bunları görüp de sabır eyleyenin sabrı ancak eşekte bulunan sabır gibidir.

Allah ve Muhammed yoluna aykırı bir hareket gördün mü, ona sabr etme! Hemen, müdahale et! Yoldan sapan kimseyi doğru yola çevirmek için elinle müdahale et! Buna kâdir değilsen dilinleonu o iştenvaz geçirmek üzere nasihat et! Bunu da yapacak kadar kendinde iymân kuvveti bulamıyorsan, hiç olmazsa yoldan çıkan o kimseye sevgi besleme! O, senin düşmanındır. Çünkü, seni de Allah yolundan alıkoyacaktır.

Allah yolundan sapan kişi, senin öz evlâdın, hanımın ve ana, baban dahi olsa, eğer ona karşı buğz etmez, sevgi beslersen

Sayfalar 111–116 · İrşad II — tarikat.org