Ara
Menü

Sayfalar 104–110

1.641 kelime

İrşad II · kaynak sayfaları 104–110

verip, duyma nasibi olanlar hemen bu islâm gemisine iltica eylemede. Bu geminin ipi Kur'an, merdiveni ise âmâli-sâlihadır.

Bu misali, sizlere anlatmak için söyledim. Allah celle diyor ki: «Asra kasem ederim. Bütün insanlar hüsrandadır.

Helâktadır. Ancak, iyman edip, iyi ameller işleyen, kendini hüsrandan ve helâktan kurtardı.»

Ancak, iyman ve tezahürü-âmalin mühimi olan «Hakkı»

tavsiye eden, kendisi hakta olup halkı hakka çağıracak, hakka eriştirecek sabrı tavsiye eden, yani kendisi sabırda olup da halka sabrı tavsiye eden, kendisini bu hüsrandan kurtardı.

Herkes helâktadır. Ancak islâm olan, iyman eden, âmali saliha işleyen, hakkı tavsiye eden, sabrı tavsiye eden canını helâktan kurtardı. Hüsrandan necata ulaştı.

Her şeyin başı sabırdır. Islâmın başı sabır, iymanın başı sabır, âmâli salihanın başı sabırdır. Fenalıklardan korunmanın başı, nefsin ile mücadele edip harama sabır eylemendir.

Sabırsız kişide ne iyman, ne âmâli saliha ne de nâmus kalır.

Sabrın bir çok nevileri vardır: Evvelâ iymâna sabır, sonra tâata sabır. Uçüncüsü musibete ve ma'siyete sabır. Bir de eşek sabrı vardır ki, buna sabır diyemeyeceğim. Bu ancak inaddır. Zira, sabır esmai-ilâhiden bir mübarek isimdir.

Iymana sabır nedir? Bizden evvel gelen ümmetlerden bazılarını, kâfirler îymândan döndürmek için ateşlerde yaktılar, çarmıhlara gerdiler. Velhasıl yüzbin türlü eza ve cefalara lâyık gördükleri halde bunlardan bir tanesini dahi dinlerinden ve hak yolundan döndüremediler. Bunlardan, ashab Uhdud'u Allah bizlere Kur'anı keriminde bildiriyor. Yine ashabı-kiramdan mazharı-nûr Bilâli-Habeşi ve Ammârın babası Yaser ve Sümeyyeye yapılmadık eza ve cefa kalmamış, fakat bunlar dini Ahmediden, mahbubu rahman olan Muhammed'den yüz çevirmemişlerdir.

Birçoklarının gozlerini çıkarmışlar, bır ayağını bır deveye, diger ayağını başka bir deveye bağlayıp, develeri başka başka istikametlere doğru kamçılayıp, bu mü'minlerin ayaklarını yırtarak parçalamışlar; fakat onlar katiyyen iymanlarını terk etmemiş, bilâkis onların eza ve cefalarına karşı sabır ile tahammül gösterip, Allahu-ehad resül-Ahmed diyerek ve ölüm şerbetini yudumlayarak derecei-şehadeti ihraz eylemişlerdir. Ebul-Hakemin cariyesi Zeyneb'de iyman uğruna Ebû

Hakemin kızgın kılcı ile gözlerinin oyulmasına ve kızgın çöle kör olarak.bırakılmasına ragmen bu musibetlere sabır edip, mübarek ağzından (Lâ ilâhe illallah, Muhammeden Resûlüllah) kelimesinden başka bir söz sarfetmemişti. Sonra, bu Zeyneb radiyellahu anha Mucizei-Muhammedi ile gözlerine yeniden kavuşmuştur.

Muhakkak ki, Allah dediği için, Muhammede gönül verdiği için bu âhiret sultanmın gözünü ateşle yakan Ebul-Hakem ise ebedi nârda kalıp gözleri cehennem ateşi ile çıkarılıp, orada ebedi azâba dûçar olmuştur.

Sümeyye radiyellahu anha, iymandan dönmesi için Eba - Cehil tarafından kendisine yapılan tazyike aldırış etmeyince, buna kızan Eba-Cehil lâîni, bir gün Sümeyye'ye «Ya, Muhammedin dininden çıkacaksın, yahud seni öldüreceğim!» dediğinde Sümeyye'nin bu soruya cevap olarak (Lâ Ilâhe Illâllah Muhammeden Resûlüllah) demesine iyice gazablanan o lâîn ayağı ile o sultanın karnına tekme vurup yere yatırmış ve ayağı ile vura vura basraklarını döküp şehid etmiştir. Şimdi, Sümeyye cennette efendimizle beraberdir ve lâîn kâfir Ebu- Cehil ise nâr ile kaynamaktadır. Sümeyye'ye şehadetinden dolayı kıyamete kadar rahmet okunacak. Mel'un Ebu-Cehile de kıyamete kadar lânet edilecektir, edilmektedir.

Ammâr'ın pederi âlileri olan Yaser radiyellahu anhuma da yine Eba-Cehil'in süngüsü altında canını Allah yoluna, Muhammed aşkına, Allahına teslim eylemiş, Kanından kendisine kefen biçmiştir. Hazreti Bilâl'in kıssasını da vaktiyle arz eylemiştik.

Keza ashabı Uhdud ve diğer enbiyaya iyman eyleyip, imanlarından dönmeyen ve iymanı için yüzlerce musibete tahammül eyleyen, bizden evvel geçen ümmetler de hakka iyman ettikleri ve musibete sabr edip iymandan dönmedikleri için, kendilerini ebedi hüsrandan kurtarmışlardır. Bunlar, Ummeti Muhammedden olmadıkları halde imanlarında sabır ve sebat gösterirse, biz ümmeti Muhammedin, iymanımız için başımıza gelecek musibete tahammül göstermemiz gerekmez mi? Çünkü, biz âlemlere rahmet olarak gönderilen bir nebi-i-zişanın ümmetleriyiz, ve elbette ona lâyık ümmet olmamız gerekir.

Sabırlı kişi, bahtiyar kişidir. İndi-ilâhide mertebesi gayetle uludur. Cenabı Allah sabırlı kişileri Kur'ân-ı-şerifte medhü-

sena eyleyüp, sabırlı kişilerin hak ile, Hakkın sabırlı kişilerle birlikte olduğunu açıklamıştır.

“ Cil i b)

(Innallahe mâ'as-gâbiriyn)

Bakara sûresi: 153 Sabır, insanı hayvanlıktan kurtarır. Bir maksûd için sabır eyleyen, o maksuduna erer. Fakirliğe sabır eden zenginliğe, gedâlığa sabır eden kişi, baylığa erişir. Düşman zahmetine sabır eden, düşmanına muzaffer olur.

(Kem min fietin kaliletin galebet fieten kesiyreten biznillahi vallahu maassabiriyn)

Bakara sûresi: 249 Bir çok küçük kuvvetlerin, büyük ordulara sabır ile galip oldukları muhakkaktır. Allah, sabırlılar ile beraberdir. Ayrihık zahmetine sabr-u-tahammül gösteren de bir gün olur hasretine kavuşur. Bundan dolayı, (Essabru miftahül-ferec) denmiştir.

Sabır, yukarıda söylediğim gibi, bir kaç türlü olur. Her birisinin mertebesine göre, hak sübhanehu ve teâlâ hazretleri ecirler ihsan eder. Iymana sabır eyleyip gördügü ezâ ve cefâya tahammü. ederek imanından dönmeyen, hakkın indinde en büyük mertebeye nail olur. Bizden evvel geçen ümmetlerden milyonlarca mü'min imanlarına halel getirmemek için ateşlerde yakıldıkları, ve türlü türlü felâketlere mâruz kaldıkları halde bütün bunlara göğüs gerip, aziz canlarını, canânları uğruna feda etmişlerdir. Biz ümmeti Muhammed'den de bu uğurda can veren sayısızdır.

Ezcümle, ehli-salip seferlerinde iymânları ugruna fedayı can eyleyen binlerce mü'minin ruhu adalet-i-ilâhiyyenin tecel lisi için, mahkeme-i-kübrayı, arşın altında beklemektedirler.

Yine Ispanyada, müslümanlara dinlerini terk etmeleri için yapılan ezâ ve cefâyı tarih kitaplarında okumaktayız. Balkan harbinde, elimizden çıkan ülkelerde oturan müslümanlara, dinlerinden dönmeleri için yapılan zulüm, küçümsenecek bir şey degildir. Şimdi, bile bir çok memleketlerde, müslümanları dinlerinden çevirmek için yapılmadık zulüm kalmamakta ve buna tahammül ederek dinlerini ve iymanlarını, namuslarını muhafaza eden din kardeşlerimizin, göğsümüzü kabartacak derecede sabır ve tahammül göstermektedirler. Bu sabır ve tahammüllerinin mükâfatını yakın bir zamanda vacibül-vücûddan alacaklardır.

Bu mazlüm kimselere zulm eyleyen kâfirler ise, pek yakın bir zamanda belâlarını bulacaklardır. Ey aşıkı sadık! Gözünü açıp düşmana karşı savaşmazsan, Allah korusun senin de dinin, iymanın, Kur'an'ın, mescidin, medresen, mektebin, türben, ana ve babanın kabri, ashabı-resülün kabri düşmanların pis çizmesi altında ezilecek, ailenin, evlâdının, vatan evlâtlarının iffet, ırz ve namusu düşman tarafından kirletilecektir.

Vaktiyle Rumeli faciasını gözünün önüne getir. Bütün müslümanlara, bahusus Türk milletine yapılan bu faciaya sebeb, bir avuç Allahsız insanların o günkü günde Türk milletinin başında bulunup; adalet yerine zulüm, ilim yerine cehil, Sadâkat yerine yalan dolan ve kötülükle memleketi idare etmeleri, namerd düşmandan hakaret görmemize ve masûm ahalinin binlerce belâya duçâr olup yerlerinden ve yurtlarından; ırz, iffet, namus ve mukaddesatlarının ayak altında çiğnenmesine sebep olmuştur. Muhterem şairlerimizden biri (Rumeli Fecâyii) için nasıl bir vicdani seda ile feryad ediyor, mâsum ve mazlum halkın tercümanı olup bizlere sesini duyuruyor:

ŞIIR Altın ovalarda, gümüş dağlarda, Gezen sürülerden nişan kalmamış.

Zümrüt mahsüllü şirin bağlarda, Öten bülbüllerde figan kalmamış.

Kalmamış köylerde hayattan eser, Gelin odalar hep mezar olmus.

Bu harap illerde akan dereler, Mazlûm kurbanların kanile dolmuş.

Surma saçlı kızlar, masum yavrular;

Hain çizmelerle ezilmiş, bitmiş.

Yuvası dağılmış garip kumrular, Kartal pençesinde mahvolmus gitmiş.

Bu yerler, bir zaman şendi, gülşendi;

Keder görmemişti, ovası, dağı, Hertaraf gülşen, her gönül gendi, Geçti üzerinden düşman ayağı.

Çalındı taşlara namuslu başlar, Gebe kadınların karmı deşildi, Yakıldı mescidler, kırıldı taşlar;

Ölülerin bile kabri eşildi.

Minbere, mihraba haçlar çakıldı;

Atıldı yerlere hakkın kelâmı, Izan yerlerine çanlar takıldı, Salip orduları ezdi islâmı.

Sönen ocaklann, viran yurtların;

Büttin gönüllerde ateşi yanar, Insan suretinde vahşi kurtların, Açtığı yaralar unulmaz kanar.

Unutma, gördüğün hakareti bil, Kinini kalbinde sakla, uyutma!

Aglama, gözünün yaşların sil;

Bekle zamanını, fakat unutma!

Unutma! Intikam günleri gelir;

Durdukça dünyada Türklerin adı, Evladın intikam yolunu bilir, Yaşasın kalbinde bu günün yâdı.

Unutina! kinini, fikrin döninesin;

Milleti yaşatan kindir, emeldir, Ufle ateşini, kinin sönmesin, Devlet binasına kin bir temeldir.

Unutma kalleşi kahbe düşınanı, Kinini kalbine ateşle yazdır, Unutma! Sel gibi çağlayan kanı, Ölürsen, banlan taşına yazdır.

Milletimiz bunca zulüm ve hakareti gördüğü halde, dinde ve iymanda sabrü-sebat gösterip dinlerinden dönmemişlerdir.

Başımıza gelen bunca felâket, ceblimiz, dinden ve iymandan uzaklaşmamız sebebiyledir.

İlim oku, Ablâk sahibi ol ki; dinine, devletine sahip bulunasın. Vatanını çok sev! Bu vatanda yaşayanlarla dost ol!

Tembelliği, âdiliği terk eyle! Hakta ol! Hakkı tavsiye eyle!

Fenalara ve din, vatan, millet düşmanlarına göz açtırma! Benligini kaptırma! Evlâdını okut! Dindar insan, vatana baglı, vatanını seven, dogruluk önünde can verecek fertler yetiştir.

Böyle yapmaz da bu tenbellikte kalacak olursak, Allah muhafaza buyursun düşman gelip bizleri dinimizden çevirmek isteyecektir. Acaba böyle bir durumda aşağıda yazacağım hikâyedeki kadının gösterdiği sabır ve metanet kadar bir sabır gösterebilecek miyiz?

HIKAYE Firavun'un bir hazinedarı var idi. O, Mâşite isminde bir hanıma sahibti. Kocası hazinedar olduğu gibi, Hz. Mâgite de firavunun kızının dadılığını yapardı. Mâşite zâhiren dadı, hizmetkâr hakikatte bir ulu sultan idi. Hazreti-Kelimullah Musa peygambere iyman etmişti. İymanını gizler, yalnızlıkta Rabbine niyaz ederdi.

Allah, «Allaha iyman edenlere» iyman dersi vermek için, iymanda nasıl sabr-ü-tahammül gerektigini bizlere beyan etmek ve (Allaha iyman eyledim) diyen mü'minlerin bu yolda nasıl bir metanet sahibi olmaları gerektiğini bildirmek için, Mâşite kulunun gizlediğini, îymanını açığa vurdu. Şöyle ki;

Mâşite bir gün hamamda, firavunun kızının saçını tararken tarak düştü. Tarağı almak için eğildiğinde, gayrî ihtiyarî sevgili Rabbinin ismini âşikâre zikr eyleyip: «Bismillâh lâane men kefer» dedi. Yani «Allahın rahman ve rahim ismiyle ben bu tarağı alırım. Lânet o kişiye ki rabbini inkâr eyledi». Firavunun kızı, bu söze taaccüp eyleyip «Ya Mâşite! Bu nasıl söz?

Benim babamdan başka Allah var mı?» dedi. Zira, firavunun tebâası bir şey yapacaklarında bizim «Bismillâh» dediğimiz gibi, onlar da «Bi-izzeti firavun» yani; «Firavunun izzetile»

deyip her işe böyle başlarlardı. Mâşite; «Evet, yerin, göğün ve herşeyin bir hâliki var. Baban da ana ve babadan doğan bir mahlüktur. Mademki doğdu, ölecek. Onu yaradan ve öldürecek olan Allah vardır, ben ona îyman eyledim.» dediğinde kız «Bu işi ben babama söylerim, büyük bir cezaya çarpılırsın, zira senin bu sözün tebâamız arasında fesada sebeb olur»

dedi.

Nitekim, olan hâdiseyi babasına bildirdi ve Mâşitenin öldürülmesi lâzım geldiğini de babasına söyledi. Firavun, Mâşiteyi huzuruna çağırıp: «Sen benden gayrı Allah'a mı inanırsın, ben sizin rabbi alânız değilmiyim?» dediğinde, «Hâşâ!»

Sen bir fâni insansın. Senin vücudüne ve mülküne zeval vardır. Ben öyle bir Rabbe iyman eyledim ki, ona ve onun müllüne zeval yoktur. O birdir, noksan sıfattan münezzeh, kemâl sıfatları ile muttasıftır (Lâ ilâhe illâllah Musa kelîmullah) deyip tevhidini firavunun önünde de izhar eyledi. O zaman, firavun gazabından çatlama derecesine gelmişti. Nasıl olurdu, bir kadın onun ilâhlığını kendisinin karşısında hiçe indirebilirdi.

Onun hiçliğini yüzüne vurmuş, mülkünün zevâlini yüzüne karşı çekinmeden söylemişti. Bu sözden dönmesi için, türlü türlü ezalar ettiler. Tırnakları söküldü. Saçından tavana astırılıp kamçılarla kanlar akıncaya kadar dövdürüldü, faide yok!

Mâşite sultan, tevhidden başka birşey söylemiyor, hep (La ilâhe illâllah, Musa kelimullah) diyordu. Bu ne metanet idi?!

Bu kadına ve kocasına öyle eza yapmalı idi ki, başka bir kimse böyle bir işi yapmaya cesaret edemesin! Mâşite şehide-