İrşad II · kaynak sayfaları 134–139
Ey mümin! Bâzı kimseler vardır ki, onlara hiç kıymet vermeyiz. Onlar gizli birer hazinedir. Onlar âhiret sultanlarıdır. Insanların kurtarıcısıdır. Bunlar, köylü kıyafeti ile dolaşırlar, deli gibi görünürler yahud kendilerini bizim kıymet vermeyeceğimiz bir şekilde gösterip hazinelerini gizlerler.
Bunlardan bir tanesine tesadüf eden iki mollanın, o veliyullah tarafından nasıl irşâd edildiklerini yazmadan geçemeyeceğim.
HİKAYE İki molla efendi, köylere vaaz vermeye giderler ve böyle bir mürşidin hanesine misafir olurlar. Mollaların birisi, abdest almak için dışarıya çıktığında kalan mollaya, hane sahibi köylü: «Molla efendi. Arkadaşının ilmi nasıldır? Ahlâkı iyimidir? Kendisinden hoşnut musun?» şeklinde bir soru sorar.
Molla cevaben: «O mu? Eşek, Cahilin biridir» dediğinde abdeste giden molla efendi içeriye girdiği için molla söyleyeceği varsa da susar. Birazdan içerdeki molla da abdest almak için dışarıya çıkar. Bu sefer mürşidi hak ona da, arkadaşı hakkında sual sorunca bu molla da şöylece cevap verir: «Bırak Allah aşkına! Öküz, cahilin birisi, kavgacı, inatçı, nesinden memnur olayım onun? Nasıl oldu ise yanına düştüm. Arkadaşı oldum işte» der.
Bunlar; insan olsalar iyi geçinirlerdi. Biri eşek, biri öküz olduğu için denk düşmemişlerdi. Hiç olmazsa ikisi de eşek, yahud ikisi de öküz olsa, yine ne ise... Akşam olur, iftar sofrası gelir, sofrada üzeri kapalı üç sahan vardır. Köylü herkesin önüne bir sahan koyar. Top patlar. Kapakları açarlar ki, ne görsünler? Birinin önünde arpa, diğerinin önünde de saman! Köylü mürşidin önünde ise yağa kırılmış mis gibi yumurta duruyor.
Köylü onlara «Buyurunuz» der. «Haydi buyurunuz, niçin yemiyorsunuz?» Mollalar şaşkın, şaşkın birbirlerine bakarlar.
Köylü ise, yemeleri için ısrar eder ve Sonra ilâve ederek der ki: «Ben yanlış bir şey yapmadım. Seni, arkadaşına sordum.
Senin için eşek dedi, sana arpa koydum.» digerine dönerek «Seni de arkadaşına sordum, o da senin öküz olduğunu söyledi. Senin önüne de saman koydum. İşte böylece birbirinizden hüviyetinizi öğrenmiş oldum. Bu sebeble arpa, hayvanlara ve-
rilecek yemdir. Size onları ikram ettim. Eh ben de insan olduğuma göre, yumurta vs. gibi yiyecekler de bize düşer.»
Insan arkadaşını, meslekdaşını ne kadar yükseltir ise kendisi de o kadar yükselir. Bir kimse, bir kimseden hakaret görse. Bunu sabır ile karşılamalıdır. Hakâret edene, hakâret ederek onun seviyesine düşmemelidir. Eşek seni teperse, sen de eşegi teper misin? O zaman eşekten farkın kalmaz. Zira o seni, eşek oldugu için tepti, sen de onu teptin. Ayni seviyeye düştün. Köpek seni ısıracak olursa, sen de köpeği ısırır mısın?
Isıracak olursan köpekten farkın kalmaz.
Ne eşeğe kendini teptir, ne de köpeğe kendini ısırt. Böyle, görünüşte insan, hakikatte Eşek veya Köpek olanlara sokulma! Sokulup, kendini teptirecek, ısırtacak olursan da, sabır ile karşıla. Seni ısıran, tepen mutlaka Rabbinden cezasını görecektir. Sen hâlim ol, tahammül, sabır et ki yarın kıyamette büyük ecirlere erigesin. Sualsiz, hesapsız cennete girebilesin.
Yarın, kıyamet günü bütün mahlûkat arasat meydanında cem'olduğunda, Allah tarafından bir münâdî: «Fazilet ehli olanlar gelsin!» diye seslenir. Bir taife cennet yoluna dogru giderkén, arkalarından melekler yetişip: «Siz hangi amel ile bu nimete erdiniz? Herkes mahşer yerinde hesapta. Yalın ayak, çıplak zahmetler içindeler. Sizler bu meşakkatleri, bu zahmetleri, bu kavga ve nizâları görmeden nasıl olur da cennet yolunu tutup oraya gidebiliyorsunuz» dediklerinde. Bu kimseler melekiere derler ki: «Biz fazilet ehliyiz. Bize yapılan zulümlere karşı biz sabır ettik, bize zulm eyleyenleri af ettik.
Bize kötü söyleyene karşılık vermezdik. Sabır ederdik. Bizden kötülükle bahsedenlere, biz iyi kişilerdir derdik. Bize hakaret edene, hakaret etmezdik, suçunu bağışlardık. Kendilerine lutf ile muamele ederdik. Başımıza ne musibet gelirse onun Haktan olduğunu bilir, o musibeti sabır ile karşılar, Rabbimize şükür ederdik» dediklerinde o melekler bu ehli fazilete şöyle hitap ederler: «Gidin! Cennet sizindir, zira hak teâlâ sizlere cenneti va'd eyledi. Bu zevâtı âli kadir de cennete varıp, herkes hesapta zahmette, meşekatte iken cennete vasıl olup îyş-ve-işret ve sonsuz nimetle şâdolurlar.»
Ey ehli iyman! Bu nimete ermek ve herkes hesapta iken cennete girmek istiyorsan, hak'tan gelen musibete sabır eyle.
Hakaret gördügünde, hakaret edeni ezmek kudretinde olsan dahi, sabr eyle. Gazabını zabt et. Tahammül eyle. Yumuşak
huylu ol ki hak teâlâ kendi kereminden seni bu nimete ermiş olanlardan eylesin. Amin.
Yarın kıyamette şâd olup bu nimete eresin, sonsuz sevince gark olasın. Gazabını, öfkeni tut. Kızgınlığını Allaha sığınarak def'et. Gazablandıgın zaman, hemen Cenabı hakkın sabırlı olan kişiye vaad ettiği hesapsız nimeti ve Resülün ef'alini düşünüp gazabından vazgeç. Yine dügün ki, Cenabı hakkın, gazabından kin gütmekten vazgeçmeyenler için azabı çok şiddetlidir. Ilâhî cezalara tahammül olunmaz. Hakaret gördügün kişiden intikam almaya kalkma. Allahı hatırla ve onu zikret. Zira hak tealâ buyurur ki: «Dy adem oglu, gazabandığında beni, hatırla, beni zikr et. Sabır eyle. intikam almaya kalkma ki, bende sana gazab ettiğimde, seni zikr edeyim, suçunu af edeyim.»
Birisine kızıp ondan intikam almak için, o kimsenin suçlarını başkalarına anlatan kimselere karşı, Allah şu azîm tehdidini beyan etmektedir: «Ey âdem oğlu, sana eza ve cefa edeni ve kızdığın zatın suçunu af eyle. Onun gizli surını ortaya koyup, halk arasında rezil etmeye çalışma. Eger böyle bir şeye tevessül edecek olursan, şunu unutma ki, senin de halk arasında ayıplanacak pek çok suçların vardır. Bu suçlarını dünya ve âhirette ortaya koyup halk içinde seni rezil, rüsvây etmeyeyim.»
Her kim, dilerse nefsi elinden âzâd ola; kızdığı zâtın suçunu biliyorsa, ortaya çıkarıp onu rezil etmesin! Bir kimse, kızdığı birinin hakkında, onun bir suçunu teşhir ederse, Allahın böyle azabına muhatap olur. Bir de var ki, kızdığı kimsenin hiçbir suçuna vakıf olmadığı halde, sırf kızdığı için iftirada bulunmak, yâni onun yapmamış olduğu bir suçu yaptı diye ortaya yaymak. Allah tarafından bu suç nasıl cezalandırılır acaba? Allahu teâlâ bu gibi kimseleri, yâni mâsûm kimselere iftira eden edepsiz ve ahlâksız kimseleri en büyük azablarına muhatap tutacagını beyan ediyor. Hatta, toprak bile Allaha niyaz edip: «Yarabbi, sen Allah iken ayıpları setr eder, kulun suçunu yüzüne vurmazsın. Bu ise aciz bir kul olmasına bakmadan başkalarının suçunu yüzüne vurup, onu halk arasında rezil etti. Müsaade buyur, bu zalimi yutayım» demektedir.
Kızdığın zaman, gazabını yenmek için, oturuyorsan, aya-
ğa kalk. Ayakta isen, otur. Seytandan Allaha sığın. Yine gazabın geçmez ise, abdest al, namaza dur. Yine geçmez ise, sağ tarafına yat. O vakit gazabın üzerinden def'olur.
Düşmanın, sana ne derse desin; eğer sende onun söylediği sıfat var ise, o kötü sıfatı terk eyle, Şayet yok ise ne diye gam çekiyor, üzülüyorsun?
HİKAYE Ehli-beyti Mustafa'dan, Imam Cafer-üs-Sâdık radiyallahu anh hazretlerine, bir zât lâyık olmayan sözleri söyledi. Hazreti Imam sabır edip, cevap vermedi. Yanında bulunan arkadaşlarina da müdahale etmemelerini tenbih ve işaret etti. O edepsiz Hz. İmama ağzına gelen ne kadar kötü şey varsa söyledi ve def'olup gitti. Bir müddet sonra, Imam kalkıp o adamın evine doğru yola koyuldu. Bunu gören eshabı da, imamı peşine düşüp o adamın evine vardılar. Imamın arkadaşları, Hazretin o adama kendine söylediklerine cevap vereceğini zannetmişlerdir. Şayet imama bir tecavüz olursa onu koruyacaklar ve o edebsiz herifin haddini bildireceklerdi.
Imam Cafer-üs-Sâdık, hasmının kapısını çaldı. O edepsiz herif kapıya geldiğinde Hazret, evlâdı Ahmed, ona şöyle hitab etti: «Az evvel bana bir takım sözler sarf eyledin. Sana cevap vermedim. Eğer bu söylediğiniz sıfatlar bende var ise, ben bu sıfatlardan tövbe edeceğime, bir daha bu sıfatlara bürünmeyeceğime dair sana söz veriyorum. Eğer, bana isnad ettiğin sıfatlar bende yok ise, seni af etmesi için Allaha dua ve niyaz edecegim. Bana söylediklerinden ötürü seni af ettim, hakkımı sana helâl ettim.» deyip kendisine ikramda bulunmuştur. Bu lûtfu gören adam Hz. Imamın ayağına kapanarak kabahatini itiraf edip, Allaha tövbekâr olmuştur...
Evlâdı Muhammedden olan bir kimseye de bu yakışır idi.
Cafer-üs-Sâdık da öyle yaptı. Sen de Ummeti Muhammed'densin. Sana yakışan gazabını yutup kızdığın kişiyi af etmendir.
HİKAYE Bir gün, İbrahim Ethem'e «Şu saraylar ne muhteşem» diyenlere şöyle cevap vermişti: Onlar harab olur, Asıu saray kabirdir ki, ancak onu tamir eden kazanır. Zira, bir daha harab olması yoktur, dedi. Kabrin üstünden bahs etmedim. Içinden, yâni amâli saliha ile kabrini tamir edenlerden bahs ettim dediginde, kendini bilmeyen bir herif Ibrahim Ethem kaddese sırrahullah hazretlerine karşı: «Bu sofular da herşeye bir kulp takarlar» diye bir tokat vurur. Orada bulunanlar. «Aman ne yaptın? O meşhur Belh sultanı Ibrahim Ethemdir, Allah yoluna saltanatı terk edip, Ukbâ sultanı oldu. Hemen rızasını al» derler. Kumandan olan o adam. Ibrahim Ethemin eline yapışıp: «Beni af eyleyin» diye niyaz edince, Ibrahim Edhem de o zatın eline yapışıp: «Sen bana hakkını helâl eyle. Zira yüzüme vurduğunda elin acımıştır» dedi...
Gördün mü sâbiri, gördün mü sâkiri? Ey müslümanım diyen kişi! Sana, birisi fiske ile dokunsa, Sabır etmek şöyle dursun, yumrukla gözünü patlatmağa çalışıyorsun. Sana bir söyleyene, sen bin söylüyorsun. Namazı kılıyorsun ama, mü'.
minlerden kendine hasm düşman ediniyorsun. Eline fırsat geçse, ğözünü kırpmadan öldürür, o binayı ilâhiyyi yıkarsın. Sabır, hilim, mürüvvet mü'minde bulunur. Alemlere rahmet olan efendimiz:
(Men lehü kiynun leyse lehû diynun).
buyurdular. Mânası: Kimde kin var ise, onda din yoktur:
Eğer yarın âhirette, necata ereyim dersen; Kini, kinciliği, kan dâvasınu bırak!
HIKAYE Bayezid-Bistamı kaddese sırrahû'ya birisi, bir sopa vurdu. Sopa kındı. Hazret, yeni bir sopa ve bir tas bal alıp o zata vardı, sopavı ve balı verdi «Benim vüzümden sopan kırıldı,
ziyana girdin. Onun yerine sana bir sopa getirdim, ve bu balı da ye!» dediler.
Cihan bağında ey âkil, Budur makbul, ins-ü cin, Ne sen kimseden incin, Ne kimse senden incinsin!
Incitmemek kolay, incinmemek gayet zor. Zâhid incitmez.
Vol dede nen a ymanin yakin merdebine gelmesnM
HIKAYE Bir zat, kendine sabrı, kanaatı ve mürüvveti fiilen ögretip gösterecek bir mürşid arıyor. Sordu, soruşturdu. Kendine Bağdatta; Hallâcı - Mansur isminde, Allahın bir velisi olduğunu, onu ziyaret etmesini, ondan bu istediklerini tahsil edebilecegini söylediler. Bağdadın yolunu tutan o zat, oraya vasıl oldu. Hemen Hallacı sordu. Onun hapishanede olduğunu, kendişinden «Enel-Hak» sözü zuhur edip mahkûm olduğunu haber verdiler. Dikkat buyurulursa, Hallacı-Mansur «Ben Hakkım»
demişti «Hak Benim!» dememişti ki..
Bir kimse «Ben Insanım» diyebilir ama, «Insan benim»
dedi mi kabahatlidir. Hallacı-Mansur'u yanlış anlamışlar, «Ben Hakkım» şeklinde söylediği sözü, «Hak benim» şeklinde anlamışlardı. Ne ise, bu zat hapishanede Hallacı ziyaret edip, üç aylık yoldan geldiğini, kendisine kanaatın, sabrın ve mürüvvetin ne olduğunu fiilen göstermesini rica ve niyaz etti.
Hazreti Hallac «Bak oğlum, bana bir çok ihvanı yârânım yiyecek getirirler. Ben onların getirdiğini zindan fakirlerine Allah için dağıtırım, kendim ise bu kuru ekmekleri suya batırıp yer ve bunlara kanâat eylerim» dedi. Sabır meselesine gelince; Hallacı Mansur kollarını iki tarafa açıp, elindeki zincirden kurtuldu ve duvara işaret edip, duvar yarıldı, oradan bir yol açıldı. Olanları gözleri yuvasından fırlayacakruş gibi seyreden o zata hitaben devam ile «Evet; sabır meselesine gelince.
Işte ben şuradan kaçabilirim, fakat madem ki şeriat beni hapis eyledi, sabır edip idamımı bekleyeceğim, dedi. Mürüvvete