İrşad II · kaynak sayfaları 140–146
gelince; O, mühim bir sıfattır. Onu sana bu gün öğretemem, yarın gel» dedi. Ertesi günü alelâcele mürüvveti öğrenmeye koşan zat, Hallacı dârağacında asılı buldu.
Dün bunu, yâni mürüvveti öğretmesi için neden ısrar etmemişti? Kendisine sabır ve kanaati hiç kimseden görmediği tarzda ogreten bu mürşid, mürüvvet için hepsinden mühim demişti. İşte bu mühim mes'eleyi, bu mühim insandan ögrenemeden onu ebediyyen kayb etmişti. Kendi kendine «Ah keşke, keşke ısrar edip mürüvveti de öğrenseydim!» diyordu. Büyük bir fırsatı kaçırmıştı.
kopmuştu. Bir ee, bu bâtbir ayya gisünde Hasnes orkunle4 lengete duşmuş vazıyette bu hesap gününün sefaatçisi Muhammed Aleyhisselâmdan imdad bekliyorlar. Iste bu sırada ona sabır ve kanaati ögretip, mürüvveti ogretemeden âhirete göçen mürşidi ile onu mahküm eden kadı efendinin aralarındaki dâvanın görülmesi için huzurullaha geldiklerini gördü.
Bu dâvada Hallac'ın idamı için hüküm veren kadı, dâvâyı kaybetti. Allah tarafından mahkûm edilmişti. Melekler kadıyı nâra atmak üzere harekete geçtikleri esnada: Hallacı Mansûr:
«Yarabbi, şimdi benim makamım neresidir?» dedi ve «Sen şahadet ile müşerref olduğun için makamın cennettir,» cevabını aldı. Hallâcı Mansür niyaz edip, yalvarıp şöyle bir dilekte bulundu. «Ey herşeyi en iyi bilen, kalplerden geçen arzuları, zihinlerden geçen fikirleri bilen yüce Allah! Bizlere habibin Muhammed Aleyhisselâm vasıtasiyle öğrettiğin insanlık kaidelerine göre, ben cennete tek başıma katiyyen girmem. Zira, benim şehid olmama, dolayısıyla cenneti kazanmama vesile olan kadı efendi cehenneme giderken, ben cennete girip onu azaba terk etmekten hayâ ederim. Sonra, Muhammed Aleyhisselâtı vesselâm efendimizin yüzüne nasıl bakabilirim? Kendimi âleme «Muhammedin ümmetindenim» diye nasıl tanıtabilirim. Benim muhammed habibullah yolunda öğrendiğime göre, ya ben de kadı efendi ile cehenneme girerim, yahud kadı efendi de benimle birlikte cennete kabul edilir. Bunu senden, Resülün hürmetine rica ve niyaz ediyorum. Ya Rabbi.» dedi.
Allah Celle; Hallac kulunun habibi Muhammedi, vasıta kılarak yaptığı ricasını kabul buyurup, ona kadı efendi için
şefaat etme müsaadesini verdi ve cennete, onların ikisini birlikte götürmeleri için meleklerine emretti.
O zat rü'yasında bundan sonra, Hallac ile kadı efendiyi el ele cennetin kapısına varmış olarak gördü. Cennetin kapısı önüde duran Hallac. Kadı efendiyi önce cennete dahil ettikten sonra geriye dönüp, kendisinden mürüvveti öğrenmek isteyen o zata hitaben: «Gördün mü? İşte mürüvvet de buna derler» dedi ve kendisi de cennetin kapısından içeri girdi. Rüyayı gören zata. Hazret mürüvveti de böyle öğretmiş oluyordu..
Mest olanların kelâmı kendisinden gelmez veli, Pes «Enel Hak» nice söyler, kişi Mansür olmadan?
Gördün ya velileri; işittin ya sâdıkları! Sen de bu amelden hangisi var acaba? Nefis atma binmiş gidiyorsun. Bu at, seni menzili maksûda eriştirmez. Sana fenalık edeni af eyle ki, sen fenalık yaptığında o da seni af eylesin. Musibetlere sabır eyle ki, dünya ve ukbâda necata eresin, felâha erişesin.
Ömer ibni Hattâb'ın oğlu, şu hadisi şerifi bizlere rivayet edip, haber vermede:
Resûl Aleyhisselâm buyurdu: «Kulun, Allaha ettiği iyman şu beş haslete riayet edilmedikçe tekmil olup, kemâle gelmez.
1 — Allahu zülcelâle tevekkül.
2 — Her işinde Allaha itimat edip, tevfizi umur etmek.
3 — Allahm emrine teslim olmak.
4 — Kazasına rıza göstermek, belâsına sabır eylemek.
5 — Allah için sevmek, Allah için sevmemek. Allah için vermek, Allah için men etmek.
Işte; bu sıfatlar kimde var ise, muhakkak iymanını tamamladı, kemâle erdi.»
Mü'minler, kolay iş değil. Bu saydıklarımın söylemesi kolay, tavsiye etmesi kolay, âmil olmak gayet güç. Tevekkülün ne olduğunu bilmek evvelâ şart, sonra tevekkül ile amel etmek lâzım.
Hazreti Ömer, mescitte oturan bir kaç zata: «Şimdi iş zamanı. Ne için burada oturuyorsunuz?» dediğinde, oturanlar cevaben, «Biz, Allaba tevekkül ettik» dediklerinde, Hz. Ömer, «Tarlanızı ektiniz mi?» deyince onlar, «Hayır!» dediler. Hz.
Omer Haydi tarlanızı ekiniz, sonra Allaha tevekkül ediniz»
buyurdular. Zira, bu zatların tevekkülü böylece etmeleri lâzımdı. Yâni tarlayı ekecek, sonra tevekkül edeceklerdi.
Yine bir cemaata hitaben, «Develerinizi' nereye bagladınız?» diye sorunca: «Ya emirel mü'minin, bağlamadık, başı boş bırakıp, Allaha tevekkül ettik» buyurdular. Zira, Avam olan kişilere böylece tevekkül etmeleri şarttır. Havas olan kişilerin tevekkülü yine başkadır. Şöyle ki:
HIKAYE Ibrahim Edhem, (Allah sırrını takdis etsin) anlatıyor.
Tevekkül edip yola çıktım, yâni yanıma yiyecek, içecek bir şey almadım. Param da yoktu. Olsa da yolumda alınacak bir şey yoktu. Önüm çöldü. Bir gün, bir gece yol aldım. Ertesi günü, iyıce acıktım ve susadım. sabır edip yoluma devam ettim. Ikindi vakti oldugunda, fenalıklar geçirmeye başladım.
O anda, karşıda uzaktan bir kervan göründü. Nefsime bir ümit geldi. Yeniden hayata kavuşuyordum. Birden bire içimden bir his: «Hani, Allaha tevekkül etmiştin, kervandan meded umuyorsun?» dediğinde yolumu değiştirip beni görmesinler diye bir çukura sırt üstü yattım. Bir müddet sonra bir
deve geldi, başım üzre durdu. Arkasında bir adam deveyi tutmak için koştugunda, kervana seslendi, «Burada bir zat var, ölmek üzere. Yatıyor. Yetişin, su getirin» diye çırpınıyordu.
Kervandan bir çok kimseler geldi. Ben mahsus gözlerimi kapamıştım. Çenemi kilitlemiştim. Yattığım çukura indiler «Vah vah, zavallı açlıktan, susuzluktan ölmek üzere» deyip zorla ağzıma sopa sokup, kilitli çenemi açarak, bal şerbeti, süt ve kaymak yedirip içirdiler. Kervana alıp beni beraberlerinde Mekke'ye götürdüler. Beni, orada nasıl bulduklarını sordum.
Kervan, benim yakınlarıma geldiğinde bir devenin ansızın köpürüp, ipini kopararak benim yattığım hendege doğru kaçtığını, benim yanıma gelip durduğunu, deveyi tutmak için kovalayan zat da gelip beni orada bulduğunu ifade ettikleri zaman Rabbime hamdü senalar eyledim.
Dinde yüksek dereceye vasıl olan kişinin, işte böyle tevekkül etmesi şarttır. Dinde, avam olan kişiler; böyle velilerin tevekkülü gibı tevekkül yapıp da sabrı metanet gosteremediklerinden, iymanları sarsılabilir. Onun için, Hz. Omer «Biz tevekkülüz» diyen kişilerin bu makamda olmadıklarını görüp, onlara tarlanızı ekin, devenizi bağlayın, sonra Allaha tevekkül edin buyurdu. Zira, bazı kişiler tenbel, ve tenbelliğini halka bildirmemek için dini kisveye sokup; bâtılı, hak ile örterler.
Hz. Ömer radiyallahu anh, işte bu zatlarda bu kemâli göremediğinden, hallerini sorup, bu tavsiyede bulundu. Aynı mescitte oturan başka zatlar da var idi. Onlara ne için orada oturduklarını sormadı? Insan, nerede ne yapılacağını, nerede evet, nerede hayır deneceğini bildi mi, kemâle erdi demektir.
HIKAYE Ehlullah'tan birisini mahkemeye verirler. Bu zat, bas gözleri âmâ fakat kalb gözleri açık olanlardan idi. Birçok kişinin baş gözleri açık, ama kalb gözleri kapalıdır. İşte, bu efendiye, mahkemeye bakan hâkim merhamet eder. Hem ulemâdan, hem yaşlı, hem âmâ. Yaptığı suç ise siyasî bir suç. Acır, kendisini kurtarmak için dâvâya, bir dâvâ vekili gelmesinin şart olduğunu söyleyen hâkim, suçlu olan bu zata hitaben «Ba-
ba, dâva vekili tutacaksın değil mi?» diye kendisini ikaz ettiğinde, bu zat hâkime cevaben, «Ben dâva vekili tutmakta mâzurum. Param var ama dâva vekili tutmaya Allahtan edep ederim. Zira ben «Hasbünallahü ve nimel vekîl» diyorum.» Yâni «Allah ne güzel yardımcı ve ne güzel vekil diyorum.» Kalkar şimdi avukat tutarsam; yarı, mahşer gününde, Allah bana «Ey kulum! Benim vekâletimi begenmedin de, beni vekâletten azil edip, benim yerime kullardan bir vekil mi tuttun?»
derse, ben cevaba kadir olamam. Rabbime hangi yüzle bakabilirim? Sen, cezan ne ise ver. Bizim vekil beni müdafaa eder,»
dediğinde, hâkim bu adam bunağın birisi deyip mahkemeden çıkarıp, dâvayı sukut ettirmiş, sonra o gece bu zatın yattıgı otele gelip ellerinden öperek hayır duasını almıştır.
HIKAYE Cevdet bey isminde bir üstadım bir zamanlar hacca yayan gitmek arzusu ile, Şam'ı şerifi ziyaretten sonra, bir deve alıp yola çıkacağı esnada, bir arap delikanlısı peyda olup:
«Aman ya efendi beni de götür, sana hizmet ederim» diye yalvarıp, yakarır, zor ile kendini kabul ettirmiş. Yolda efendi hazretlerine öyle ezâ ce'fâ etmiş ki, Efendi naçar deveyi, eşyayı, yiyeceği ve içeceği arap delikanlısına verip yol değiştirerek Hicaz yolundan ayrılıp, çöl tarafına doğru yürümeye başlamış. «Bu adamla yola gitmektense ölümü tercih ediyordum» diyor. Altı saat kadar çölde gittim, ölüm derecesine geldim. Susuzluktan bir yere sırt üstü yattım. Ne bir yudum su, ne de bir gölge vardı. Gökte güneş, yerde kum. Bir aralık karşıdan sür'atle bana doğru bir deve koşarak geldi, benim yanıma gelince de durdu. Arkasından bir ârâbi de deveyi tutmak üzere onun yanına geldiğinde benim yerde yattığımı hayretle görüp kaldırdı ve deveye bindirdi ve anlattı: Bu deve benim devem. Ne oldu ise sürünün içinden firar etti. Saatlerden beri peşinde koşa, koşa buraya geldik. Meğerse bu sizin hayatınızı kurtarmak için imiş. Ama benim kabahatim ne idi ki, saatlerdir devenin peşinden koşmak zorunda kaldım deyüp, lâtife etti: «Ben de, yanıma iyilik için aldığım adamdan gördüğüm cefaya tahammül edemeyip, kendi devemi, eşyalarımı bana eziyet eden adama bırakarak ondan beni kurtarması
için Allaha niyaz edip yolumu değiştirdim» dediğimde ârâbi, bu lütfu ilâhî karşısında hayrete kapılıp deveyi techiz edip yanıma yiyecek, su vererek üç gün de beni misafir ederek bana hac yolunu gosterdi.
Igte, Allaha hakkı ile tevekkül eden kişının hıçbır zaman mahrum olmayacağının canlı bir misâli. Ustadım hâlen Medine-i Münevverede hocalık etmektedir. Allah kendisine hayırlı ömürler ihsan buyursun.
Bâzı tenbel kişiler, tevekkül bâbına çıkmadan, o mertebeye yükselmeden tevekkül ettim. Hakka her işimi bıraktım deyip o işin ehli olmadıkları halde bu boyaya boyanmaları, til- Kinin aslan postuna bürünmesine benzer.
Hz. Ömer, radiyallahu anh efendimizin: «Tarlanı ek, sonra tevekkül et.» dediği kişiler ve Resûlüllah sallallahu aleyhi vesellem efendimize isnad edilen, «Deveni bağla, sonra tevekkül et.» sözü bu kabil insanlar içindir. Yoksa Allaha hakkı ile tevfizi-umur eden, işlerini Allaha havale eden her kim olursa olsun, Allahın o kulunu mahrum etmeyeceg aşıkardır. Bı yazdıklarım bunlar için açık bir delildir.
HIKAYE Evliyaullah'tan birisi, talebesine sayahate çıkacağı vakit de «Yanında para var mı?» diye sordu. Dervışı, bır tek altın Demen fukaraya asaduk etise dedi ve verdirdi Sonra paray sordu. «Yiyecek içecekten birşey var mı?» Derviş biraz ekmeği olduğunu söyleyince, onu da fukaraya vermesini söyledi. «Giyeceklerden bir nesne var mı?» diye sordu. Sırtındaki gömleği, ayağındaki şalvarı gösterdi. «Hele hele, üzerinde başka bir şey var mı?» diye sorunca, talebesi «Yemin ederim ki, ayağımdaki nalının kayışından başka bir şey yoktur» dedi. Onu da fukaraya ver dediginde «Efendim; nalınımın kayışı koparsa onu değiştirmek için taşıyordum. Sonra yalın ayak nasıl yürürüm» dediğinde, hocası ona «Hakka itimadın yok da, kayışa mı itimadın var?» diye onu da verdirdi.
Talebesi diyordu ki; yemin ve kasem ederim ki, ayağımdaki nalının kayışı koptuğunda önümde bir kayış, acıktığımızda önümüzde yemek, susadığımızda su, paraya ihtiyaç anında parayı bulduk. Hocası, eğer bu saydıklarınızdan bir tek şey yanınızda olsa idi, hakka güvenmeyip, ihtiyacınız olan Irsad, cilt 2 - F: 10
şeylere güvenmiş olurduk ki, bu da hak ile aramızda bir perde, mania teşkil edecekti, dedi.
Hakka tam, kalbi ile bağlananlar, hiç bir sıkıntı ile karşılaşmazlar. Müsebbibi esbab olan Allah, yüzbin sebebler icad edip, kendine itimat eden kulunu mahrum bırakmaz. Allah celle celâluhu hazretlerine tam bir itikat ile rabtı kalp eyleyen kişi, dünya ve âhirette selâmettedir.
Yukarıda, Resülüllah sallallahu aleyhi vessellemin beyan ettigi hadis-i şerifteki yüksek hasletlerin, zikredilen faziletlerin hepsi sabrın nevleridir.
Sabırsız tevekkül olmaz. Sabırsız Hakka itimat olmaz.
Sabırsız Allahın emrine tevekkül olunmaz. Allahın kazasına sabr ile olur. Allah için sevmek de sabr ile olur. Buğz etmekte sabr iledir. Allah için vermek, men'etmek dahi sabır ile olur.
Sabrin sevabi ve mükâfatı ölçüsüzdür, hesapsızdır.
Âyette:
(Innemâ yuveffes sâbirüne ecrehüm bigayri hisâb)
Zümer sûresi: 10 buyuruluyor.
«Sâbirlere ve şâkirlere mükâfat ölçüsüz ve hesapsızdır.»
Ebu Aliyyul Dekkak. (Allah ondan razı olsun). Sabır edenler dünya izzetini ve âhiret saadetini kazandılar. Zira, Allahu zülcelâl hazretlerinin maiyetine nail oldular. Bezm-i-lâhuti ilâhiye nail oldular. Bunu teyiden Kur'anı Kerimde cenabı zülcelâl:
SaLans (Vallâhû yuhibbus-sâbiriyn)
Al-i Imran sûresi: 146 (Allah, sabredenleri sever)
buyurarak, sabredenlerin makamlarını ve nail olacakları şerefi.ebediyen ilân eylemiştir.