HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Kaynaklar hakkında bir uyarı
İbrâhim b. Edhem hakkında kaynakların verdiği bilgiler çelişkilidir. Sahip olduğu bütün dünya nimetlerinden vazgeçmesi sebebiyle hayatı destanlaşmış; bu yüzden tarihî kimliğiyle menkıbelerde anlatılan şahsiyeti arasında ciddi uyumsuzluklar vardır. Bu kartta ikisi ayrı tutulmuş, menkıbeler kendi bölümlerinde çerçevelenerek verilmiştir.
Doğumu ve ailesi
Horasan'ın Belh şehrinde dünyaya geldi; anne ve babasının hac için Mekke'de bulunduğu sırada orada doğduğunu söyleyenler de vardır. Ailesi Arap kabilelerinden Benî İcl'e veya Temîm'e mensuptur.
Genç yaşta zühd yoluna girmeye karar verinceye kadar Horasan'da yaşadığı anlaşılmaktadır. Birçok hizmetçisi bulunan zengin ve itibarlı bir ailenin çocuğu olduğuna dair kayıtlar, Belh hükümdarı yahut hükümdarın oğlu ya da torunu olduğu rivayetlerinden daha doğru görünmektedir.
Terk
Zühd yoluna girmesine sebep olan olayların en meşhuru, hizmetçisi İbrâhim b. Beşşâr'ın bizzat kendisinden dinleyip naklettiğidir: gençlik çağında avlanırken iki defa “Sen bunun için mi yaratıldın, bunu yapmakla mı emrolundun?” şeklinde gaipten bir ses duymuş, aynı sesi üçüncü defa atının eyerinin kaşından da işitince bütün malını mülkünü terkedip yola çıkmıştır.
Abdullah b. Mübârek'in de aralarında bulunduğu altmış kadar ilim yolcusu gençle birlikte Mekke'ye doğru yöneldi. Başlangıçta vatanından ayrılmak ona ağır geldi; bir daha dönmemek için nefsine karşı çetin bir mücadele verdi ve kararında sebat etti. Bu hâli kendi sözüyle: “Birçok acı çektim, ancak vatanımdan ayrılmak kadar ağır geleni olmadı; nefsime karşı en şiddetli kavgayı vatan hasreti hususunda verdim.”
İbn Asâkir ise vatanından ayrılma sebebini başka türlü açıklar: Abbâsî ihtilâlcisi Ebû Müslim-i Horasânî'den kaçtığı için. Bu doğruysa Belh'ten 129 (747) civarında ayrılmış olmalıdır.
Elinin emeğiyle geçen ömür
Horasan'dan ayrıldıktan sonra Şam, Irak, Hicaz ve Rum (Anadolu) bölgelerine seyahatler yaptı: Mansûre (el-Masîsa), Sûr, Kayseriye, Humus, Askalân, Beyrut, Basra, Kûfe, Mekke, Medine, Kudüs, İskenderiye, Trablus, Antakya, Tarsus ve Maraş dolaştığı şehirler arasındadır.
Bu şehirlerde bostan bekçiliği, ırgatlık, değirmencilik gibi işler yaparak elinin emeğiyle geçinmeye çalıştı. Hayatının en az yirmi dört yılını geçirdiği Dımaşk'ta hemşerisi Şakīk-ı Belhî ile karşılaştığında ona, memleketinde bulamadığı huzuru Şam beldelerinde bulduğunu söylemiştir.
Mekke'deyken babasının vefat ettiğini haber alınca ülkesine gitti; babasının vasiyeti üzerine malı gerekli yerlere dağıttıktan sonra kendi payını da diğer vârislere bırakıp tekrar Mekke'ye döndü.
Ailesi
Bazı kaynaklara göre Belh'ten ayrılmadan önce evlenmiş ve bir oğlu olmuştur — Ebû İshak künyesini bu sebeple almış olmalıdır. Sonradan hiç evlenmediği anlaşılmakla birlikte, evlenip çoluk çocuk sahibi olmanın kendi bulunduğu durumdan daha hayırlı olduğunu açıkça ifade etmiştir.
Vefatı
Kara ve deniz seferlerine katıldığı, Bizanslılar'a karşı yapılan son deniz seferi esnasında ismi belirtilmeyen bir adada vefat ettiği kaydedilir.
Ölüm yılı için 130 (748), 140, 161, 162, 163 (780), 164 ve 166 gibi tarihler verilmişse de kaynakların çoğu 161 (778) veya 162 (779) yılını zikreder. Defnedildiği yer için de Şam bölgesi, Askalân, Bağdat, Bizans'a ait bir ada, Sûkîn veya Sûfenen Kalesi, Mısır gibi çeşitli yerler sayılır. Kız kardeşinin oğlu şair İbn Künâse'nin “garp toprağındaki mezar” diye tanıttığı kabrinin Şam bölgesinde sahile yakın bir yerde bulunduğu kabul edilmektedir.
Zühd anlayışı
Zühdü üçe ayırır: farz olan zühd haramdan kaçınmaktır; nâfile olan, helâlinden bile olsa az ile yetinmektir; selâmet olan zühd ise şüpheli şeylerden uzak durmaktır. Ona göre en mükemmel zâhid, kalbi en temiz, en samimi olan ve en fazla cömertlik yapan kişidir.
Gecelerini genellikle tefekkürle geçirip çok az uyuduğu, gündüzleri sürekli oruç tuttuğu belirtilir. Buna karşılık zühd anlayışında kendini halktan tecrit etmek yoktur: vaktinin çoğunu halkın içinde onların dertleriyle ilgilenerek geçirmiş; insanlara ulemâ meclislerine devam etmelerini, namazı cemaatle kılmalarını, hacca gitmelerini, cihada katılmalarını, fakat nefsin hevâsına karşı koymayı da ihmal etmemelerini tavsiye etmiştir.
Öğütlerinde helâl kazancın yeri belirgindir. Duasının kabul edilmesi için ne yapması gerektiğini soran birine helâl yemesini tavsiye etmiş; helâl kazançla çoluk çocuğun nafakasını sağlamayı yiğitlerin işi saymıştır.
Dostları ve ilmî yeri
İskenderiye'de Eslem b. Yezîd el-Cühenî'nin sohbetinde bulundu; Mekke'de Süfyân es-Sevrî ve Fudayl b. İyâz ile tanışıp dost oldu, Sevrî ve Evzâî ile zaman zaman mektuplaştı. Ebû Hanîfe ile de buluşmuş ve aralarında dostluk meydana gelmiştir; Hücvîrî zâhir ilmini Ebû Hanîfe'den öğrendiğini söyler.
Tâbiîn ve tebeu't-tâbiînden hadis rivayet etti; bazı hadisleri mürsel olmakla birlikte sika olduğu belirtilir. Ebû İshak es-Sebîî, Ebû Hâzim, Katâde b. Diâme, Mâlik b. Dînâr, A'meş, Ebû Hanîfe, Mûsâ b. Ukbe, Evzâî, Süfyân es-Sevrî, Şakīk-ı Belhî ve babası Edhem b. Mansûr'dan hadis aldı.
Hadis toplamaktan neden kaçındı
Hadis toplama yolunu seçmediği için az rivayette bulunmuştur. Bunun başlıca sebebi, hadis toplamakla meşgul olurken ameli ihmal etme endişesi olarak gösterilir. Kendisine “Dinini korumak için ibadetin yanı sıra ilmi de ihmal etme” diyen Ebû Hanîfe'ye, “Sen de ilminle amel etmeyi ve ibadetle meşgul olmayı ihmal etme” diye cevap verdiği rivayet edilir.
Süfyân es-Sevrî onu hadis toplamadığı için tenkit etmeye kalkışınca “Sen kendini ‘haddesenâ, haddesenâ' ile meşhur ettin” diyerek karşılık vermesi, aynı zamanda riya korkusuyla kaçındığını gösterir.
Sonraki değerlendirmeler
Evzâî, özellikle halkın arasına katılması ve cömertliği sebebiyle onu akranından üstün saydı. Cüneyd-i Bağdâdî için şu ifadeyi kullanır: “Bu yolun bilgilerinin anahtarı İbrâhim'in elindedir.”
Kelâbâzî onu, gaipten gelen bir sesle uyarıldığı için “murad” vasfına sahip sûfîlerden sayar — yani Hakk'ın cezbe kuvvetiyle kendine çektiği kimselerden. Hücvîrî'ye göre Hızır tarafından yetiştirilmiştir. Mevlânâ da onu “mânalar denizinin yüzücüleri” dediği Bâyezîd-i Bistâmî ve Cüneyd-i Bağdâdî ile birlikte anar.
Muahhar kaynaklarda ona nisbet edilen, ancak babasının adıyla anılan Edhemiyye diye bir tarikattan söz edilir. Ayrıca Çiştiyye silsilesinde yer alır: Fudayl b. İyâz'ın halifesi, Huzeyfe el-Mar'aşî'nin mürşididir.
Budizm ve Şiîlik iddiaları
Goldziher, Nicholson ve Ebü'l-Alâ Afîfî gibi araştırmacılar onun riyâzet hayatını tercih etmesini Belh'teki Budizm'in etkisine bağlamışlardır; ancak bu görüşün birçok bakımdan tutarsızlığı ortaya konmuştur.
Öte yandan giydiği yün abanın Kûfeli Şiî zâhidlerce de şiâr olarak giyildiği hatırlatılmış, dua ederken kullandığı “Rabbim beni koruduğu sürece…” ifadesinden hareketle kendisini Şiî imamlar gibi mâsum saydığı ileri sürülerek zühd hayatının Şiî kaynaklı olduğu iddia edilmiştir; bu iddianın da bir zorlamadan ibaret olduğu açıktır.
Edebiyattaki yeri
Hayatı ve kişiliği etrafında oluşan menkıbeler manzum ve mensur edebî eserlere konu olmuş; İbrâhim b. Edhem hikâyeleri, menkıbeleri ve İbrâhim Edhem destanı adlarıyla anılmıştır. Türk edebiyatına Ferîdüddin Attâr'ın Tezkiretü'l-evliyâ'sından geçtiği sanılır; mensur tercümeleriyle birlikte manzum şeklinin de XIV. yüzyıldan itibaren görüldüğü kanaati yaygındır.
Bir ayrıntı dikkat çeker: diğer dinî halk hikâyelerinde genellikle beyit ve aruz kullanıldığı hâlde İbrâhim Edhem menkıbelerinde hem beyitlere hem hece vezniyle yazılmış dörtlüklere rastlanır — anlatının halk şiiri damarına ne kadar geçtiğinin işareti.
Divan şairleri için “Edhem” bir mazmundur: “Zâhid bize ta'neyleme bu şekl-i fenâda / Biz tâc ü kabâ terkin uran Edhem-i aşkız” (Tarzî); “Her tâc giyen çulsuzu Edhem mi sanırsın” (Ziyâ Paşa). Na'tî'nin Edhemnâme adlı mesnevisi hayatı çerçevesinde yazılmıştır — buna karşılık Lâmiî Çelebi'ye ve Sâbit'e ait Edhem ü Hümâ mesnevilerinin onunla herhangi bir ilgisi yoktur. Necip Fazıl Kısakürek hayatını beş perdelik bir oyun hâline getirmiştir (1978).
Etkisi İslâm dünyasının dışına da taşmıştır: İngiliz şair James Henry Leigh Hunt onun için “Abou ben Adhem” adlı bir şiir yazmış; 1640 civarında Açe'de yaşayan Nûreddin er-Rânîrî hakkında yazmış, Hayât-ı Sultân İbrâhîm adıyla bilinen bir metin Malayca basılmıştır.