HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Doğumu ve yetişmesi
7 Safer 128 (8 Kasım 745) tarihinde Medine yakınındaki Ebvâ'da doğdu. Annesi Hamîde (Humeyde) bint Sâid el-Berberiyye'dir. Hayatının ilk devresini Medine'de babası Ca'fer es-Sâdık'ın yanında geçirdi.
Öğrenimiyle ilgili bilgiler son derece sınırlıdır; babasından ve Abdülmelik b. Kudâme el-Cumahî'den rivayette bulunduğu bilinmektedir. en-Nefsüzzekiyye diye bilinen Muhammed b. Abdullah el-Mehdî'nin 145 (762) yılında Abbâsî Halifesi Mansûr'a karşı başlattığı isyan hareketine baba bir kardeşi Abdullah el-Eftah'la birlikte katıldığı nakledilir.
İmâmeti
Babasının 148'de (765) vefatı üzerine imâmet konusunda ortaya çıkan farklı görüşlerden kendi imâmeti dışındaki iddiaları reddetti; aralarında Ca'fer es-Sâdık'ın yakın çevresinden Hişâm b. Sâlim el-Cevâlîkī, Ebû Ya'fûr Abdullah, Ebû Ca'fer el-Ahvel, Cemîl b. Derrâc, Ebân b. Tağlib ve Hişâm b. Hakem gibi ileri gelenlerin bulunduğu bir grubun desteğiyle imâmetini ilân etti.
Rakibi Abdullah b. Ca'fer'in ölümünden sonra, Fetahiyye (Eftahiyye) diye anılan mensuplarının büyük bir kısmı ile İsmâiliyye'yi teşkil edecek grupların dışında kalanlar zaman içinde Mûsâ el-Kâzım'ın imâmetini benimsemiştir.
Şüphe altındaki yıllar
Abbâsîler'e karşı barışçı bir politika izleyip daha çok ibadet ve takvâya yönelen Mûsâ el-Kâzım'ın düşüncelerini benimseyenlerin çoğalması ve büyük miktarlara ulaşan atıyye ve ihsanlarda bulunması, Halife Mehdî-Billâh'ın ondan şüphe etmesine yol açtı. Bu sebeple Medine'den Bağdat'a getirilerek bir süre hapsedildi.
Ancak halife 169 (785) yılında onu hapisten çıkarıp gönlünü aldı, kendisine ve evlâtlarına karşı isyan etmeyeceğine dair yemin ettirdikten sonra 3000 dinar vererek Medine'ye gönderdi.
Aynı yıl Hüseyin b. Ali Sâhibüfah olayında yeni halife Hâdî-İlelhakk'ın da ondan şüphelendiği, onu isyanı kışkırtmakla suçladığı ve öldürmeyi planladığı nakledilir. Hâlbuki Mûsâ el-Kâzım, Hüseyin b. Ali'nin hareketine katılmadığı gibi onu uyarmış, bunu hayatıyla ödeyeceğini söyleyerek vazgeçmesini istemişti. Kadı Ebû Yûsuf halifeyi ikna edip Mûsâ'yı öldürmekten vazgeçirdi. Buna rağmen Abbâsî halifelerinin gözünde şüpheli bir kimse olmaktan kurtulamadı.
Peygamber kabri başında verilen karar
Hârûnürreşîd'in hilâfetine kadar (170/786) Medine'de kaldı; sonra çeşitli bahaneler ileri sürülerek Bağdat'a celbedildi ve hayatının son dört yılını hapishanede geçirdi.
Hapsedilme sebebi hakkında iki rivayet vardır: halifenin, mensuplarından Hişâm b. Hakem'in düşüncelerine önce ilgi duyup ardından bunları tehlikeli bulması; veya Vezir Yahyâ b. Hâlid el-Bermekî ile bazı ileri gelenlerin, sahip olduğu itibarın ileride kendilerine zarar vereceğinden endişe edip onu halife nezdinde tehlikeli göstermeleri.
179 yılında umre veya hac maksadıyla yola çıkan Hârûnürreşîd Medine'ye ulaştığında başta Mûsâ el-Kâzım olmak üzere şehrin ileri gelenleri tarafından karşılandı. Mescid-i Nebevî'ye giden ve Hz. Peygamber'in kabrini ziyaret eden halife, kabrin başında, ümmet içinde karışıklığa ve kan dökülmesine sebep olduğundan torunu Mûsâ'yı hapsedeceğini, bu sebeple kendisinden özür dilediğini söyledi.
Hapisten hapse
Ardından yakalandı. Bir rivayete göre doğrudan Bağdat'a gönderilmiş, diğerine göre halkın tepkisini hafifletmek amacıyla iki katır üzerine konulan mahmillerden birine bindirilmiş, Basra ve Kûfe yol ayırımına gelindiğinde kafile ikiye ayrılarak biri Basra'ya, diğeri Kûfe'ye sevkedilmiştir.
Basra'da Vali Îsâ b. Ca'fer b. Mansûr'a teslim edildi ve bir yıl kadar hapis kaldı. İbadet ve takvâsından etkilenen vali, halifenin öldürme isteğini yerine getirmedi ve yazdığı mektupta aleyhinde bir delil bulamadığını, onu başkasına teslim etmesini, aksi takdirde kendisini salıvereceğini bildirdi.
Bağdat'a getirilerek hâcib Fazl b. Rebî'in gözetiminde ev hapsinde tutuldu; halifenin gördüğü bir rüya üzerine serbest bırakıldıysa da kısa süre sonra tekrar hapsedildi. Bu defa Fazl b. Yahyâ el-Bermekî'nin nezaretinde tutuldu ve Fazl'ın ona iyi davrandığı belirtilir.
Öldürülmesi
Çevredeki mensuplarıyla ilişki kurduğu şeklindeki haber Rakka'daki halifeye ulaşınca, halife onun öldürülmesi için Fazl'a yazılı emir gönderdi. Fakat Fazl da emri yerine getirmeyip Mûsâ el-Kâzım'ı 100 kamçı vurdurmak suretiyle cezalandırdı.
Daha sonra Bağdat emniyet görevlisi Sindî b. Şâhek'e teslim edildi. Fazl ile halife arasında geçenleri öğrenen babası Yahyâ b. Hâlid, halifeyi ziyaret ederek oğlunun affedilmesini ve görevin kendisine verilmesini istedi; öldürme emrini alan Yahyâ, Bağdat'a dönerek Sindî b. Şâhek'le irtibat kurdu ve Mûsâ'yı öldürttü (Receb 183 / Ağustos 799).
Kaynak burada Sünnî tarih yazımının suskunluğunu kaydeder: Taberî hiçbir ayrıntıya girmeksizin Mûsâ el-Kâzım'ın Receb 183'te öldüğünü kaydetmiş, diğer Sünnî tarihçiler de aynı şekilde hareket etmişlerdir.
Kabri ve nesli
Cenazesi, Arap ileri gelenlerinin defnedildiği Bağdat'ın kuzeybatısındaki Mekābirukureyş'in sonraları Kâzımiye (Kâzımeyn) diye anılacak olan Bâbüttibn mahallinde defnedildi ve üzerine bir türbe yaptırıldı. Torunu Muhammed et-Takī'nin de gömüldüğü bu türbe Şah İsmâil tarafından genişletilerek tamir ettirilmiş, bu çalışmalar Kanûnî Sultan Süleyman zamanında tamamlanmıştır.
Hanımlarından ve câriyelerinden olan erkek ve kız evlâtlarının toplam sayısı rivayetlere göre otuz yedi ile altmış arasında değişmektedir; erkeklerin sayısı on sekiz-yirmi üç, kızların sayısı on dokuz-otuz yedi olarak gösterilir.
Rivayet ve mezhepler
Güvenilir bir râvidir; kendisinden oğulları Ali er-Rızâ, İbrâhim (el-Murtazâ), İsmâil ve Hüseyin ile kardeşleri Muhammed ve Ali rivayette bulunmuştur.
Mensuplarının çoğu onun hapiste iken öldüğünü ve imâmetin Ali er-Rızâ'ya geçtiğini kabul etmiştir. Bunun yanında Mûseviyye diye anılan bir grup onun ölmediğini, mehdî olarak zuhur edip dünyaya adalet getireceğini; bir kısmı öldüğünü fakat kāim olarak ortaya çıkacağını; bir kısmı da Allah'ın onu Hz. Îsâ gibi semalara yükselttiğini ve kıyametten önce zuhur edeceğini iddia etmiştir. Ayrıca imâmetin onunla nihayete erdiğini ileri sürenler de vardır. Öldüğünü kabul etmeyip zamanı gelince yeniden gönderileceğini söyleyen Vâkıfe ile İsnâaşeriyye arasında önemli tartışmalar olmuştur.
Tasavvuftaki yeri
Tasavvufta da önemli şahsiyetler arasında zikredilmektedir. Şakīk-ı Belhî kendisini 149 (766) yılında Kādisiye'de gördüğünü ve onun Allah'ın velîlerinden biri olduğunu söylerken, Ma'rûf-i Kerhî ve Bişr el-Hâfî de onunla buluştuklarını belirtmektedir.