HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Doğum yeri ve tarihi tartışması
Âmid'de (Diyarbakır) dünyaya geldi. Azerbaycan'ın Berdea şehrinde doğduğu ileri sürülmüşse de, babasının Âmidî nisbesini taşıması ve türbesinin Diyarbakır'da bulunması bu iddianın doğru olmadığını gösterir.
Doğum tarihi de tartışmalıdır. Muhyî-yi Gülşenî 940'ta (1534) vefat ettiğinde 114 yaşında olduğunu söyler — bu 826 (1423) demektir. Ancak yine Muhyî'ye göre babası Muhammed Âmidî, Akkoyunlu Sultanı Hamza dönemine (1434-1444) yetişmiş ve İbrâhim iki yaşındayken ölmüştür; buna göre en erken 836'da (1433) doğmuş olmalıdır. Nev'îzâde Atâî ise 830 (1427) civarını kaydeder.
Hayatı hakkında bilinenlerin büyük kısmı, oğlu Ahmed Hayâlî'nin halifesi Muhyî-yi Gülşenî'nin Menâkıb-ı İbrâhim Gülşenî adlı eserine dayanır.
Ailesi ve soy iddiası
Kültürlü bir aileye mensuptu: babası Muhammed Âmidî fıkıh, kelâm ve mantık konusunda eserleri olan bir âlim; müderrislik yapan dedesi İbrâhim, fıkha dair Tekkü'l-muglak'ın ve tasavvufa dair birçok eserin müellifi; amcası Seydî Ali ise 200'den fazla müridi olan bir şeyhti. İki yaşında babasını kaybedince bakımını ve yetiştirilmesini amcası üstlendi.
Muhyî, İbrâhim Gülşenî'nin kendi soyunu yedi kuşakla Oğuz Ata'ya ulaştırdığını söyler. Soyunu Hz. Peygamber'e veya bir sahâbeye değil Oğuz Ata'ya bağlaması dikkat çekicidir ve Akkoyunlular'da kavmiyetçi duyguların canlanması süreciyle ilgili görülmüştür — nitekim çağdaşı Uzun Hasan'ın soyu da elli ikinci veya elli dördüncü kuşakta Oğuz Ata'ya dayandırılır.
Tebriz ve Akkoyunlu sarayı
Muhyî'ye göre dört yaşında kendi başına Kur'an'ı hatmetmiş, Türkçe kitaplardan tefsir ve hadis okumaya başlamış, on yaşlarında mübarek geceleri sabaha kadar ihya etmiş, on beş yaşında kimseye haber vermeden tahsil için Mâverâünnehir'e gitmek üzere yola çıkmıştır.
Tebriz'e vardığında Uzun Hasan'ın kazaskeri Molla Hasan ile karşılaştı; kabiliyetini keşfeden Molla Hasan, Mâverâünnehir'e gitmesine gerek olmadığını söyleyip onu Tebriz'de kalmaya ikna etti ve evlât edindi. Burada medrese öğrenimi gördü ve “Molla İbrâhim” diye tanınmaya başladı.
Not: Muhyî bu olayları on beş yaşına bağlar; fakat bir kazaskerin görevlerinin bir bölümünü o yaştaki bir çocuğa bırakması mümkün değildir. Uzun Hasan'ın Tebriz'i alıp başşehir yapması 873 (1468) yılına rastladığına göre o tarihte otuz sekiz-kırk yaşlarında olmalıdır.
“Tarhan”
Tebriz Kadısı Şerefeddin ile aralarında geçen bir olay vesilesiyle Uzun Hasan ile tanıştı. Sultan, her an huzuruna girip çıkabilmesi için ona “tarhan” unvanını verdi.
İtibarının derecesi verilen görevlerden anlaşılır: Hüseyin Baykara ile yapılan barış antlaşmasında bulunmak üzere Herat'a gönderildi — orada ünlü sûfî Abdurrahman-ı Câmî ile tanıştı. Uzun Hasan ayrıca, Şîraz'a vali tayin ettiği oğlu Sultan Halil'in halka yaptığı zulmü önlemesi için onu Şîraz'a yolladı. Muhyî bu dönemde maddî durumunun oldukça iyi olduğunu, amcasına 500 altın gönderdiğini yazar.
Karabağ: Dede Ömer Rûşenî ile karşılaşma
Halvetiyye'nin ikinci pîri Seyyid Yahyâ-yı Şirvânî'nin halifelerinden Dede Ömer Rûşenî'nin müridi Üveys, derviş kıyafetiyle Tebriz'e geldi. Uzun Hasan, kardeşine başındaki tâcın hangi tarikata ait olduğunu sorunca aldığı övgü dolu cevap üzerine bu şeyhi görmek istedi ve İbrâhim'i davet için Karabağ'a gönderdi.
Karabağ'a gidip Rûşenî ile görüşen İbrâhim, bu sırada ondan etkilenerek kendisine intisap etti. Dede Ömer daveti kabul ettiğini, ancak kış olduğu için Tebriz'e yazın gelebileceğini söyledi. İbrâhim Tebriz'e dönünce sıkı bir zühd ve riyâzet hayatına başladı; seyrüsülûkünü ertesi yıl gelen Dede Ömer'in gözetiminde sürdürdü.
Cezbe
Bu dönemde şiddetli bir cezbe hâline girerek elinde şarap şişesiyle çarşıda dolaşmaya başladı. Muhyî'nin ifadelerinden bu hâlin uzunca bir süre devam ettiği anlaşılmaktadır.
Dede Ömer Rûşenî vefatından birkaç gün önce onu halife ilân etti (ö. 892/1487).
Sultan Yâkub devri
Mürşidinin ölümünden sonra irşada başladı. Sultan Yâkub ona büyük değer verdi; askerin mâneviyatını yükseltmek için bazı savaşlara yanında götürdü. Bu yakınlıkta, İbrâhim Gülşenî'nin Uzun Hasan'a oğlu Yâkub için hoca olarak tavsiye ettiği Kadı Îsâ'nın da payı vardır; ikisi birbirlerine Farsça ve Türkçe şiirler yazmışlardır. Gülşenî, Tebriz'i anlattığı bir gazelinde Sultan Yâkub'dan övgüyle söz eder.
Sürgün yılları
Sultan Yâkub'un ölümünden (896/1490) sonra Akkoyunlu ailesindeki taht kavgaları sırasında sıkıntılı bir dönem geçirdi. 900 (1495) yılında çok sayıda müridiyle hacca gitti, Mekke'de bazı Mısırlı âlimlerle tanıştı ve Tebriz'e döndü.
Şah İsmâil 907'de (1502) Sultan Elvend'i mağlûp edip Tebriz'e girince ailesiyle şehirden ayrılıp Diyarbekir'e gitti. Ma'nevî adlı eserini burada yazmaya başladı. Muhyî, gayri müslimlerden bile ona intisap edenler olduğunu, ancak devletin cizye gelirlerinde azalma olacağı endişesiyle şeyhin onları dervişliğe kabul etmesinin yasaklandığını kaydeder.
Diyarbekir Musullu Türkmen Beyi Emîr Bey'e verilince, Emîr Bey'in Dulkadırlı Alâeddin Bey'den çekinerek Safevîler'e yaklaşması onu rahatsız etti. Kudüs'e gitmek için izin istedi, verilmedi; Emîr Bey'in yerine bıraktığı kardeşi Kayıtmaz'dan da olumsuz cevap aldı. Sonunda Alâüddevle'nin daveti üzerine Maraş'a gitti, oradan Kudüs'e geçti ve kırk gün kalıp erbaîn çıkardı.
Kahire
Mısır'a geçmeye karar verdi. Kahire civarında Birketülhac'da kısa süre konakladı. Dede Ömer Rûşenî'nin daha önce Mısır'a yerleşen halifesi Timurtaş vasıtasıyla Memlük Sultanı Kansu Gavri kendisine Kubbetü'l-Mustafâ adlı zâviyeyi tahsis etti; sultan buraya gelip onu ziyaret ederek Kahire'ye davet etti.
Kahire'de bütün camileri dolaştı, Bâbüzüveyle'deki Müeyyediyye Camii'nde bir hücrede erbaîn çıkardı ve buraya yerleşti; şöhreti kısa zamanda yayıldı.
Yavuz Sultan Selim Mısır'ı fethedip Kahire'ye girdiğinde onu ziyaret edip bir ihtiyacı olup olmadığını sordu. Gülşenî, Müeyyediyye Camii yanındaki arazinin bağışlanarak bir dergâh yapılmasını istedi ve bu isteği yerine getirildi.
İstanbul'a celp
Hain Ahmed Paşa isyanı bastırıldıktan sonra 931 (1525) yılında Sadrazam İbrâhim Paşa geniş yetkilerle Mısır'a gönderildi. Pek çok kişi onu ziyaret etti; İbrâhim Gülşenî ise kendi gitmeyip oğlu Ahmed Hayâlî'yi gönderdi.
Bunu saygısızlık kabul edip soruşturma başlatan İbrâhim Paşa, beylerden ve yeniçerilerden çok sayıda kimsenin şeyhin müridi olduğunu ve şeyhin oğlunu Memlük Sultanı Tomanbay'ın dul eşiyle evlendirdiğini öğrendi. İstanbul'a döndüğünde durumu padişaha arzedip bir isyan çıkarmasından endişe ettiğini söyledi ve celbi için irade çıkarttı.
Muhyî ve ondan naklen Cemâleddin Hulvî'ye göre İbrâhim Paşa, İran'dan gelen bir cifr uzmanının “İbrâhim adında biri Kanûnî'nin saltanatına göz dikmiştir” demesini fırsat bilmiş ve bu şahsın İbrâhim Gülşenî olduğunu ileri sürmüştür.
Altı aylık soruşturma
İbrâhim Paşa, şeyhin oğlu ve iki halifesiyle İstanbul'a geldiğini padişaha arzetmeyip onu itham edecek somut deliller araştırdı; bu amaçla Şeyhülislâm Kemalpaşazâde, Fenârîzâde Muhyiddin Efendi ve Kādirî Efendi'yi görevlendirdi, ayrıca bazı âlimleri tebdilikıyafet meclisine göndererek sohbetlerini dinletti.
Muhyî'ye göre altı ay sonra paşa, Kemalpaşazâde'ye adam gönderip şeyhin bir kusurunu tesbit edip etmediğini sordu; Kemalpaşazâde olumlu cevap gönderdi. Bunun üzerine paşa şeyhi padişahla görüştürmeden Mısır'a göndermeyi düşündü.
Fakat İbrâhim Gülşenî sonradan Kanûnî ile görüşme imkânı buldu. Padişah ona saygı gösterdi, kehhâlbaşına gözlerini tedavi etmesini emretti ve ilerlemiş yaşına rağmen gözleri açıldı. Mısır'a dönerken padişah onun şerefine ulemâ ve meşâyihe sarayda ziyafet verdi; Gülşenî ziyafetin ardından Beyazıt Camii'nde bir veda konuşması yaptı.
Hulvî, Kanûnî'nin İstanbul'da kalmasını teklif ettiğini, onun çok yaşlandığını söyleyerek kabul etmediğini, bunun üzerine padişahın bir halife bırakmasını rica ettiğini ve şeyhin Hasan Zarîfî'yi bıraktığını söyler.
Bu hadise, Hayrullah Efendi'nin yazdığı Türk tiyatrosunun ilk piyesine konu olmuştur.
Vefatı
Mısır'a döndükten sonra yaklaşık beş yıl daha yaşadı; 9 Şevval 940 (23 Nisan 1534) tarihinde vefat etti. Ölümüne “mâte kutbü'z-zamân İbrâhîm” ibaresi tarih düşürülmüştür.
Adı ve silsilesi
Tarikat silsilesi, Halvetiyye'nin ana kollarından Rûşeniyye'nin pîri Dede Ömer Rûşenî vasıtasıyla Yahyâ-yı Şirvânî'ye ulaşır.
Mürşidi Dede Ömer Rûşenî kendisine bir gül vererek “Sen ol bâğ-ı bekānın gülşenisin” demiş; bunun üzerine Heybetî olan mahlasını değiştirip Gülşenî'yi kullanmaya başlamıştır. Kurduğu tarikat da bu sebeple Gülşeniyye adını almıştır.
Ümmî miydi?
Öğrenim durumu hakkında kaynaklarda bilgi yoktur. Abdülvehhâb eş-Şa'rânî onunla birçok defa görüştüğünü, kendisini beğendiğini, fakat dili tutuk bir ümmî olduğunu, maksadını fasih anlatamadığını söyler.
Ancak oldukça geniş hacimli Arapça, Farsça ve Türkçe manzum eserleri bu sözlerin doğru olmadığını gösterir. Nitekim Muhyî, onun aynı anda üç ayrı kâtibe üç dilde irticâlen şiir yazdırdığını kaydeder.
Mevleviyye ile yakınlık
Gülşeniyye ile Mevleviyye arasında bir yakınlık oluşmuş; Mevlânâ'nın “Dîdem rûh-ı hûb-i Gülşenî râ / Ân çeşm-i çerâğ-ı Rûşenî râ” (Gülşenî'nin güzel yüzünü gördüm, o Rûşenî'nin gözünün ışığıdır) beytiyle Gülşenî'nin geleceğini müjdelediğine inanılmıştır. Muhyî de Ma'nevî'ye bu beyti ihtiva eden gazelle başlar.
Mevlânâ'nın torunlarından Divane Mehmed Çelebi'nin Kahire'ye gelip zindandaki İbrâhim Gülşenî'yi kurtardığına dair menkıbe de bu yakınlığın oluşmasında etkili olmuştur. Zaten Mesnevî'ye nazîre olarak yazdığı Ma'nevî de bu ilginin en açık delilidir.
İbnü'l-Arabî ve İbnü'l-Fârız
Uzun Hasan devrinde Tebriz'de bazı zâhir ulemâsı İbnü'l-Arabî aleyhinde bulununca araya girip onu savundu. Sultan Yâkub Karabağ'da kışladığında, sultanın maiyetindeyken Karabağ mollalarına Fusûsü'l-hikem'in önemli meselelerini açıkladı; mecliste bulunan Mevlânâ Abdülganî Tardü'l-lüsûs an husûsi'l-Fusûs'u, Mevlânâ İsmâil Reddü'n-nusûs ani'l-Fusûs'u onun açıklamalarından faydalanarak yazdılar. Bu, İbnü'l-Arabî'yi anlayacak yüksek irfan seviyesine sahip olduğunu gösterir.
Etkilendiği diğer bir sûfî İbnü'l-Fârız'dır; Arapça divanını onun et-Tâiyyetü'l-kübrâ'sına nazîre olarak yazmıştır.