Ara
Menü

Emîr Sultan Şemseddin Muhammed Buhârî

Buhara’dan Bursa’ya gelen Emîr Sultan Şemseddin Muhammed, Nurbahşî-Kübrevî irşad çizgisi, Osmanlı hanedanıyla ilişkisi, Bursa’daki vakıf ve halife ağıyla erken Osmanlı tasavvuf tarihinin başlıca şahsiyetlerindendir. Tarihî hayatı ile XVI. yüzyıl menâkıbnâmesindeki keramet anlatıları ayrı katmanlarda sunulur.

Dönem
XVI. yüzyıl
Yol
Kübreviyye
Unvan
Bursa merkezli Nurbahşî-Kübrevî şeyhi ve pîr-i sânî

Hayatı, irşadı ve eserleri

Buhârâlıdır. Muhammed Şemseddîn el-Buhârî nâmıyla ve Emîr Sultân unvânıyla
şöhret bulmuşlardır. Harîrî-zâde Kemâleddîn Efendi merhûm, Tıbyânü’t-Tarâık’ında,
müşârünileyhin Nûrbahşî tarîkına mensûb olduğunu ve pederlerinin şeyhi Seyyid
Muhammed veya Mahmûd-ı Nûrbahş hazretleri bulunduğunu yazıyor. Nûrbahş tarîkının
pîr-i sânîsidir. Silsile-i tarîkatları yedi vâsıta ile Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerine
muttasıldır.

Şu sûretle silsile-i sâdâta dâhildir:

es-Seyyid Muhammed Şemseddîn el-Buhârî b. es-Seyyid Ali b. es-Seyyid
Muhammed b. es-Seyyid Hüseyin b. es-Seyyid Ali b. es-Seyyid Muhammed b. es-Seyyid
Muhammed el-Mehdî b. Hasan el-Askerî b. Ali et-Takî b. Muhammed en-Nakî b. Ali Rızâ
b. Mûsâ el-Kâzım b. Ca’fer es-Sâdık b. Muhammed el-Bâkır b. Ali b. Zeynelâbidîn b. Hz.
Hüseyin. (Rıdvânu’llâhi teâlâ aleyhim ecmaîn)

Baldır-zâde Târîhi’nde görülen dîger bir silsile-i tarîkat ber-vech-i âtîdir:

- Ser-defter-i evliyâ Hz. Ali (Kerrema’llâhu vechehû ve radıya'llâhu anh),
- Hz. İmâm Hasan (Radıya'llâhu anh),
- Hz. İmâm Hüseyin (Radıya'llâhu anh),
- Hz. İmâm Zeynelâbidîn (Radıya'llâhu anh),
- Hz. İmâm Muhammed el-Bâkır (Radıya'llâhu anh),
- Hz. İmâm Ca’fer es-Sâdık (Radıya'llâhu anh),
- Hz. İmâm Mûsâ el-Kâzım (Radıya'llâhu anh),
- Hz. İmâm Ali Rızâ (Radıya'llâhu anh),
- Hz. Muhammed Cevâd-ı Takî (Kuddise sırruhû),
- Şeyh Ali Hâdî-i Takî (Kuddise sırruhû),
- Şeyh Hasan el-Askerî (Kuddise sırruhû),
- Şeyh Muhammed Kâim el-Muntazar (Kuddise sırruhû),
- Şeyh Hasan (Kuddise sırruhû),
- Şeyh Hüseyin (Kuddise sırruhû),
- Şeyh Seyyid Muhammed (Kuddise sırruhû),
- Şeyh Seyyid Ali Emîr Külâl (Kuddise sırruhû) Hz. Emîr’in pederidir.,
- Şeyh Seyyid Îsâ (Kuddise sırruhû) Hz. Emîr’in şeyhidir.
Hz. Emîr, Buhârâ’dan Medîne-i Münevvere’ye geldikte, Ravza-i Pâk-i Mustafaviyye’ye,
(‫)الس ﻼم علي ك ي ا ج دي‬169 diye arz-ı selâm eyleyip, (‫)وعلي ك الس ﻼم ي ا ول دي‬170 sûretiyle iltifât-ı
Nebevîyyeye mazhar olmuştur. Bunu, nice zevât işitmişler ve menâkıb-nâmelere derc
etmişlerdir. Ba’de’z-ziyâre kendilerine işâret-i ma’neviyye-i peygamberî şeref-vâki’ olur.
Şöyle ki: Gözlerine görünen, nûrdan kandili ta'kîb etmesi ve o kandil nerede nihân olursa
orada ikâmet eylemesi emir buyrulur. Hz. Emîr, o nûru takip ederek Bursa şehrine gelir.
Buraya vusûlünde, o nûr gözden nihân olmakla “Burada ikâmete me’mûrum.” diye
Bursa’da tavattun buyururlar.

Hz. Emîr’in Bursa’yı teşrîfleri, Yıldırım Bâyezîd Hân’ın zamân-ı âlîlerine müsâdiftir.
Bursa’da bulundukları zamân, Sadreddîn-i Konevî hazretleri, Miftâhü’l-Gayb’ını Molla
Fenârî’den tederrüs eylediğini, Cevdet Paşa merhûm, Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-ı
Hulefâ’sında. yazıyor.

Yine müşârünileyh hakkında diyor ki:

Zâhir ü bâtını ma’mûr ve kerâmâtı zâhir olup, Bursa ahâlîsi ona ziyâde muhabbet
peydâ eylediler. “Emîr Sultân” diye şöhret buldu.

Salâtîn-i Osmâniyye dahi onun kerâmâtını görüp kendisine ziyâde riâyet ve
ta'zîm ve onunla teberrük eder oldular ve azm-i sefer ettiklerinde duâsını alırlardı. O da
onlara kılıç kuşatırdı. Yıldırım Beyâzıt Hân’a da kılıç kuşattı.171 Mesâlih-i millete ikdâm
etmek, nasîhatiyle onu i’mâr-ı mülke sevk ederdi. Yine ma’nen vâki’ olan bir işâret üzerine
Hz. Pâdişâh Yıldırım Hân’ın kerîmesi Hundî Sultân’la izdivâc eder. Bu sultân Germiyan
oğlu’nun kızı Devlet Şah Hatun’dan tevellüd eylemiş ve Çelebi Sultân Mehmed’in li-
ebeveyn büyük hemşîresi bulunmuştur.

“Ey ceddim! Sana selâm olsun.” (H)

“Ey oğul! Sana da selâm olsun.” (H)

"Emîr Sultânın Bursa’ya gelmesi Yıldırım Beyazıt zamânındadır. Taklîd-i seyf, teberrük tarîkiyle sonra
icrâ edilmiş olsa gerektir."

Pâdişâh o zamân Edirne’de muhârebede imişler. Pâdişâhın ma'lûmatı lâhık olmadan sultânla izdivâc vukû’ bulur. Keyfiyyet pâdişâha aksi sûretle ihbâr edilmekle, "Hz. Emîr’in vücûdunu ortadan kaldırsınlar." diye Bursa’ya mahall-i harbden kırk kişi gönderirler. Fakat bunlar nezd-i Emîr’e geldiklerinde Hz. Emîr’de estaîzü billâh ( ً‫ص يْ َحةً َواحِ دَة‬َ ‫ِإنْ كَانَ تْ ِإ ﱠﻻ‬ َ 172 َ‫ )فَ إِذا هُ مْ خَامِ دُون‬âyet-i kerîmesinin esrârı zuhûr edip gelen kırk kişi li-hikmeti’llâh o anda hâb-ı ebedîye dalarlar ki, Bursa’da civâr-ı Hz. Emîr’de ziyâret-gâhdır. Fakîr ziyâret ettim. Bu zevâtın, nazar-ı Hz. Emîr’e mazhariyyeti, kabirlerinin ziyâretgâh olmasına sebep olmuştur. O zamân Müftiyyü’l-enâm ve Şeyhü’l-islâm olan allâme-i zamân Şemseddîn Molla Fenârî, Hz. Pâdişâh’a keyfiyyeti etrâflı bir sûrette bâ-arîza bildirmekle Hâkân-ı müşârünileyhin ihtiyârı elden gidip kendilerini dâmâdlığa kabûl edip, görmek üzere Bursa’ya şitâbân olur ve beynehumâda nice esrâr zuhûr eder; mezkûr arîzanın sûreti ve bu ahvâlin tafsîli (için) Baldırzâde târîhi’ne ve ahîren neşr olunan Yâdigâr-ı Şems nâm esere mürâcaat etmelidir.

Hz. Emîr, bir gece, âlem-i ma’nâda, Fahr-ı âlem (salla’llâhu aleyhi ve sellem.)
efendimiz hazretlerini görmüşlerdir. Risâlet-penâh efendimiz, saâdetle, Câmi'-i Kebîr’in
yerini teşrîf buyurup, mübârek asâ-yı şerîfleriyle câmi'-i şerîfin hudûdunu çizip, işâretle,
“Şu mahalle, ümmetim için bir ulu câmi' binâ edin.” diye emr u fermân buyurmuşlar. Hz.
Emîr, vâkıa-ı mezkûreyi kayınpederi Yıldırım Bâyezîd’e ifâde eylemesiyle, her ikisi ve
erkân-ı devlet, derhâl câmi'-i şerîfin olduğu mahalle gelip, Sultânü’l-Enbiyâ (aleyhi
ekmelü’t-tahâyâ)’nın işâret buyurdukları mahalde nûrânî bir hudûd görüp derhâl câmi'-i
şerîf inşâsına muvaffak olmuşlardır. Dünyâda misli olmayan ve el-yevm ma’mûr bulunan
bir ma'bed-i ferah-fezâdır.

Cevdet Paşa merhûm, Kısas-ı Enbiyâ’da, bu câmi'-i şerîf hakkında yazıyor:

Mervîdir ki, Bâyezîd Han hazretleri, Emîr Sultân ile bu câmi'-i şerîfin binâsını
muâyene ederken, azîz hazretleri: “Pek makbûl ve müstahsen tarh olunmuş, lâkin dört
köşesine birer meyhâne yapılsa daha mükemmel olurdu.” demesiyle, hünkâr, müteğayyir
olup,” Câmi'-i şerîf, beyt-i Hudâ’dır; civârında menâhî vü melâhînin ne münâsebeti
vardır?” cevâbını verdikte Azîz hazretleri, “Pâdişâhım, hakîkatta beyt-i Hudâ, mü'minin
kalbidir. Niçin kalb-i şerîfinizi menâhî vü melâhî ile âlûde edersiniz” diye pâdişâhın
meşgûl-ı işret olmasındaki fenâlığa işâret buyurmasıyla, Şehriyâr hazretlerine intibâh gelip,
cümle-i muharremâttan tevbe ve istiğfar etmiştir.

Hz. Emîr’in kerâmât-ı irfâniyyesi çoktur. Hakk-ı âlîlerinde müteaddid menâkıb-
nâmeler yazılmıştır.

833/(1429-30) senesinde, “İntikâl-i Emîr” (‫ )انتق ال أمي ر‬terkîbinin nâtık olduğu üzere,
âlem-i bakâya irtihâl eylemişlerdir. Tarîkat-ı Aliyye-i Bayramiyye’nin Pîr-i muhteremi,
Hacı Bayram-ı Velî hazretleri gasl eylemişlerdir. Medfen-i mübârekleri üzerine türbe inşâ
olunmuş ve devr-i Azîzî’de yeniden ihyâ edildiğinden, el-yevm, pek ma’mûrdur.
Türbe-i şerîfelerinin olduğu mahallin kıble tarafına iki minâreli bir câmi'-i münîf binâ
olunup, Sultân Selîm-i sâlis zamânında mükemmelen ta’mîr edilmiştir. Civâr-ı Hz. Emîr,
İstanbul’un, Eyüb Sultân’ı mesâbesindedir. Türbe-i şerîfe pek müzeyyendir.
Sandûkalarının baş tarafında, “Yâ Hazret-i Pîr, Şemseddîn el-Buhârî, Emîr Sultân Kuddise
sırruhû’l-Mennân” diye muharrerdir. Bir tarafında harem-i âlîleri ve kerîmeleri ve dîger
tarafında mahdûm-ı mükerremleri medfûndur. Hakk-ı âlilerinde söylenip, türbe-i
münevverelerinde levha halinde, vaz’-ı mevkı-ı ihtirâm kılınmış medâyıhtan:

“O yalnız bir sayha oldu; hemen sönüverdiler.” 36. Yâsîn sûresi, 29. (H)

Ey âlem-i velâyete sultân olan Emîr
Vey mülk-i Rûm’a rahmet-i Rahmân olan Emîr

* * *

Bi-Hamdi’llâh nasîb oldu ziyâret Kutb-ı devrânı
Cihâna nûr-ı feyzi münteşirdir gün gibi hâli

Emîr Sultân-ı zî-şâna gönülden bendelik arz it
Budur yâ Hû saâdet neylerim ben mâl ile câhı

Günâhım hadden efzûndur kerem kıl dest-gîr(im) ol
Bu İlmî kemterindir hâk-pâyın oldu rû-mâli

* * *

Yüzün sür hâk-pây-ı Hazret-i Sultân Emîr’e*
Yuyam dirsen dil-i âlûdeden çirk-âb-ı hâki*

Nisâr it nakd-i cânı âsitânından nûr-ı feyz al*
Safâ-yı aşk-ı rûhânî virir bu türbe-i pâki

Budur sultân-ı kalb ü taht ü tâc mülk-i istiğnâ
Furûğ-ı şûriş-i aşkı ser-â-ser tutdu eflâki

Budur dergâh-ı âli pîş-vâ-yı mürşid-i uşşâk
Bunu böyle görür kimin kim olsa çeşm-i idrâki

Ziyâret eyleyüp gel dergehinden eyle istimdâd
Vücûdun mahv u müstağrak gönüldür eyle idrâki

Cenâb-ı fahr-ı âlem aşkına dil-şâd buyur nûrum
Bu abd-i kem-teri kim dergehinde sînesi çâki

Kelâm-ı sırr-ı lâ-havfün aleyhim bunda zâhirdir
İder ihsân ehlu’llâh kuluna eylemez bêkî

Hakîrin Râşid’e eyle şefâat cedd-i pâkinçün
Muharrer eyledi pejmürde hâlet kilk-i çâlâkî

Hz. Emîr’in entâk-ı şerîfesinden :

Tevhîde gel haddin aşma
Doğru yolundan şaşma
Yüz altmış altı çeşme
Başındaki gül bizdedir

Pîr Sultân bu yolda kuldur

Virdin okuyan bu dildir
Elif Hakk’a doğru yoldur
Mîm istersen dal bizdedir

* * *

Müselmânlar gönül şehri açılmaz bir melâlet var
Nazar eylen şu dünyâya aceb dürlü garâbet var

Şerîat göğe çekildi yer yüzüne suyu saçıldı*
Yıkıldı zulm île âlem kıyâmetden alâmet var

Ne kâdî adl ü dâd eyler ne müftî halkı şâd eyler
Ne ümmî i’tikâd eyler ne îmânda tamâmet var

Zâhid zühde riyâ katar kalan mahlûk dahi beter
Ne dânişmend okur tutar ne a’yânında şefkat var

Erenler dervişe söğer dervîş dahi kapu gezer*
Ne halk tanrısını anar ne dervîşde kanâat var

Ne Pîrler ulusun yoklar ne hâtunlar evin bekler
Ne kız oğlan edep saklar yiğitlerde cehâlet var

Emîr Sultân bu serverlik Hak’ı sevmekdürür erlik
Bu dirlik bir eyu dirlik kalanında dalâlet var

Güfte-i Emîr Sultân :

Gerçek âşıklara salâ denildi
Derdi olan gelsin dermânı buldum
Âh ile vâh ile devrân iderken
Cân içinde cânânı buldum

Akar gözlerimden yaş yerine kan
Zerrece görünmez gözüme cihân
Deryâlar nûş idüben kanmaz iken
Âşıklar kandıran ummânı buldum

Âşıklar meydâna doğru varırlar
Erenler cem’ olmuş virüp alırlar
Cümle enbiyâlar dîvân dururlar
Hakk’a mahbûb olan sultânı buldum

.......
.......
Açılmış dükkân kurulmuş bâzâr
Cevâhir-bahş olan dükkânı buldum

Emîr Sultân ne hoşça bâzâr imiş
Erenler cem’ oluben gezer imiş
Cümlenin maksûdu dîdâr imiş
Ol maksûda iren sultânı buldum

Hz. Emîr’in dîger bir mahdûmları, Şeyh Bedreddîn hazretlerinden hilâfet alarak,
kümmelîn sırasına girmiş; kerâmâtı zâhir olmuş bir merd-i kâmildir. Civâr-ı Hz. Emîr’de
câmi'-i şerîfin cânib-i garbında cesed-i şerîfi sâye-i Hudâ’da âsûdedir.

Hz. Emîr, uzunca boylu, esmerü’l-levn, melîhu’l-vech, mükehhal gözlü, uzunca
sakallı idi. (Kaddesa’llâhu sırrahû)

Menâkıb-ı Emîr Sultan nüsha denetimi

Bursalı Şevkî’nin 960/1553’te kaleme aldığı Menâkıb-ı Emîr Sultan, Emîr Sultan’ın vefatından yaklaşık bir asır sonra oluşmuş biyografik menâkıbnâmedir. Sekiz yazma nüshası tesbit edilmiş, tenkitli çalışmada dört ana nüsha karşılaştırılmıştır.

Eser, Buhara–Medine–Bursa yolculuğu, Hundi Hatun’la evlilik, Yıldırım Bayezid ve II. Murad’la ilişkiler, halifeler, vakıf çevresi ve ölüm anlatısını kronolojik bir omurga içinde verir; olağanüstü anlatıları da bu omurgaya ekler. Gün, yer ve kişi bilgisi başka kaynaklarla doğrulanmadan menkıbe ayrıntısı tarihî olay diye sunulmaz.

Menâkıbnâmenin ayrıntılı kaynak dosyasını oku →

Ağ ve yol

Menkıbeler

İlk 6 kayıt gösteriliyor

MENKIBE · GELENEK İÇİ

Dua ile kurumuş bahçenin yeşermesi

Buhara’daki yoksul bir bahçe sahibinin derdini öğrenen çocuk yaştaki Emîr Sultan’ın gece dua etmesi ve kurumuş bahçenin mevsimsiz biçimde yeşerdiğinin görülmesi hakkındaki ilk menkıbe.

Tam anlatıyı okuAnlatıyı daralt
Menâkıbnâme’de tam metni aç

Menâkıbnâmenin ilk anlatısı Emîr Sultan’ı henüz beş yaşlarında, babası Seyyid Ali ile Buhara sokaklarında yürürken tasvir eder. Karşılarına çıkan yaşlı ve yoksul bir bahçe sahibi, yıllarca emek verdiği bahçesindeki ağaçların çevredeki bahçeler meyve verirken kuruduğunu; ailesinin geçimini sağlayamaz hâle geldiğini anlatır. Seyyid Ali onu teselli eder, Emîr Sultan ise o sırada cevap vermez.

Rivayete göre Emîr Sultan gece kimseye haber vermeden bahçeye gider ve Allah’a dua eder. Sabah olduğunda bahçe sahibinin içine bahçesine gitme arzusu doğar. Oraya vardığında kurumuş ağaçların yeşerdiğini, yaprak ve meyve verdiğini görür; şaşkınlıkla dua ederken Emîr Sultan belirir ve olup biteni açıklar.

Haber Buhara’da yayılır; halk meyve mevsimi olmamasına rağmen bahçeyi görmeye gelir. Anlatı, metinde Emîr Sultan’ın çocukluk çağındaki ilk kerametlerinden biri ve yoksulun geçimine yönelen merhametin sembolü olarak kurulmuştur. Tarihî ziraat kaydı değil, XVI. yüzyılda derlenmiş gelenek anlatısıdır.

Bu anlatı gelenek hafızasına aittir; doğrulanabilir tarihî olayla aynı kesinlikte sunulmaz. Kaynak: Menâkıb-ı Emîr Sultan: Metin, İnceleme, Gramer, İndeks.
MENKIBE · GELENEK İÇİ

Hundi Hatun’la evlilik ve kırk kapıkulu anlatısı

Hundi Hatun’un gördüğü rüyalar üzerine Emîr Sultan’la evlenmesi, Yıldırım Bayezid’in gönderdiği kırk kapıkulunun olağanüstü biçimde ölmesi ve padişahın ardından özür dilemesi etrafındaki anlatı.

Tam anlatıyı okuAnlatıyı daralt
Menâkıbnâme’de tam metni aç

Menâkıbnâme, Yıldırım Bayezid seferdeyken kızı Hundi Hatun’un Hz. Peygamber’i rüyasında gördüğünü ve kendisine Emîr Sultan’la evlenmesinin emredildiğini anlatır. Hundi Hatun ilk rüyayı utanıp saklar; aynı rüya ikinci gece tekrarlanır. Bunun üzerine bir hizmetkârını Emîr Sultan’a gönderir. Emîr Sultan, nikâhın mânen gerçekleştiğini fakat şeriatın gereği olarak zâhirî nikâhın da kıyılması gerektiğini söyler. Bursa’nın ileri gelenleri çağrılır ve nikâh yapılır.

Rivayetin olağanüstü bölümü, haberi Edirne’de alan Yıldırım Bayezid’in öfkelenerek Süleyman Paşa’yı asker ve kırk silâhlı kapıkuluyla Bursa’ya göndermesiyle başlar. Kırk kişi Emîr Sultan’ın evine girince Hundi Hatun, onun emriyle oksuz bir yayının kirişini çeker. Menâkıbnâme kırk yeşil okun ortaya çıkıp saldırganların tamamını, yara ve kan izi bırakmadan öldürdüğünü söyler. Süleyman Paşa’nın da bir dervişin attığı çapa sebebiyle öldüğü aktarılır.

Yıldırım Bayezid daha sonra yaptığından pişman olur, Bursa’ya gelerek Emîr Sultan’dan özür diler. Emîr Sultan ile Hundi Hatun’un evliliği tarihî biyografinin parçasıdır; rüya, yeşil oklar ve kırk kapıkulunun ölümü ise evliliğin meşruiyetini ve velînin korunmuşluğunu açıklayan menkıbevî katmandır.

Bu anlatı gelenek hafızasına aittir; doğrulanabilir tarihî olayla aynı kesinlikte sunulmaz. Kaynak: Menâkıb-ı Emîr Sultan: Metin, İnceleme, Gramer, İndeks.
MENKIBE · GELENEK İÇİ

Sultan Murad’ın azgın atının uysallaşması

Sultan Murad’ın kimseyi yaklaştırmayan kıymetli atını Emîr Sultan’a göndermesi, atın selâma karşılık verircesine başını eğmesi ve ardından uysallaşması hakkında beşinci menkıbe.

Tam anlatıyı okuAnlatıyı daralt
Menâkıbnâme’de tam metni aç

Menâkıbnâme Sultan Murad’ın çok kıymetli, hızlı ve kusursuz görünüşlü; fakat yanına yaklaşanlara saldırdığı için binilemeyen bir atı bulunduğunu anlatır. At yalnız kendisine bakan seyisi yaklaştırmakta, başkalarını yaralamaya çalışmaktadır. Sultan Murad atı elden çıkarmaya kıyamaz; sonunda onu ancak Emîr Sultan’ın zapt edebileceğini düşünerek bütün takımıyla birlikte hediye gönderir.

Atın ağzına ağır bir gem vurulur, ayakları zincirlenir ve birkaç seyis tarafından güçlükle Emîr Sultan’ın kapısına getirilir. Emîr Sultan bir dervişe, ata kendisinden selâm götürmesini ve önceki sahibinin Allah’ın emrine itaatte gevşek olduğunu, yeni sahibinin ise itaatkâr bulunduğunu söylemesini emreder.

Rivayete göre at bu sözleri işitince üç defa başını sallar; yüzünü yere sürerek teslimiyet gösterir. Bundan sonra edep ve şeriat ölçüsüne bağlı kimseye karşı gelmeyeceği anlatılır. Bu, hayvanın velîyi tanıması ve itaati temasını taşıyan gelenek anlatısıdır; Sultan Murad devrine ait ahır kaydı olarak okunmaz.

Bu anlatı gelenek hafızasına aittir; doğrulanabilir tarihî olayla aynı kesinlikte sunulmaz. Kaynak: Menâkıb-ı Emîr Sultan: Metin, İnceleme, Gramer, İndeks.
MENKIBE · GELENEK İÇİ

Suyun altına çevrilmesi anlatısı

Emîr Sultan’a kimyagerlik isnat edenlere, asıl kimyanın velî nefesi olduğunu göstermek üzere avucundaki suyu altına, ardından yeniden suya çevirmesi hakkındaki on ikinci menkıbe.

Tam anlatıyı okuAnlatıyı daralt
Menâkıbnâme’de tam metni aç

Menâkıbnâmenin on ikinci anlatısında Emîr Sultan, Âşık Suyu’ndan abdest alırken çevresindeki dervişlerden biri Bursa halkının onun kimyaya ulaştığını söylediğini bildirir. Emîr Sultan kimyanın iki türünden söz eder: bakırı çeşitli maddelerle altına çevirmeye çalışan sanat ve velîlerin mânevî nefesine nispet edilen kimya.

Rivayete göre iki avucunu suyla doldurur, suyu sağ elinin üzerine döker ve “altın ol” der. Eli, bileğinden dirseğine kadar som altın görünümüne bürünür. Orada bulunan dervişler ve sâlihler bunu görür. Ardından “su ol” buyurmasıyla elinin yeniden eski hâline döndüğü anlatılır.

Emîr Sultan çevresindekilere halkın kendisini kimyanın hangi kısmıyla bildiğini sorar; hazır bulunanlar hayret içinde ellerini ve ayaklarını öper. Bu kayıt maddî kimya öğretisi değil, velâyetin dönüştürücü kudretini anlatan menkıbevî bir motiftir. Önceki “sudan geçme” başlığı kaynakta karşılığı bulunmadığı için düzeltilmiştir.

Bu anlatı gelenek hafızasına aittir; doğrulanabilir tarihî olayla aynı kesinlikte sunulmaz. Kaynak: Menâkıb-ı Emîr Sultan: Metin, İnceleme, Gramer, İndeks.
MENKIBE · GELENEK İÇİ

İki ziyaretçinin gizli niyetinin bilinmesi

Emîr Sultan’ı sınamak üzere biri bal-kaymak, diğeri nefsânî arzudan kurtuluş duası dileyen iki kişinin söylemedikleri niyetlerine karşılık bulması hakkındaki on üçüncü menkıbe.

Tam anlatıyı okuAnlatıyı daralt
Menâkıbnâme’de tam metni aç

Rivayete göre Bursa’da iki kişi Emîr Sultan hakkında anlatılan kerametleri sınamaya karar verir ve içlerinden ayrı ayrı niyet tutar. Birincisi bal ile kaymak yemeyi diler. İkincisi nefsânî arzularının baskısından şikâyet ederek gönül gözünün açılması ve hevâdan kurtulması için dua edilmesini ister. Bu niyetleri Emîr Sultan’a söylemeden huzuruna çıkarlar.

Emîr Sultan onları oturtur; bir dervişe bal ile kaymak getirmesini ve ilk ziyaretçiye sunmasını emreder. Ardından öteki kişiye yönelerek onun için hayırlı dua edeceğini söyler, ellerini kaldırıp dua eder.

Menâkıbnâme, ikinci kişinin bu duadan sonra nefsânî arzulardan uzaklaşıp sâlihlerden biri hâline geldiğini ve ömrünün hayırla tamamlandığını aktarır. Anlatı, “keşf-i hâtır” denilen söylenmemiş niyeti bilme motifini taşır; iki ziyaretçinin tarihî kimliklerini belirleyen bağımsız belge değildir.

Bu anlatı gelenek hafızasına aittir; doğrulanabilir tarihî olayla aynı kesinlikte sunulmaz. Kaynak: Menâkıb-ı Emîr Sultan: Metin, İnceleme, Gramer, İndeks.
MENKIBE · GELENEK İÇİ

Defin yerinin kandillerle işaret edilmesi

Emîr Sultan’ın önünde görünen üç nur kandilinin kaybolduğu yerin mezarı olacağının bildirilmesi, onun Medine’ye defnedilme arzusu ve Hz. Ali’yi gördüğü rüya etrafındaki ölüm işareti anlatısı.

Tam anlatıyı okuAnlatıyı daralt
Menâkıbnâme’de tam metni aç

On beşinci menkıbeye göre Emîr Sultan Rum diyarında yolculuk ederken önünde nurdan üç kandil belirir; kandilleri yalnız velîlerin görebildiği söylenir. Kendisine, bu kandillerin gözden kaybolduğu yerin ileride mezarı olacağı bildirilmiştir. Kandiller, bugün türbesinin bulunduğu yer olarak anlatılan mevkide kaybolur. O sırada bölgenin ormanlık ve mezarlıklardan uzak olduğu belirtilir.

Emîr Sultan’ın aslında Medine’de kalmayı ve oraya defnedilmeyi arzu ettiği; Bursa’da ıssız görünen bu yerde yalnız kalacağı düşüncesiyle hüzünlendiği nakledilir. Uykuya daldığında Hz. Ali’yi rüyasında görür. Rüyada ona Hz. Peygamber’in sünnetine bağlı kalması, üzülmemesi ve ileride çevresindeki arazinin mezarlık için satın alınacağı bildirilir.

Metin daha sonra arazinin para verilerek vakıftan alındığını söyler ve Emîr Sultan’ın vefatını 833/1429 yılına tarihler. Ölüm tarihi tarihî kayıt katmanındadır; kandiller ve rüya ise türbenin yerini ve Bursa’da kalışını anlamlandıran gelenek anlatısıdır.

Bu anlatı gelenek hafızasına aittir; doğrulanabilir tarihî olayla aynı kesinlikte sunulmaz. Kaynak: Menâkıb-ı Emîr Sultan: Metin, İnceleme, Gramer, İndeks.

Eserleri ve metinleri

İlk 1 kayıt gösteriliyor

TARİHÎ KAYIT

Menâkıb-ı Emîr Sultan

Bursalı Şevkî’nin 960/1553 tarihli biyografik menâkıbnâmesidir. Sekiz nüshası tesbit edilmiş, dört nüsha tenkitli metinde karşılaştırılmıştır.

Metni gösterMetni daralt

Bursalı Şevkî’nin 960/1553 tarihli biyografik menâkıbnâmesidir. Sekiz nüshası tesbit edilmiş, dört nüsha tenkitli metinde karşılaştırılmıştır.

Biyografik veya metinsel kaynak kaydı. Kaynak: Menâkıb-ı Emîr Sultan: Metin, İnceleme, Gramer, İndeks.

Şeyh, halife, aile ve post ağı

TALEBESİ / HALİFESİYahyâ bin Mustafa EfendiYahyâ bin Mustafa, Emîr Sultan’ın halifesidir.TALEBESİ / HALİFESİŞeyh Mahmûd LâmiîMahmûd Lâmiî, Emîr Sultan’ın halifesidir.SOHBET / YOL ARKADAŞLIĞIAli Dede BuhârîAli Dede, Emîr Sultan ile Buhara’dan Bursa’ya gelmiştir.SOHBET / YOL ARKADAŞLIĞISeyyid Nâsıruddin BuhârîNâsıruddin Buhârî, Emîr Sultan ile Buhara’dan Bursa’ya gelmiştir.SOHBET / YOL ARKADAŞLIĞIEce SultanEce Sultan, Emîr Sultan ile Bursa’ya gelmiş ve hizmetinde bulunmuştur.TALEBESİ / HALİFESİBaba ZâkirBaba Zâkir, Emîr Sultan’ın irşadında yetişmiştir.