HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Bu metin, Cerrâhî silsile arşivindeki kişi dosyasının tamamı esas alınarak paragraf ve manzume düzeni korunmak suretiyle hazırlanmıştır. Gelenek içi menkıbeler tarihî kayıtlarla aynı kesinlikte değerlendirilmez.
Hayatı ve silsiledeki yeri
Tam adı, Abdulkahir b. Abdullah b. Muhammed b. Umeviyye b. Sa'd es-Sühreverdî el- Kuraşî es-Sıddıkî el-Bekrîdir. Yaklaşık 490/1097 tarihinde İran'da Acem Irak'ının Kuzeybatısında Zencan yakınlarında bulunan Suhreverd kasabasında doğdu. Babasının ad؛ Abdullah Bekridir. Hazret-i Ebu Bekr-i Sıddik.ın soyundandır. Ebü'n-Necib es-Sühreverdî'nin doğum tarihi olan 490/1097 esas alınırsa, onun yaşadığı dönem Selçukluların hükümdarı Melikşah'ın (465-485/ 1072-1092) ölümü ile başlayan doneme ve Selçuklu Devleti'ni toparlayan Sultan Sencer'e (511-552/1118- 1157) rastlar.
İMAM Gazzali'nin kardeşi meşhur sufi Ahmed el-Gazzâlî'nin (ö. 520/1126) yakın dostu ve Avârifu'l-meârif(gercek tasavvuf-semerkand) sahibi Şihabüddin Ebû Hafs Ömer es- Sühreverdî'nin (ö. 632/1234) de amcasıdır. Erken yaşta eğitim için Bağdat'a gitti ve İsmaiiîlerin kendi öğretilerini geliştirmek ve yaymak için kurdukları Kahire'deki el- Ezher'e karşılık Bağdat'ta Sünnî düşünceyi korumak, geliştirmek ve yaymak için kurulan Nizamiye Medresesinde derslere devam etti. Ali b. Penhan'dan hadis, Esad Mebhin'den fıkıh, okudu.
Bağdat'taki öğremini esnasında veya sonrasında Isfehan'a gidip orada devrin ünlü hadis alimerinden Ebu Ali el-Haddad'dan hadis dinledi. Bağdat'taki hayatı zorluklarla geçti, kimi zaman geçimini temin için suculuk yapmak zorunda kaldı. İlmî bakımdan o dönem, canlı, hareketli ve her alanda sürekli gelişmenin ve değişimin olduğu bir çağdır. Tasavvufta Kuşeyrî (ö. 465/1072), kelamda Cüveynî (478/1085) gibi etkili şahsiyetlerin hazırladığı ortamda Gazzâlî gibi bir dahi yetişmiş ve her ilim dalını etkilemiştir.
Nizamüİmüİk'ün kurduğu dokuz kadar Nizamiye medreseleri, sünnî ilim dünyasına bir canlılık ve gelişme imkanı sağlamıştır. Nitekim Ebü'n-Necib Sühreverdî, Bağdat Nizamiyesinde hem öğrencilik hem de hocalık yapmıştır. Nizamiye gibi yarı resmî kurumların yanı sıra özel ribat (tekke) ve medreselerde faaliyet imkanı bulunabilmekteydi. Sözgelimi Gazzâlî, Tus'da kurduğu medresede yakaşık yüzelli öğrenciye eğitim verirken, Ebü'n-Necib Sühreverdî, Bağdat'ta kurduğu ribatta eğitim ve öğretim faaliyetinde bulunmuştur.
Nizamiye'deki eğitiminin akabinde Gazzali'nin yaşadığına benzer bir tecrübe geçirmiş, halktan uzaklaşarak uzun süre uzlet hayatı yaşamıştır. Ancak kaynaklar Suhreverdî'nin bu tecrübeyi ne zaman yaşadığını tam olarak vermiyorlarsa da Nizamiye eğitiminin ardından meydana gelmiş olması bilgisinden hareketle bu buhranı henüz genç yaşında ve sufiliğe attığı ilk adımında yaşamış olması muhtemeldir. Bu tecrübenin sonrasında halkın arasına dönüp va'z ve irşad faaliyetine başladı. Zamanla şöhreti yayıldı, müritlerinin sayısı arttı, faaliyeti için yerleşik ve ihtiyaca cevap verecek bir mekana ihtiyaç duyuldu.
Bunun üzerine müridleri toplanıp onun için Bağdat'ta Dicle kenarında büyük bir ribat (tekke) inşa ettiler. Kaynaklar, onun bir de medresesinden bahsetmektedir. Muhtemelen aynı mekanda, hem irşad, hem de medrese öğretimi tarzında eğitim faaliyeti yürütmüştür. Kazandığı şöhret ve İlmî gücü devlet nezdinde de dikkat çekmiş olacak ki, 545/1150 tarihinde Nizamiye Medresesine müderris (öğretim üyesi) olarak tayin olundu. Sufi, vaiz, arif ve fakih olarak tanınan Ebu'Necib es- Suhreverdî, devrinde sufilerin imamı ve sufiliğin alemi olarak görülüyordu.
İslâmî ilimlerin hemen her dalında yetkisi, devrindeki ve sonrasında etkisi, kaynaklarda zikredilmektedir. Bağdat'ta tekke kurup etrafında müridler toplanması tasavvufî sahadaki etkisini, Nizamiye Medresesine müderris olarak atanması zahir ilimlerde itibarlı bir noktada olduğunu gösterir. Şam bölgesinde hem halk hem de devlet erkanı tarafından saygı ve iltifatla karşılanması, bu şöhretinin Bağdat'la sınırlı kalmadığının ve İslam dünyasına yayılmış olduğunun göstergesidir.
Kendisinden Ebû Hafs Ömer es-Sühreverdî, İbn-i Asâkir, Sem'anî, Abdullah bin Mes'ûd bin Abdullah er-Rûmî gibi seçilmiş zâtlar ilim ve edeb öğrendiler. 548/1163 yılında Beyt-i Makdis'i ziyaret amacıyla Şam'a doğru yola çıktı. Yolculuğu meşhur "Haçlı Seferlerinin cereyan ettiği bir döneme rast gelmesi sebebiyle gerçekleşemedi. Zira bu dönemde Kudüs'ü işgal etmiş olan haçlı güçleri ile müslümanlar savaş halindeydi. Ancak geri dönmedi Dımaşk'ta kaldı. Burada va'z ve irşad faaliyetinin yamsıra ilmi müzakerelerde bulundu, dersler okuttu. Suriye Atabek؛ Nureddin Mahmud b.
Zengî'den (541-569/1146-1174) yakın alaka ve destek gördü. 563/1168'de tekrar Bağdat'a döndü ve Cemâzilâhtr ayının on yedinci Cuma günü İkindi vakti Bağdad'da vefat etti. Ertesi gün erkenden Dicle kenarındaki dergâhına defn oiundu. Kurduğu tekkenin haziresine s'ırlandi. Suhreverdî hazretleri çeşitli ilimlere dâir birçok kitap yazmıştır. Eserlerinden bazıları şunlardır: 1) Âdâb-ül-Müridîn, 2) Şerh٠٠ü Esmâ-ül-Hüsnâ, 3) Muhtasâr-ı Mişkât-ül- Mesâbih fil-Begâvî, 4) Müsannef fî Tabakât-üş-Şâfiiyye.
sözlerinden; "Dinde inanılması lâzım gelen şeyleri dil ile söyleyip, kalb ile inanarak kabul ettikten sonra, şartlarına uygun amel yapınca kalbdeki îmân parlar. Kişi îmânı dil ile söylemelidir. Hiç bir zaruret olmadan dil ile îmânı söylememek küfre sebeb olur. Dili ile îmânı olduğunu söylediği hâlde, kalbinden inanmayan müslüman değil münafıktır. Ameli terk eden fâsık olur. Sünnet-i seniyyeye uymayan, bid'at sahibidir, İnsanlar îmân bakımından birbirlerinden farklı derecelere sahiptirler. Allahü teâlâ kullarının küfründen, îmânsız olmasından ve günahlarından râzı değildir.
Ehl-i kıble olan bir kimse için, yaptığı bir hayır işten ve iyilikten dolayı, bu cennetliktir, diye şehâdette bulunulamaz. Yine hiç bir kimsenin işlediği büyük günahtan dolayı, Cehennem'e gideceğine şehâdet edilemez." Tasavvuf hakkında bir suâl sorulduğunda şöyle cevap verdi: "Tasavvufun başı ilim, ortası amel, sonu mevhibe yâni Allahü teâîânın lutf ve ihsanı olan mânevî ilimdir. İlim, muradı, maksadı açar. Amel, istemeye yardımcı olur. Mevhibe, amelin meyvesine ulaştırır. Ahlâk ilmi ehli üç kısımdır. Mürîd, talebe durumunda olan tâlibdir. Orta derecede olan, daha yoldadır.
Sona varmış olan, Allahü teâîânın rızâsına kavuşmuş olandır. Talebe, murâdına ermek için çalışır. Orta derecede olan, makamların âdâbını gözetmekle meşguldür. Bir hâlden diğer bir hâle yükselir. O, devamlı ilerleme hâlindedir. Sona varan ise, bütün makamları aşmış ve artık istikrara kavuşmuş hâldedir. Çeşitli hâller, onda bir değişiklik meydana getiremezler. Talebe, nefsiyle, şehvetiyle ve şeytanla mücâdele etme, hazlarmdan uzak kalma mertebesindedir.
Orta mertebede olan, murada kavuşabilir miyim, yoksa kavuşamaz mıyım korkusu ile, içinde bulunduğu hâllerde doğruluğa riâyet etme, makamlarda edebi gözetme mertebesindedir. Sona ulaşan ise, bütün makamları elde etmiştir. Onun hâli, darlıkta ve genişlikte eşittir. Yemesi açlığı, uykusu uykusuzluğu gibidir. Onda, dünyevî istek ve lezzet hissi kalmamıştır. Onun zâhiri, görünüşü halk, bâtını, gizli yönü de Hak iledir."
Helali aramak farzdır. Yeryüzünde helal her zaman bulunur. Allahü teala kullarından hela؛؛ aramalarını
istedi. Ancak helal; bir yerde çok, diğer yerde azdır. Arayıp bulmak kula düşer.
hatira: Abdülkâhir Sühreverdî hac farizasını yerine getirmek için kardeşinin oğlu ile Mekke'ye gitmişti. Birgün Kâbe-i muazzamada murakabe, Allahü teâlâyı tefekkür, düşünme hâlinde iken, Hızır aieyhisselâm teşrif buyurdu. Fakat Abdülkâhir Sühreverdî hiç hâlini bozmayarak, murakabeye devam etti. Hızır aieyhisselâm bir süre durduktan sonra, gitti. Bir müddet sonra Şeyh hazretleri başını kaldırınca yeğeni; "Efendim! Bugün Hızır aieyhisselâm teşrif buyurdular. Siz ise kendilerine hiç bakmadınız sebebi neydi?" diye sorunca, Abdülkâhir Sühreverdî; "Sen bilmiyor musun ki, eğer Hızır aieyhisselâm gelmiş gitmiş ise yine teşrifleri mümkündür. Fakat o zaman kavuşmuş olduğum İlâhî tecellîyi elimden kaçırmış olsaydım bir daha nerede bulabilirdim. Belki onun pişmanlığı kıyamete kadar devâm ederdi." dedi. Bu sırada Hızır aieyhisselâm tekrar teşrif buyurdu. Bu defa Abdülkâhir hazretleri hemen yerinden kalkıp, edeple lâzım gelen hürmeti gösterdi, (önemli)