HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Kimliği, adı ve Konya’daki tahsili
Asıl adı Mehmed Muhyiddin’dir; şiirlerinde “Muhyî” mahlasını kullandı ve kaynaklarda daha çok Bezcizâde lakabıyla tanındı. Konya’da doğdu. Doğum tarihi bilinmez. Bazı tabakat kayıtları onun seyyid olduğunu bildirir; fakat nesep ayrıntıları açık bir belgeyle tamamlanmadığından bu bilgi ihtiyatla aktarılmalıdır.
Konya’da iyi bir medrese öğrenimi gördü. Zâhirî ilimlerdeki bu birikimi, daha sonra Alâeddin Camii’nde hatiplik ve vâizlik yapmasına imkân verdi. Onu aynı mahlası taşıyan başka şair ve sûfîlerden ayıran temel işaretler; Lârende’deki Halvetî terbiyesi, İstanbul’daki Melâmî-Hamzavî çevreyle ilişkisi, Mehmed Ağa ve Şemsi Paşa tekkelerindeki hizmeti ve Üsküdar’daki kendi tekkesidir.
Lârende’de Halvetî terbiyesi
Konya’dan Lârende’ye giderek kaynakların Nûreddinzâde Molla Çelebi veya Halîfezâde Molla Çelebi adıyla kaydettiği Halvetî şeyhine intisap etti. Atâî ve Hüseyin Vassâf’ta şeyhin adı Ezelîzâde Şeyh Nûrullah biçiminde geçer. Bu farklı isimleri delilsiz biçimde tek kişiye indirmek yerine kaynak ihtilafını korumak gerekir.
Yaklaşık iki yıl şeyhinin hizmetinde kaldı. Şeyhi vefat ederken yerine Bezcizâde’nin geçmesini vasiyet etti; ancak çevredeki bazı çelebilerin buna razı olmaması üzerine post için mücadele etmedi ve Konya’ya döndü. Bu tavır, sonraki biyografi geleneğinde onun makam talep etmeyen irşad anlayışının bir işareti sayılmıştır.
Konya Alâeddin Camii yılları
Konya’ya dönüşünde Alâeddin Camii’nde hatiplik ve vâizlik yaptı. Kaynaklar İstanbul’a gidişini III. Murad, III. Mehmed veya I. Ahmed devirlerine yerleştirir. Bazı anlatılar tek seyahatten, bazıları ise iki ayrı İstanbul yolculuğundan söz eder. İki seyahatli okumaya göre ilk geliş 993/1585 dolayındadır; ardından Konya’ya dönerek altı-yedi yıl daha kalmıştır.
İdrîs-i Muhtefî ve gizli Melâmî-Hamzavî nispet
İstanbul’daki ilk devresinde Ömer Dede Sikkînî çizgisindeki bir halifeye yahut dönemin önde gelen Melâmîlerinden İdrîs-i Muhtefî’ye intisap ettiği nakledilir. Hüseyin Vassâf ve sonraki Melâmî kaynakları İdrîs-i Muhtefî bağlantısını öne çıkarır. Bezcizâde’nin bu nispetini dönemin siyasî ve dinî şartları sebebiyle yakın çevresi dışında açıklamadığı belirtilir.
Onun hayatı bu sebeple tek bir aidiyet etiketiyle anlatılamaz: açık tekke hizmeti Halvetî çevrede yürürken Melâmî-Hamzavî tecrübesi daha mahrem bir aktarım katmanı oluşturmuştur. Bu iki çevrenin bir arada anılması, Halvetî terbiyesini hükümsüz kılmaz; Osmanlı tasavvuf hayatındaki kesişen irşad bağlarını gösterir.
İstanbul’a davet ve Mehmed Ağa Tekkesi
İkinci İstanbul gelişi büyük ihtimalle Sultan I. Ahmed’in davetiyle gerçekleşti. Abdülmecid Sivâsî’nin Şeyh Yavsî Efendi Tekkesi’ne tayini üzerine boşalan Fâtih Çarşamba’daki Mehmed Ağa Tekkesi şeyhliğine 1013/1604 yılında getirildi. Aynı dönemde Abdülmecid Sivâsî’nin Sultan Ahmed Camii vâizliğine nakliyle boşalan Sultan Selim Camii vâizliğini de üstlendi.
Böylece Bezcizâde, tekke sohbetiyle cami hitabetini birlikte yürüten bir şehir mürşidi olarak tanındı. Kaynaklarda padişah davetinin hangi saltanat yılında gerçekleştiğine dair farklılık bulunsa da 1604 tarihli Mehmed Ağa görevi İstanbul’daki kurumsal hizmetinin sağlam tarih duraklarından biridir.
Şemsi Paşa Tekkesi ve Üsküdar hizmeti
Bir müddet sonra Üsküdar’daki Şemsi Paşa Tekkesi şeyhliğine getirildi. Şemsi Paşa’daki görevin ilk veya ikinci İstanbul seyahatine ait olduğu kaynaklarda tam açıklık taşımaz. Bununla birlikte Üsküdar’ın onun hayatının son devresindeki ana irşad merkezi olduğu kesindir.
Bağlılarından birinin Nuhkapısı civarında bağışladığı arazi üzerinde 1020/1611’de bir tekke ve kendisi için bir türbe yaptırdı. Arakıyeci Hacı Mehmed Mahallesi, Divitçiler Caddesi, Salı Sokağı’ndaki bu yapı zamanla Bezcizâde, Muhyî Efendi, Salı, Himmet Baba ve Himmetzâde Tekkesi gibi adlarla anıldı.
Tekkenin sonraki irşad silsilesi
Bezcizâde’nin ardından tekkenin postuna halifesi Hüseyin Efendi geçti. Daha sonra Bayramî şeyhi Bolulu Himmet Efendi ve onun oğlu Abdullah Efendi burada hizmet etti. Tekkenin Himmetzâde adıyla tanınması bu sonraki post silsilesinden, Salı Tekkesi adı ise âyin gününden kaynaklanır.
Bu değişim, mekânın tarihini tek bir tarikat etiketiyle dondurmamayı gerektirir. Bezcizâde’nin şahsî Halvetî ve Melâmî bağlarıyla tekkenin sonraki Bayramî-Himmetî devresi birbirinden ayrılarak okunmalıdır.
Muhyî mahlası, Dîvânı ve şiir dili
Bezcizâde, “Muhyî” mahlasıyla hem aruz hem hece vezninde şiirler söyledi. Dîvânının iki nüshası İstanbul Atatürk Kitaplığı’nda Osman Ergin 1544 ve Muallim Cevdet K.216 numaralarında kayıtlıdır. Birinci nüsha yaklaşık altmış, ikinci nüsha kırk yedi varaktır; ikinci nüshanın son kısmında eksik yapraklar vardır.
Dîvân kısa bir Arapça esmâ-i hüsnâ manzumesi ve tevhidle başlar; yaklaşık kırk gazel, on kaside ve sekiz kısa mesnevi ihtiva eder. Millî Kütüphane’deki 06 Mil Yz FB 575/2 numaralı şiir mecmuasında da Dîvân nüshalarında bulunmayan on dokuz gazeli tespit edilmiştir. Böylece edebî mirasının yalnız iki divan nüshasıyla sınırlı olmadığı anlaşılmıştır.
Dinî mûsiki ve “Zâhid bizi ta‘n eyleme”
Bezcizâde’nin sade Türkçeyle söylediği ilâhileri tekke mûsikisi repertuvarında uzun süre yaşamıştır. “Zâhid bizi ta‘n eyleme / Hak ismin okur dilimiz” mısralarıyla başlayan ilâhisi farklı tarikat çevrelerinde cumhur ilâhisi olarak okunmuş; güfteleri XVIII ve XIX. yüzyıl mûsiki mecmualarında çeşitli bestelerle kaydedilmiştir.
Şiirlerinde tevhid, zikir, aşk, fenâ, Hz. Peygamber ve Hz. Ali sevgisi belirgin yer tutar. “Her kim bu tarîka girdi / Hasan-ı Basrî’ye erdi / Her seher okunur virdi / Seyyid Yahyâ’dır pîrimiz” kıtası, onun Halvetî-Seyyid Yahyâ Şirvânî hafızasını şiir diliyle taşıdığını gösterir.
Vefatı, türbesi ve kitâbesi
Ramazan 1020’de, Kasım 1611’de vefat etti ve Nuhkapısı civarında yaptırdığı tekkenin türbesine defnedildi. “eş-Şeyhu’l-emced” terkibi 1020 tarihini verir; Dîvânın başındaki kayıt da bu tarihi doğrular. Ayvansarâyî’den aktarılan “mülâkāt-ı mevt” terkibine dayalı 1018/1609 rivayeti ise ikinci görüş olarak korunmalıdır.
Ahşap türbe XX. yüzyılın ilk yarısında harap oldu ve yıkıldı. Tekke arazisi daha sonra Zeynep Kâmil Hastahanesi sahasına katıldı. Hazîredeki kabirler ile Sâfî Mustafa Efendi’nin tarih manzumesini taşıyan kitâbe Selimiye’deki Çiçekçi Camii avlusuna nakledildi. Kitâbenin son mısraı “Fânî-i hû Bezcizâde rahmetullâhi aleyh” sözleriyle 1020/1611 tarihini verir.
Tasavvuf ve kültür tarihindeki yeri
Bezcizâde Mehmed Muhyiddin Efendi, XVI. yüzyıl sonu ile XVII. yüzyıl başında Konya, Lârende, Fâtih ve Üsküdar arasında kurulan tasavvuf ağlarının seçkin temsilcilerindendir. Halvetî tekke terbiyesi, Melâmî-Hamzavî sohbeti, büyük camilerde vâizlik, şiir ve mûsiki aynı hayat çizgisinde birleşmiştir.
Onun önemi yalnız bir tekkenin kurucusu olmasında değil; farklı irşad çevrelerinin aynı şahsiyette çatışmadan buluşabildiğini, şiirin ve mûsikinin bu tecrübeyi yüzyıllar sonrasına taşıyabildiğini göstermesindedir.