HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Doğumu ve adı
Bugün Yunanistan sınırları içinde bulunan Tırhala'da doğdu. Kaynaklarda doğum tarihi kayıtlı değildir; ancak seksen üç yaşında öldüğü bilindiğine göre 941 (1534) yılında doğmuş olmalıdır. Nev'îzâde Atâî adını Ali İdris olarak kaydeder.
Fakir bir ailenin çocuğu olduğundan, Vezîriâzam Rüstem Paşa'nın terzisi olan amcası onu himayesine alarak terzilik mesleğini öğretti.
İntisabı ve “İdris” lakabı
955'te (1548) Nahcıvan seferine giderken, Ankara civarındaki Kutluhan köyünde ikamet eden Bayramî-Melâmî kutbu Hüsâmeddin Ankaravî'yi ziyaret ettikleri sırada müridliğe kabul edildi. Hüsâmeddin Ankaravî, terzilik mesleğinden dolayı İdrîs peygamberi telmihen ona İdris lakabını verdi.
Tüccar bir kutub
Sonra İstanbul'a giderek bir süre ticaretle uğraştı; bu amaçla Rumeli şehirlerine gidip geldi, birkaç kere hacca gitti, çok zengin oldu ve altmış sene irşad faaliyetinde bulundu — bunları kaydeden Nev'îzâde Atâî'dir.
Terekesini tesbitle görevlendirilen Sahn müderrisi Mustafa Efendi'den dinlediklerini nakleden Atâî'nin anlattıklarından muazzam bir servete sahip olduğu ve birçok âlim ile devlet adamının kendisine müntesip bulunduğu anlaşılır.
Neden “Muhtefî”
Bayramî Melâmîleri, diğer tarikatlar gibi tekke ve tarikata has şeklî unsurları kabul etmezler; devletin Sünnî ideolojisine aykırı görülen görüşleri sebebiyle Osmanlı merkezî yönetimi tarafından sürekli takibat altında tutulmuşlardır.
İdrîs-i Muhtefî, benzer iddialarla Ebüssuûd Efendi'nin fetvasıyla idam edilen Hamza Bâlî ile aynı mürşide mensuptur. Hamza Bâlî'nin idamıyla (980/1572-73) sonuçlanan olayları yaşadığı bu dönemdeki ve Hasan Kabâdûz devrindeki hayatı hakkında bilgi bulunmaz — ticaretle meşgul olması bu yıllarda gizlenmesini kolaylaştırmış olmalıdır.
Kutbiyyet makamına geçtikten sonra kendisini ve mensuplarını devletin takibatından kurtarmak için faaliyetlerini son derece gizli sürdürdü; “Muhtefî” (gizlenen) lakabı buradan gelir. Hakkında zındık ve mülhid olduğu söylentilerinin çıkmasında bu gizliliğin de payı vardır.
Hakkında çıkan idam fermanı
Atâî'ye göre devrin tanınmış şeyhlerinden Abdülmecîd Sivâsî ile Tercüman Şeyhi Ömer Efendi vaazlarında uzun süre onu mülhid ve zındık olmakla suçladılar; bu suçlamalar bütün şehre yayıldı ve yakalanıp “hakkından gelinmesi” için ferman çıktı. Ancak uzun süre aranmasına rağmen izi bulunamadı. Bu bilgiler Kâtib Çelebi'nin Fezleke'sinde ve Sergüzeşt ile Risâle-i Melâmiyye-i Şettâriyye gibi eserlerde de tekrarlanır.
Atâî onun hakkındaki hükmünü şöyle verir: “Bu mertebe zuhûrla bu gûne ihtifâ muazzam bir keramettir; ahvâlini tecessüs ettim, salâh ü sedâddan gayri nesne zâhir olmadı.”
Vefatı
Mensupları dışında kim olduğu bilinmeden, ölümüne kadar irşadını sürdürdü. 1024 Rebîülevvelinde (Nisan 1615) vefat etti; kabri Kasımpaşa'da Kulaksız Mezarlığı'ndadır.
Ölümüne dair yanlış rivayetler
Mehmed Nazmi Efendi, İdrîs-i Muhtefî'nin, “Hamzavîler'in ve İdrîsîler'in cümlesinin kâfir olduğunu” söyleyen Abdülmecid Sivâsî'nin Sultan Ahmed Camii'nde cemaat huzurundaki bedduası üzerine evinde ölü bulunduğunu rivayet eder. Ancak Nazmi Efendi Sivâsî'nin tarikatına mensuptur ve çağdaş kaynaklara muhalif olan bu rivayeti tarikat gayretiyle söylediği açıktır; nitekim Rûznâmçeci Süleyman Fâik Efendi, Hediyyetü'l-ihvân'ın ilgili sayfasının kenarına düştüğü notta rivayetin doğru olmadığını vurgulamıştır.
Sivâsî'nin onu “İdrîs-i İblîs” diye anması ve suçlamaları esasen bir bilgiye değil dedikodulara dayanıyordu; bu, yine Nazmi Efendi'nin kendi ifadelerinden anlaşılmaktadır. Sivâsî, aleyhteki vaazlarını sürdürdüğü için İdrîs-i Muhtefî'nin mensuplarından vezir Kayserili Halil Paşa tarafından Bursa'ya sürgün edilmiştir.
Evliya Çelebi'nin, İdrîs-i Muhtefî'nin Eyüp'te bir tekke inşa ettirdiğini, IV. Murad'ın burayı yıktırıp mesire yeri yaptığını ve İdris'in “şeriattan taş kopardı” diye boğularak şehid edildiğini söylemesi de doğru değildir.
“Hamza Bâlî'nin torunu” iddiası
Ahmet Yaşar Ocak, Muhibbî'nin Hulâsatü'l-eser'indeki bilgilere dayanarak İdrîs-i Muhtefî'nin Hamza Bâlî'nin torunu İbrâhim ile aynı şahıs olduğunu ileri sürmüştür.
Ancak Muhibbî bu bilgileri, eserini İdrîs-i Muhtefî'nin ölümünden yetmiş beş yıl sonra yazarken Mısırlı müellif Münâvî'den derlediğini söyler. Orada anlatılan İbrâhim aslen Bosnalıdır, her şehirde başka adla tanınmıştır, tarikatı Bayramiyye-Geylâniyye diye verilir, Kahire'ye yerleşip Kal'atülcebel'deki dükkânında ipek dokumuştur ve 1026'da (1617) vefat etmiştir. Yanlışlığı apaçık olan bu mâlûmata dayanarak böyle bir sonuca varmak oldukça iddialı bir yaklaşımdır; çağdaşı Atâî'de, Semerâtü'l-fuâd ve Sergüzeşt gibi Melâmî kaynaklarında ve tarikat geleneğinde böyle bir bilgi yoktur.
Hamzaviyye'yi İstanbul'a taşıması
Önceki dönemlerde taşrada faaliyet gösteren Hamzaviyye, İdrîs-i Muhtefî ile İstanbul'da, fütüvvet ehli esnaf arasında yayılmaya başlamıştır. Bu devirde Fatih Kırkçeşme'de Peştamalcılar Hanı'ndaki dokumacı esnafının Hamzavî olduğu ve Sarı Abdullah Efendi'nin yola burada intisap ettiği bilinir.
Âlimler, şairler ve devlet adamlarından da birçok müridi vardı: Şeyhülislâm Ebülmeyâmin Mustafa Efendi, Sadrazam Kayserili Halil Paşa, Reîsülküttâb Sarı Abdullah Efendi, şair Tıflî Ahmed Çelebi. Melâmîlik tarihinin önemli isimlerinden Sütçü Beşir Ağa, Hacı Kabâyî Efendi, Lâmekânî Hüseyin Efendi, Olanlar Şeyhi İbrâhim Efendi ve Bezcizâde Mehmed Muhyiddin de müridleri arasındadır.
Silsilesi
Tarikat silsilesi Hüsâmeddin Ankaravî, Pîr Ali Aksarâyî, Bünyâmin Ayâşî ve Ömer Sikkînî vasıtasıyla Hacı Bayrâm-ı Velî'ye ulaşır.
Geriye kalanlar
Kendisinden günümüze çok az metin ulaşmıştır: mensuplarından Hakîkî Bey'in İrşadnâme'sinde yer alan “devr”e dair bir sayfalık metin, Olanlar Şeyhi İbrâhim Efendi'nin naklettiği bir sözü, hece vezniyle yazılmış on beş kıtalık bir şathiye ve iki gazel. Şathiye, Ali Şermî Efendi ve Ahmed Remzi Dede (Akyürek) tarafından şerhedilmiştir.