HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Adı, nisbesi ve tarih problemi
Tam adı Ebû Hâmid Ferîdüddîn Muhammed b. Ebî Bekr İbrâhîm-i Nîsâbûrî’dir. “Attâr” lakabı, ilaç, drog ve ıtriyat hazırlayıp satan mesleğinden; Nîsâbûrî nisbesi hayatının merkezi olan Nîşâbur’dan gelir. XII. yüzyılın ortalarında doğduğu kabul edilir; 537-540/1142-1145 aralığı araştırmalarda öne çıksa da kesin doğum günü ve yılı bilinmez.
Ölümü için eski kaynaklarda farklı tarihler dolaşmıştır. Kendi eserleri, erken tabakat bilgileri ve modern araştırmalar birlikte değerlendirildiğinde 618/1221, Nîşâbur’un Moğol istilası sırasında vefatı için en güçlü tarihtir. Bu yüzden 513/1119 doğum ve 627/1230 ölüm gibi eski popüler tarihler ana kayıt yapılmamıştır.
Nîşâbur’un ilmî ve tasavvufî çevresi
Attâr, Horasan’ın hadis, fıkıh, edebiyat ve tasavvuf merkezlerinden Nîşâbur’da yetişti. Çocukluğu, ailesi ve hocaları hakkında güvenilir ayrıntı azdır. Eserlerinden anlaşıldığı kadarıyla dinî ilimler, Arapça-Farsça edebiyat, eczacılık ve dönemin geniş menkıbe-tabakat mirasıyla yakından ilgilendi.
Nîşâbur yalnız doğduğu şehir değil, mesleğini yürüttüğü, eserlerinin büyük bölümünü kaleme aldığı, istilayı yaşadığı ve defnedildiği ana hayat çevresidir. Ona nispet edilen Irak, Şam, Mısır, Hicaz, Hindistan ve Türkistan seyahatleri geç biyografilerde yer alır; ayrıntılı güzergâh ve tarih bulunmadığından kesin seyahat rotası veya harita noktası hâline getirilmemiştir.
Attarlık, eczacılık ve yazı hayatı
Attâr kendi eserlerinde eczacılık yaptığını ve çok sayıda hastayla yahut müşteriyle ilgilendiğini bildirir. Meslek adı, yalnız koku satıcılığını değil, bitkisel droglar ve ilaç hazırlanan bir dükkân çevresini de ifade eder. Musîbetnâme ile İlâhînâme üzerinde çalışırken dükkân hayatının sürdüğüne dair kendi ifadeleri, “ticareti bir anda bütünüyle bıraktı” biçimindeki geç menkıbeyi sınırlar.
İnsanların hastalık, kayıp, ölüm ve arayışlarıyla yüz yüze gelen bu meslek çevresi, şiirindeki acı, fanilik ve ruh terbiyesi dilini açıklamak için kullanılabilir; fakat her hikâyeyi dükkânda yaşanmış gerçek vaka saymak doğru değildir. Attâr’ın tarihî kimliği, mesleği ile irfan ve telif faaliyetini uzun süre birlikte taşıyan bir müellif görünümündedir.
Dervişle karşılaşma menkıbesi
Geç kaynaklar, dükkâna gelen bir dervişin Attâr’a nasıl öleceğini sorduğunu, ardından başını keşkülüne koyup can verdiğini ve bu sahnenin Attâr’ı dünyadan yüz çevirmeye sevk ettiğini anlatır. Menkıbe onun “attardan ârife” dönüşümünü çarpıcı bir sahneyle açıklar.
Bununla birlikte Attâr’ın kendi eserleri meslek ile yazarlığın aynı dönemde devam ettiğini gösterir. Dolayısıyla anlatı, tarihli bir biyografi belgesi değil; ölüm karşısındaki uyanış, terk ve mânevî yöneliş fikrini taşıyan gelenek içi hafıza olarak korunmalıdır.
Doğrudan mürşid meselesi
Attâr’ın hangi şeyhten hırka veya irşad aldığı kesin değildir. Necmeddîn-i Kübrâ’nın müridi olduğu iddiası kronoloji ve kaynak bakımından kabul edilmez. Kutbüddin Haydar, Rükneddin Ekkâf ve Sa‘deddin Hammûye’ye bağlanan anlatıların da geç dönem yanlış anlamalarından doğduğu gösterilmiştir.
Mecdüddin Bağdâdî ile en az bir defa görüştüğünü Attâr’ın kendi sözü destekler; fakat bu temasın düzenli mürşid-mürid ilişkisine dönüştüğünü kesinleştiren veri yoktur. Ebû Saîd-i Ebü’l-Hayr’a duyduğu güçlü mânevî yakınlık ise yüz yüze eğitim değil, önceki Horasan irfanına Üveysî nispet ve edebî-tasavvufî bağlılık çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Tasavvuf anlayışı: aşk, fenâ ve hayret
Attâr’ın eserlerinde sâlik, bilgi biriktirmekle yetinmez; benlik iddiasını aşan aşk, çile, hayret ve fenâ tecrübesinden geçer. Akıl bütünüyle reddedilmez, fakat kendi sınırını bilmeyen hesapçı aklın aşk yolunu tek başına kavrayamayacağı vurgulanır. Mürşid, yolcunun mazeretlerini teşhis eden ve onu yolun tehlikelerine karşı uyaran rehberdir.
Onun dili soyut kavramları küçük hikâyeler, çerçeve anlatılar, nükteler ve çarpıcı tersine dönüşlerle işler. Hükümdar, köle, derviş, meczup, âşık, kuş ve hayvan tipleri aynı ahlâkî soruyu farklı yüzlerden gösterir. Amaç kuru bir sistem kurmak değil, okuyucunun yerleşik benlik ve değer ölçülerini sarsmaktır.
Mantıku’t-tayr ve yedi vadi
Mantıku’t-tayr, kuşların hükümdarları Sîmurg’u bulmak için hüdhüdün rehberliğinde yola çıkmasını anlatır. Kuşların her biri makam, servet, korku, alışkanlık veya görünüşe bağlı bir mazereti temsil eder. Yol talep, aşk, mârifet, istiğnâ, tevhid, hayret ve fakr u fenâ vadilerinden geçer.
Yolun sonunda kalan otuz kuş, Farsça “sî murg” kelime oyunuyla aradıkları hakikatin kendi arınmış varlıklarında yansıdığını görür. Bu sonuç basitçe “insan Tanrı’dır” biçiminde okunmaz; bağımlı benliğin çözülmesi, Hakk’ın karşısında hiçlik ve kendini bilme tecrübesi çerçevesindedir. Eser, Gazzâlî kardeşlerin kuş risâleleri ve İbn Sînâ’ya uzanan anlatı mirasını özgün bir tasavvuf destanına dönüştürür.
Musîbetnâme ve kırk makam
Musîbetnâmede arayış içindeki sâlik, kırk mertebe boyunca meleklerden unsurlara, gök cisimlerinden peygamberlere ve insanın iç kuvvelerine kadar bütün varlık düzenine derdinin devasını sorar. Her mertebe kendi acziyetini gösterir; sonunda aranan kurtuluşun dış nesnelerde değil, nefsin çözülmesi ve ruhun hakikatinde bulunduğu anlaşılır.
Kırk mertebe, tasavvufî çile ve gece murakabesi tecrübesiyle ilişkilidir. Eser yalnız kozmoloji anlatısı değil, insanın sürekli dışarıda aradığı cevabı kendi varlık sorumluluğunda bulmasını öğreten bir iç yolculuktur.
İlâhînâme ve arzuların terbiyesi
İlâhînâmede bir hükümdar altı oğluna en büyük arzularını sorar. Oğullar sırasıyla peri kızı, sihir, Cem’in kadehi, âb-ı hayat, Süleyman’ın yüzüğü ve simya gibi olağanüstü şeyler ister. Baba, iç içe hikâyelerle bu arzuların insanın nefsânî tutkularını örttüğünü gösterir.
Eserin eğitim yöntemi doğrudan yasak koymaktan çok, arzunun ardındaki ihtiyacı görünür kılmaktır. Dünya nimetleri mutlak kötü sayılmaz; asıl sorun insanın sınırlı bir nesneyi sonsuz mutluluk kaynağına dönüştürmesidir.
Esrârnâme, Dîvân ve Muhtârnâme
Esrârnâme, yirmi iki makale boyunca ruhun maddî bağlardan kurtuluşunu, akıl-aşk gerilimini ve dünyanın faniliğini kısa hikâyelerle işler. Attâr’ın gazel ve kasidelerini toplayan Dîvânda aşk ve şarap dili çoğunlukla klasik tasavvuf sembolizmi içinde kullanılır; medhiye söylemekten uzak durması şiir kişiliğinin belirgin tarafıdır.
Muhtârnâme, rubâîleri elli konu başlığı altında düzenleyen geniş bir seçkidir. Tevhid, peygamber sevgisi, ahlâk, aşk, kalenderî imgeler, benlikten geçiş ve hayret gibi temalar Attâr’ın mesnevileriyle aynı düşünce dünyasını kısa şiir formunda sürdürür.
Tezkiretü’l-evliyâ ve velîler hafızası
Tezkiretü’l-evliyâ Attâr’ın mensur ve aidiyeti kesin eseridir. Ca‘fer es-Sâdık ile başlayıp Hallâc-ı Mansûr ile sona eren erken sûfîlerin hayatlarını, sözlerini ve menkıbelerini Farsça bir anlatı bütünlüğüne kavuşturur. Arapça sözleri çoğu yerde dikkatle tercüme eder; hikâyeleri ise ahlâkî ve mânevî tesiri güçlendirecek biçimde seçip düzenler.
Sonraki nüshalara eklenen yirmi beş kadar biyografi Attâr’ın asıl metniyle karıştırılmamalıdır. Özellikle Ebû Saîd-i Ebü’l-Hayr gibi daha sonraki sûfîlere ait ek bölümler, yazma geleneğinin eseri genişletmesidir. Bu ayrım, Tezkire’yi hem tarih kaynağı hem menkıbe edebiyatı olarak doğru kullanmak için önemlidir.
Sekiz sağlam eser ve sahte nispetler
Modern metin tenkidi Attâr’a güvenle nispet edilen çekirdeği sekiz eserde toplar: Dîvân, Muhtârnâme, Esrârnâme, Mantıku’t-tayr, Musîbetnâme, İlâhînâme, Hüsrevnâme ve Tezkiretü’l-evliyâ. Müellif ayrıca Cevâhirnâme ile Şerhu’l-kalbi kendi eliyle imha ettiğini bildirir.
Pendnâmenin nispeti şüphelidir; Cevherü’z-zât, Mazharü’l-acâib, Haydarnâme ve Attâr adına basılmış çok sayıda metin ya XV. yüzyıldaki Attâr-ı Tûnî’ye ya da başka Attâr mahlaslı müelliflere aittir. Bu sahte veya şüpheli külliyattan çıkarılan Şiîlik ve aşırı bâtınîlik hükümleri tarihî Attâr’a taşınmamalıdır.
Mevlânâ ve sonraki edebiyat üzerindeki tesiri
Attâr, Senâî’den aldığı hikmet ve mesnevi mirasını büyük çerçeve anlatılarla genişletti; Mevlânâ onu tasavvuf şiirinin başlıca öncülerinden saydı. Bahâeddin Veled’in ailesi Nîşâbur’dan geçerken genç Mevlânâ’ya Esrârnâmeyi verdiği rivayeti tarih bakımından mümkün olsa da erken kaynaklarda bulunmaz ve kesin görüşme kaydı sayılamaz.
Attâr’ın asıl, belgelenebilir etkisi eser dolaşımı üzerindendir. Mevlânâ’dan Câmî’ye, İran ve Anadolu mesnevi geleneğinden Türkçe Mantıku’t-tayr tercüme ve nazirelerine kadar geniş bir alan onun hikâye kurma, kuş yolculuğu, aşk ve fenâ dilini yeniden üretmiştir. Bu tesir tarikat silsilesi değil, metinsel ve fikrî aktarım ağıdır.
Moğol istilasında ölümü
618/1221’de Nîşâbur’un Moğollar tarafından yıkımı sırasında Attâr’ın öldürüldüğü kabul edilir. Bir Moğol askerinin eline düşmesi, yüksek fidye teklifini reddetmesi ve sonunda bir çuval saman karşılığında öldürülmeyi istemesi anlatısı, onun dünyaya değer vermeyen tavrını simgeleyen güçlü bir şehadet menkıbesidir.
Tarihî olarak güvenli çekirdek, istilanın şehirde yol açtığı büyük yıkım ve Attâr’ın bu ortamda vefatıdır. Fidyelerin sırası, son sözleri ve öldürülme biçimi farklı kaynaklarda değiştiğinden kesin olay tutanağı gibi sunulmaz.
Nîşâbur’daki türbesi ve yaşayan mirası
Attâr Nîşâbur’da defnedildi. Bugünkü türbesi şehrin batısındaki tarihî mezarlık ve bahçe çevresinde, Kemâlü’l-Mülk’ün mezarı yakınındadır. İlk mezar yapısının ardından Timurlu dönemi devlet ve edebiyat adamı Ali Şîr Nevâî’nin ihyası, sonraki onarım ve düzenlemeler türbeyi kalıcı bir ziyaret merkezine dönüştürdü.
Türbe, Attâr’ın hayat coğrafyasındaki tek yüksek kesinlikli noktadır; doğum evi ve attar dükkânının kesin konumu bilinmez. Mirası bugün yalnız ziyaretgâhta değil, Mantıku’t-tayrın dünya dillerindeki dolaşımında, Tezkiretü’l-evliyânın velîler hafızasında ve aşk-hayret-fenâ dilinin devamında yaşamaktadır.