HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Kimliği ve İstanbul’daki ilk yılları
Asıl adı Mahmud Abdülbâkî’dir. 933/1526-27’de İstanbul’da doğdu. Babası Fâtih Camii müezzinlerinden Mehmed Efendi’ydi; 973/1566’da hac yolunda vefat etti. Bâkî’nin gençliğinde saraç çıraklığı yaptığına dair tezkire kaydı meşhurdur. Öğrenme isteği ağır basınca medrese çevresine girdi; yoksul bir aileden ilmiye sınıfının en yüksek basamaklarına ulaşan hayat çizgisi burada başladı.
Tahsil çevresi ve şiire açılan kapı
Karamanîzâde Mehmed Efendi ile Kadızâde Şemseddin Ahmed Efendi’den ders aldı. Nev‘î, Hoca Sâdeddin, Mecdî ve Üsküplü Vâlihî ile aynı ilmî-edebî çevrede yetişti. Bayezid Camii yakınındaki dükkânı şairlerin buluşma yeri olan Zâtî, genç Bâkî’nin şiir kabiliyetini fark eden başlıca isimlerdendi. Ahaveyn Mehmed Çelebi’ye sunduğu “sünbül” redifli kaside de tanınmasına yardım etti.
Halep, Konya ve Ebüssuûd çevresi
Hocası Kadızâde ile Halep’e giden Bâkî burada yaklaşık dört yıl kaldı. 1560’ta İstanbul’a dönüş yolunda Konya’da Ebüssuûd Efendi’nin oğlu Mehmed Çelebi’ye bir kaside sundu ve tavsiye mektubu aldı. İstanbul’da Ebüssuûd Efendi’ye takdim ettiği kaside sayesinde güçlü bir ilim ve himaye çevresine girdi. Rüstem Paşa’ya yaklaşmak amacıyla Filibeli Şeyh Mahmud Baba’ya kasideler sunması ve intisap araması kaynaklarda geçer; fakat bu temas Bâkî’yi bir tarikat silsilesinin şeyhi veya halkası saymak için yeterli değildir.
Kanûnî devri ve ilk müderrislikler
1561’de dânişmend, 1563’te mülâzım oldu. Padişahın kesin emriyle 1564’te Silivri Pîrî Mehmed Paşa Medresesi’ne, aynı yıl İstanbul Murad Paşa Medresesi’ne tayin edildi. Kanûnî’nin şiirlerine nazîreler yazdı; padişah ona Keşşâf, Hidâye ve Ekmel’in kıymetli nüshalarını hediye etti. Dîvân’ını Kanûnî’nin emriyle düzenleyip sundu.
Kanûnî Mersiyesi ve II. Selim dönemi
1566’da önce babasının, ardından Sigetvar seferindeki Kanûnî’nin ölüm haberini aldı. Kanûnî için yazdığı terkibibent, yalnız bir hükümdar methiyesi değil; ölüm, iktidarın faniliği ve imparatorluk hafızasını birlikte işleyen klasik şiirin en kuvvetli mersiyelerindendir. II. Selim’in cülûsundan sonra beklediği karşılığı bulamadı ve Murad Paşa müderrisliğinden azledildi. 1569’da Mahmud Paşa, 1571’de Eyüp ve 1573’te Sahn-ı Semân müderrisliklerine getirildi; 1575’te Süleymaniye pâyesine yükseldi.
Nâmî gazeli ihtilâfı
III. Murad devrinde II. Selim’i oğluna tercih ettiği düşünülen bir gazel Bâkî’ye isnat edilince azledildi. Onu savunanlar gazelin eski mecmualarda İstanbullu Nâmî adına kayıtlı olduğunu söyleyerek bağışlanmasını sağladı. Bununla birlikte şiirin Bâkî Dîvânı’nın birçok yazma ve matbu nüshasında bulunması, nispet meselesini bütünüyle kapatmaz. Olay “yanlışlık kesin biçimde çözüldü” diye değil, şiir dolaşımı ile siyasî himayenin birbirine temas ettiği bir nispet ihtilâfı olarak okunmalıdır.
Edirne, Haremeyn ve kadılık görevleri
1576’da Edirne Selimiye Medresesi’ne, 1579’da Mekke kadılığına tayin edildi. Haremeyn döneminde Mekke’nin tarihi ve Osmanlı hayratına dair Fezâil-i Mekke tercümesini tamamladı. 1582’de İstanbul’a döndü; 1584 ve 1586’da İstanbul kadılığı yaptı. Ardından Anadolu kazaskerliğine, 1592’de Rumeli kazaskerliğine yükseldi. Değişen siyasî dengeler sebebiyle birkaç defa azledilip yeniden aynı makama getirildi; son Rumeli kazaskerliği 1598’de sona erdi.
Şeyhülislâmlık beklentisi ve ilmiye siyaseti
Bâkî’nin meslek hayatının son safhasında şeyhülislâmlığa ulaşma arzusu belirgindir. Bostanzâde Mehmed Efendi ve başka ilmiye mensuplarıyla giriştiği sert mücadeleler, şiir şöhretinin resmî hiyerarşi içindeki rekabeti ortadan kaldırmadığını gösterir. Üç defa Rumeli kazaskeri olmasına rağmen şeyhülislâm olamadı. Bu mücadeleler ne yalnız kişisel ihtiras ne de yalnız mağduriyet kalıbıyla açıklanabilir; XVI. yüzyıl ilmiye sınıfındaki himaye, kıdem ve saray ilişkileriyle birlikte değerlendirilmelidir.
Şiir dili ve edebî yeri
Bâkî, “Sultânü’ş-şuarâ” unvanını yaşarken kazandı. Başta gazel olmak üzere kaside ve musammatlarında İstanbul Türkçesinin sesini aruzun musikisiyle birleştirdi; imâle ve zihaf kusurlarını belirgin ölçüde azalttı. Tabiat, bahar, şehir hayatı, aşk, rindlik ve fanilik şiirinin başlıca alanlarıdır. Fuzûlî’nin ıstırap merkezli söyleyişinden ayrılan Bâkî, hayatın güzelliğini, nükteli ve işlenmiş bir ifade düzeniyle anlattı. Şiirlerinde tasavvufî terminoloji bulunabilse de Dîvân’ında tevhid, münâcât ve na‘t gibi türlerin yer almaması önemlidir; onu doğrudan mutasavvıf şair diye sınıflandırmak doğru değildir.
Dîvânı ve yayılma alanı
Dîvân’ını ilk defa Kanûnî’nin isteğiyle tertip etti; yeni şiirleri eklendikçe farklı tertipler oluştu. Yalnız şairin sağlığında yazılmış ondan fazla nüsha, ölümünden sonraki nüshalarla birlikte yüzü aşan yazma sayısı, eserinin olağanüstü dolaşımını gösterir. Şöhreti Anadolu ve Rumeli’den Azerbaycan, İran, Irak, Hicaz ve Hint saraylarına kadar yayıldı. Şiirlerine sonraki yüzyıllarda nazîre, tahmis ve taştirler yazıldı.
Mensur eserleri
Fezâilü’l-cihâd, Muhyiddin Ahmed b. İbrâhim’in cihad rivayetlerini toplayan eserinin 1567’de yapılmış Türkçe tercümesidir. Me‘âlimü’l-yakīn fî sîreti seyyidi’l-mürselîn, Kastallânî’nin el-Mevâhibü’l-ledünniyye’sini Hanefî fıkıh çevresine uyarlayan, ilâve ve çıkarmaları sebebiyle telif değerine yaklaşan geniş bir siyer çalışmasıdır. Fezâil-i Mekke ise Mekke’nin tarihi ve Osmanlı hayratı hakkındadır. Eyüp müderrisi iken Ebû Eyyûb el-Ensârî’den rivayet edilen kırk hadisi tercüme ettiği de kaydedilir; bu son eserin nüshası henüz tespit edilmemiştir.
Vefatı, cenazesi ve hatırası
Bâkî 23 Ramazan 1008/7 Nisan 1600 Cuma günü İstanbul’da vefat etti. Cenaze namazını Fâtih Camii’nde Şeyhülislâm Sun‘ullah Efendi kıldırdı; Edirnekapı dışındaki mezarlığa defnedildi. Cenazede okunan “Kadrini seng-i musallâda bilip ey Bâkî / Durup el bağlayalar karşına yârân saf saf” beyti, şiirle hayatın birbirine karıştığı kalıcı bir hafıza cümlesine dönüştü. Şair mahlası olan “Bâkî”, ölümünden sonra da eserlerinin yaşayışını anlatan bir işaret gibi okundu.
Medreseden Halep'e, Halep'ten müderrisliğe
Yaratılışındaki okuma ve öğrenme arzusu onu medreseye yöneltti; uzun zaman Karamânîzâde Mehmed Efendi'den okudu. Ders arkadaşları arasında Nev'î, Üsküplü Vâlihî, Edirneli Mecdî, Hoca Sâdeddin ve Karamanlı Muhyiddin gibi ileride şair ve âlim olarak ün kazanacak gençler vardı.
Tahsilinin yanı sıra şiirle de iyiden iyiye uğraşıyor, zamanının edebî şöhretleriyle tanışıp onlara nazireler yazarak değer ve kabiliyetini göstermeye çalışıyordu. Hocası Karamânîzâde Mehmed Efendi'ye yazdığı "sünbül" redifli kaside ile şiirde kişiliğini artık iyice kabul ettirmişti.
1552'de Süleymaniye Medresesi'nde Kadızâde Şemseddin Ahmed Efendi'nin derslerine başladı; bu yıllarda bir süre de Süleymaniye Külliyesi'nin inşaatında bina eminliği yaptı. 1556'da Halep kadılığına tayin edilen hocasıyla birlikte gitti, orada dört yıl kadar kadı nâibliği yaptı ve 1560'ta onunla birlikte İstanbul'a döndü.
Dönüş yolunda ve İstanbul'da sunduğu kasidelerle Ebüssuûd Efendi'nin çevresine girdi. Ekim 1561'de dânişmend, iki yıl sonra mülâzım oldu; 1564'te Silivri'deki Pîrî Mehmed Paşa Medresesi'ne, birkaç ay sonra da İstanbul'da Murad Paşa Medresesi'ne tayin edildi.