HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Doğumu ve nisbesi
512'de (1118), Bağdat'la Basra arasında kalan Batâih bölgesindeki Ümmüabîde köyünde doğdu. Atalarından Rifâa el-Hasan el-Mekkî'den (ö. 331/943) dolayı Rifâî nisbesini aldı.
Şa'rânî bu nisbenin aynı ismi taşıyan bir Arap kabilesine mensubiyetten geldiğini yazarsa da, hayatından bahseden ilk kaynaklarda böyle bir bilgi yoktur ve son devir kaynakları bu görüşü kabul etmez. Doğum tarihi için bazı müellifler 500 (1107) verirse de ilk kaynaklar 512 (1118) üzerinde ittifak etmiştir.
Ailesi
Hz. Hüseyin soyundan gelen bir seyyid olduğunda bütün kaynaklar birleşir. İmam Mûsâ el-Kâzım'ın oğlu İbrâhim el-Murtazâ neslinden olan ceddi Rifâa el-Hasan el-Mekkî, Karmatîler'in sebep olduğu kargaşa sırasında Mekke'den İspanya'ya hicret edip İşbîliye'ye yerleşti. Torunlarından Seyyid Yahyâ 450'de (1058) ailesiyle Hicaz'a dönmüş, sonra Basra'ya gitmişti; orada Şiîler'le Sünnîler arasındaki kavgalara son vermesi için Tâlibiyyûn'un nakiblik görevi verilmiş ve Basra, Vâsıt ve Batâih'te huzuru sağlamıştı.
Babası Seyyid Ali onun oğludur; annesi Ebû Eyyûb el-Ensârî soyundan Fâtıma el-Ensârî'dir. Seyyid Ali de babası gibi Tâlibiyyûn nakibiyken Sünnîler'le Bâtınîler arasında yeni bir mücadele başlamıştı. Durumu arzetmek için Bağdat'a gidip fitneye sebep olanların susturulmasını istedi; ancak Halife Müsterşid diğer siyasî meşguliyetlerini ileri sürerek ilgi göstermedi. Seyyid Ali dönüşte Bağdat yakınlarında vefat etti (519/1125); on sene sonra Halife Müsterşid de Bâtınîler tarafından öldürüldü.
Tahsili ve “ebü'l-alemeyn”
Babası öldüğünde yedi yaşındaydı. Devrin büyük sûfîlerinden dayısı Mansûr el-Batâihî, onu annesi ve kardeşleriyle birlikte himayesine aldı.
Kur'an öğrenimini ve hıfzını tamamladıktan sonra Ali Ebü'l-Fazl el-Vâsıtî ve diğer âlimlerden İslâmî ilimleri öğrendi; Ebû İshak eş-Şîrâzî'nin Şâfiî fıkhına dair Kitâbü't-Tenbîh'ini okudu — bu kitaba yazdığı şerh Moğol istilâsı sırasında kaybolmuştur.
Vâsıtî ona icâzet verip hırkasını giydirdi ve şu sözü söyledi: “Herkes üstadıyla, ben ise talebem Rifâî ile iftihar ederim.” Zâhir ve bâtın ilimlerine sahip bir âlim ve sûfî olduğunu belirtmek üzere de “ebü'l-alemeyn” (iki bayrağın sahibi) unvanını verdi.
Şeyhü'ş-şüyûh
Vâsıtî'nin ölümünden sonra dayısı Mansûr el-Batâihî'nin terbiye ve irşad halkasına girdi. Batâihî ona hilâfet ve “şeyhü'ş-şüyûh” unvanını vererek kendisine bağlı bütün tekkelerin şeyhliğini de tevdi etti ve Ümmüabîde'deki tekkeye yerleşip müridlerin irşad ve terbiyesiyle meşgul olmasını istedi.
Halifeye şikâyet
Birkaç sene sonra bölgesindeki şeyhlerin ciddi tenkitlerine mâruz kaldı; müridlerinin sayısının artması haset ve kıskançlığa sebep oldu. Birçok iftira, itham ve hakarete rağmen büyük bir sabır ve tevazu göstererek irşadını sürdürdü.
Kendisini çekemeyenler 1155'te Halife Muktefî-Liemrillâh'a, erkek ve kadın müridlerini aynı zikir meclisinde bir arada bulundurduğu iddiasıyla şikâyet ettiler. Durumu yerinde araştırmakla görevlendirilen memur kanaatini halifeye şöyle bildirdi: “Bu seyyid ve müridleri sünnet yolunda değillerse yeryüzünde sünnet üzere hareket eden hiç kimse kalmamış demektir.” Bunun üzerine halife, yaptırdığı tahkikattan dolayı özür dileyen bir mektup gönderdi.
Hac ve Medine ziyareti
1160'ta bazı yakınları ve müridleriyle hacca gitti; dönüşte Medine'yi ziyaret etti. Medine uzaktan görününce devesinden inip yürüyerek Ravza-i Mutahhara'ya girdi.
Bu ziyaret sırasında zuhur ettiği ileri sürülen keramet menkıbesi oldukça meşhurdur ve kartın menkıbeler bölümünde ayrıca ele alınmıştır. Rifâî'ye saygısı olanların bu menkıbeyi mütevâtir haber olarak gösterme gayretlerine rağmen, bizzat Rifâî prensip olarak keramete önem vermemiştir.
Halifelerle ilişkisi
Abbâsî Halifesi Müstencid, ona mektup göndererek nasihat ve tavsiyede bulunmasını istedi. Cevabî mektubunu beğenen halife kendisine ve dervişlerine birçok hediye gönderdi, bir sene sonra da sarayına davet etti; halife, maiyeti ve Bağdat şeyhleri büyük saygı gösterdiler.
İrşâdü'l-müslimîn müellifi Fârûsî, halifenin onu ikinci ve üçüncü gün yalnız başına saraya davet ettiğini, babasının kabri civarında icra ettiği zikir meclisine kendisinin de katıldığını anlatır. Bu kayıtlardan Abbâsî halifelerinden hürmet gören, devrinin tanınmış ve itibarlı bir sûfîsi olduğu anlaşılır. İkinci defa hacca gittiği ifade edilmekle birlikte tarih verilmez.
Vefatı ve nesli
Şiddetli bir ishal hastalığı sonunda 22 Cemâziyelevvel 578 (23 Eylül 1182) tarihinde vefat etti. Türbesi Bağdat'ın güneyinde Vâsıt yakınlarındadır.
İlk eşi Hatîce'den Fâtıma ve Zeyneb adlarında iki kızı, ikinci eşi Râbia'dan Sâlih adlı bir oğlu oldu; Sâlih evlenmeden vefat ettiği için nesli kızları ile devam etti. Fâtıma'dan İbrâhim el-A'zeb ve Ahmed el-Ahdar adlarında devirlerinde meşhur iki sûfî, Zeyneb'den on torunu oldu. Bunlardan İzzeddin Ahmed es-Sayyâd (ö. 670/1271) Rifâiyye'nin Sayyâdiyye kolunun kurucusudur ve tarikatın Irak, Hicaz, Yemen, Mısır ve Suriye'de yayılmasında tesiri olmuştur. Nesli günümüze kadar devam etmiş; Rifâî aileler Suudi Arabistan, Irak, Suriye, Mısır ve Lübnan gibi ülkelerde bulunmaktadır.
Bir düzeltme: “kötü huylu karı” rivayeti
Mir'âtü'z-zamân'da zikredilen ve D. S. Margoliouth tarafından tekrarlanan, Rifâî'nin kötü huylu bir karısı olduğu, ondan boşanabilmesi için yakınlarının 500 dinarlık mihri topladıkları ve buna rağmen boşanamadığına dair rivayette adı geçen kadın onun değil, Şeyh Harbûnî'nin karısıdır.
Bu hadiseyi bizzat Ahmed er-Rifâî, bazı makamlara erişmek için eziyetlere tahammül etmek gerektiğini belirtmek üzere anlatmaktadır — yani kendi başından geçen bir olay olarak değil, bir ders olarak.
Tekkesi
Bütün kaynaklar pek çok müridi olduğunu, tekkesine her gün binlerce kişinin geldiğini, sabah akşam bunlara yemek verildiğini yazar. Tekkesinin vakıf, hediye ve bağış yoluyla çok büyük geliri olduğu da ifade edilmektedir.
Tasavvuf anlayışı
Kaynaklar onu âlim, muhaddis, Şâfiî fakihi ve müfessir bir sûfî olarak tanıtır. Menkıbe ve eserlerinde görülen tasavvuf ve tarikat anlayışı Kitap ve Sünnet'e tamamen uygundur:
- İslâm zâhir ve bâtınıyla bir bütündür. Bâtın zâhirin özü, zâhir bâtının zarfıdır; zâhir olmasa bâtın da olmazdı. Kalp cesetsiz olmaz, kalbi olmayan ceset ise çürür.
- Tasavvuf bâtın ilmidir. Tarikat şeriat demektir.
- Derviş olmak için toplumdan uzaklaşmak gerekmez. Müridler dünyevî meşguliyetlerini terketmeksizin, helâl ve harama dikkat ederek ve gafletten uzak kalarak hak yolunda ilerleyebilirler.
- Tasavvuf baştan sona “edep”ten ibarettir ve bütün edepler Hz. Peygamber'in sünnetine tâbi olarak elde edilir.
Tevazuu
Kaynakların zül, meskenet, fakr, inkisar ve tevazu sahibi olarak tanıttığı Rifâî, Allah'a bu faziletlerle vâsıl olduğunu ve bunları yolunun birer esası olarak seçtiğini söyler.
Menkıbeleri içinde fevkalâde tevazuunu gösteren birçok hikâye vardır. Dikkat çekici olan şudur: menâkıbnâmeler, birkaç keramet istisna edilirse hemen hemen daima onun ahlâkını ve insanî münasebetlerdeki tevazuunu gösteren hikâyelere yer verir. Bu, onun tarikat pîrleri arasındaki yerini belirleyen ana çizgidir.
Kutbiyyet
Dört büyük kutubdan biri kabul edilir. Kaynaklar kutbiyyet makamına Abdülkādir-i Geylânî'den sonra yükseldiğini yazar: gavsiyyet ve kutbiyyet daha önce de kendisine teklif edilmiş, ancak bu vazifeden affedilmesini istemiş; bunun üzerine aynı vazife Abdülkādir-i Geylânî'ye verilmiş, onun ölümünden sonra tekrar tevcih edilince kabul etmiş ve on altı sene bu makamda bulunmuştur.
Tarikatın adı
Kurduğu tarikat bir süre Rifâiyye, Ahmediyye ve Batâihiyye adlarıyla anılmakla birlikte sonraları sadece Rifâiyye adı kullanılır olmuştur.