HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Tek kaynak: Küçük Abdal'ın Vilâyetnâmesi
780/1378-79'da doğdu. Hayatına dair bilinenlerin tamamı, halifelerinden Küçük Abdal'ın onun ölümünden beş yıl sonra yazdığı Vilâyetnâme-i Otman Baba'ya dayanır. Küçük Abdal, eseri yazma görevini bizzat Otman Baba'nın kendisine verdiğini söyler.
Bu eser, birbirine benzeyen keramet hikâyelerini tekrarlayan menâkıbnâmelerden ayrılır: dönemin dinî ve sosyal hayatına ışık tutan birinci elden bir kaynak olarak değerlendirilir. Yine de tek kaynak olması, anlatılanların Otman Baba'nın kendi çevresinin bakışını taşıdığı anlamına gelir.
Kimliği ve adları
Küçük Abdal'a göre Anadolu'ya Timur ile birlikte gelmiş, halk arasında Otman Baba diye tanınmış, erenler ona Hüsam Şah demiştir. Oğuz dili konuşurdu; cüssesi heybetli, nazarı himmetliydi ve sırrına kimsenin vâkıf olamayacağını söylerdi. Ağrı dağı eteklerinde, Bursa, İznik, Germiyan ve Saruhan yöresinde dolaştı; Fâtih Sultan Mehmed'le, o daha şehzadeyken Manisa'da görüştü.
Balkanlar ve abdalân-ı Rûm
Küçük Abdal'ın “abdalân-ı Rûm” diye tanımladığı yüzlerce dervişiyle İstanbul'a geldi; Göztepe ve Terkos civarında bir süre kaldıktan sonra uzun yıllar faaliyet göstereceği Balkanlara geçti. Babaeski, Aydos, Dobruca, Tırnova, Zağra, Filibe, Edirne, Vize, Siroz, Belgrad, Semendire, Ağaç denizi ve Balkan dağı dolaştığı yerler arasındadır.
Yazları Ahmed Baba (Vize), Mü'min Derviş (Zağra), Bayezid Baba (Vardar), Mecnun Derviş (Serez) ve Nasuh Baba (Karasu Yenicesi) gibi dönemin ünlü Kalenderî zâviyelerini dolaşır, kışları Varna ve Edirne'deki zâviyesinde geçirirdi. Halkın sıkıntılarını gidermeye çalışır, zorda kalan çiftçilere destek olur, abdalları için kurban toplardı. Köprü yaptırdığı, abdallarından ıssız alanlara çeşmeler kurup sular akıtmalarını istediği ve Balkanları yerleşim yeri hâline getirmeye çalıştığı kaydedilir.
Yörüklük ve sosyal taban
Balkanlarda özellikle yörükler, bilhassa Tanrıdağı yörükleri arasında faaliyet gösterdi; kendisinin de yörük olması faaliyet sahasını belirlemiştir. Halil İnalcık'a göre bunun temelinde merkezî yönetimce dışlanmış zümrelere mensubiyeti yatar: abdallarının çoğu Doğu Balkan dağları veya Dobruca yörüklerinden fakir çobanlardı.
Şehirde yaşayanları “koca karınlı” diye eleştirmesi ve sürekli dağlarda dolaşması, kendisini ve mensup olduğu çevreyi açıkça ortaya koyar. Abdallarıyla Balkanlardaki fetih hareketlerine katılıp gazilerle birlikte savaştı, onlarla yakın dostluk kurdu; buna karşılık devlet adamlarının ihsanlarını kesinlikle kabul etmedi. Yakınlık kurduğu akıncı gazilerin başında Mihaloğlu Ali Bey gelir.
Kutbiyyet iddiası
Vilâyetnâme'de Yıldırım Bayezid devrinde kutbiyyet makamının Şücâüddin Dede'de bulunduğu, sonra Otman Baba'ya geçtiği belirtilir. Küçük Abdal onu “kutbü'l-aktâb, kutbü'l-âlem, kutbü'z-zamân, kân-ı velâyet, server-i şâh-ı cihân, nokta-i hakîkat, şâh-ı merdân, şâh-ı Kerbelâ” gibi unvanlarla anar — bu unvanlardaki Ehl-i beyt vurgusu açıktır.
Bu telakki, onun devlet karşısındaki tavrının anahtarıdır: Fâtih'i sultan olarak tanımakla birlikte kâinatı yöneten kutbun kendisi olduğunu, tasarrufu olmaksızın hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğini vurgular. Kendini padişahın yaptığı işlerden sorumlu görürdü.
Fâtih Sultan Mehmed ile ilişkisi
Vilâyetnâme'nin en çok üzerinde durduğu konu budur. Rivayete göre Fâtih daha şehzadeyken rüyasına girmiş, kendini tanıtmış ve Rum diyarına onu padişah yapmak için geldiğini söylemiştir. Belgrad seferi öncesinde sefere çıkmamasını, çıkarsa başarısız olacağını söylemiş; Fâtih bunu sert bir tepkiyle karşılamışsa da sefer başarısız olunca üstünlüğünü tanımak zorunda kalmış ve bu tarihten sonra ona son derece hürmetkâr davranmıştır. Eserde Mahmud Paşa başta olmak üzere Fâtih'in yanındaki devlet adamlarının da onun “sırr-ı velâyet” olduğunu bildikleri vurgulanır.
Bu anlatıların, olayların kaydı değil Otman Baba çevresinin devletle ilişkiyi nasıl kurguladığının kaydı olduğu göz önünde tutulmalıdır.
Muhalefeti ve karşı çıkışlar
Hz. Peygamber'le nübüvvet devrinin sona erdiğini, Hz. Ali ile velâyet devrinin başladığını söyler; velîleri divane ve meşrû (şeriata riayetkâr) diye ikiye ayırır ve divaneleri üstün sayardı. Bu gayr-i Sünnî görüşleri sebebiyle medrese çevrelerince Fâtih'e şikâyet edildi, hatta mahkemede sorgulandı; fakat ölünceye kadar fikirlerini savunmayı sürdürdü.
Dönemin bazı tarikat şeyhleriyle de anlaşamadı. Onları dünya malı biriktirmek, şan ve şöhret peşinde koşmak, iktidara yakın çevrelerle iş birliği yapmak, halka yalan yanlış mârifet satmak ve kurdukları vakıfları evlâdiyeliğe dönüştürmekle suçluyordu.
Bektaşî ileri gelenleriyle ilişkileri de iyi değildi: Vardar Yenicesi'nde bir sohbette Bayezid Baba'yı azarladı, onun Rumeli'deki bütün Hacı Bektâş dervişlerini davet ettiği toplantıya katılmayıp koyun postuna bürünerek “insilâh” hâlini tercih etti; ziyaretine gelen Bektaşî şeyhi Mahmud Çelebi'yi de azarladı. Küçük Abdal'a göre Şücâüddin Baba, Arık Çoban (Koyun Baba) ve Hacı Bektâş-ı Velî dışında geçmişte ve kendi döneminde yaşayan hiçbir velîyi kabul etmezdi.
Sarı Saltuk vurgusu
Vilâyetnâme'de Balkanların efsanevî kahramanı Sarı Saltuk'a atıfta bulunduğu ve Balkanlarda iman çerağını yakan Sarı Saltuk'un aslında kendisi olduğunu vurguladığı görülür. Bu, kutbiyyet iddiasının tarihe doğru genişletilmiş hâlidir: aynı velâyetin farklı zamanlardaki zuhuru olarak kendini konumlandırır.
Vefatı
Küçük Abdal, 8 Receb 883'te (5 Ekim 1478) vefat ettiğini kaydeder. Ölmeden önce abdallarını yanına toplayıp yetmiş iki buçuk milleti birbirinden ayırt etmemeleri gerektiğini hatırlatmış; ölümden korkmadığını, bir atı olduğunu ve ona binip göğe çıkacağını, arkasından ağlamamalarını, artık üşümeyeceğini, yorulmayacağını, acıkmayacağını, aslının zaten orada olduğunu söylemiştir. Cenazesine, içlerinde dânişmendlerin de bulunduğu iki bin kişi katıldı. Varna'daki zâviyesinde bulunan türbesi 1506'da yapılmıştır.
Tesiri
Osmanlı Kalenderîlik tarihinde önemli bir yeri vardır; Balkanlarda XV. yüzyıl Kalenderîliğine damgasını vurmuş, etkisi sonraki dönemlerde sürmüştür. XVI. yüzyılda Kalenderî-Bektaşî-Hurûfî bağlamında şiirler söyleyen Muhyiddin Abdal onu “ululardan ulu, yedi iklim dört köşeye, arşa kürse tolu” bir şahsiyet olarak tanıtır.
Halifesi Akyazılı Sultan'dan sonra kutbiyyet makamına geçtiğine inanılan Demir Baba'nın abdalları ona saygı duymuş, türbesini sık sık ziyaret etmiş ve bu ziyaretin en büyük kerem olduğunu söylemişlerdir. II. Bayezid'e Arnavutluk'ta yapılan suikast girişiminden (1492) Otman Baba dervişleri sorumlu tutulmuştur. Anadolu ve Balkanlarda pek çok köye onun adına nispetle Hüsam Dede adı verilmiştir.