HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Doğumu ve ailesi
1 Ramazan 1110'da (3 Mart 1699), ailesi Dekken'den Ekberâbâd'a (Agra) göç ederken Kâlâbâğ adlı küçük bir kasabada doğdu. Muhammed b. Hanefiyye yoluyla Hz. Ali soyundan geldiğini ileri süren ailesi, Afganistan'dan Hindistan'a gidip Bâbürlü İmparatoru Hümâyun'un hizmetine giren ilk kabile olan Kaşgal kabilesine mensuptur.
Ekber Şah'ın hükümdarlığı sırasında bir isyana karıştığı için gözden düşen aile, babası Mirza Cân'ın Evrengzîb döneminde askerî bir göreve tayin edilmesiyle itibarını yeniden kazandı. Babası bir Çiştî şeyhine intisap ederek tasavvuf yoluna girince 1699'da bu görevinden istifa etti ve ailesiyle göç etti; Mazhar bu yolculuk sırasında dünyaya geldi.
Adı
Kendisine, babasının isminden kinaye olarak ve bir erkek çocuğun babasının asıl canı olduğunu ifade etmek üzere Cân-ı Cân adı verildi; bu adın Evrengzîb'in tavsiyesiyle konulduğu da rivayet edilir. Kısa süre sonra Cân-ı Cânân (Câncânân) olarak değiştirildi. Farsça ve Urduca şiirlerinde kullandığı “Mazhar” mahlası ise zamanla adının bir parçası olmuştur.
Delhi ve tahsili
Muhtemelen babasının son yıllarında veya onun 1130'daki (1718) vefatından kısa süre sonra Ekberâbâd'dan ayrılıp Delhi'ye gitti. Başlangıçta tasavvufa pek az ilgi duyuyordu; Abdürresûl Dihlevî'den tefsir, İmâm-ı Rabbânî'nin torunu Hacı Muhammed Efdal Siyâlkûtî'den hadis ve fıkıh okudu.
Babasının mesleğini sürdürmeyi düşünerek orduda görev almak için başvurdu. Başvurusu reddedildiğinde, Çiştî velîlerinden Kutbüddin Bahtiyâr Kâkî'nin (ö. 633/1236) kendisine mânen bütün gücünü mânevî arayışa vakfetmesini tavsiye ettiği kaydedilir.
Dört kolun tek şahısta birleşmesi
Bunun üzerine Nakşibendî-Müceddidî şeyhi Nûr Muhammed el-Bedâûnî'ye intisap etti. Bağlılığı şeyhinin vefatından sonra da sürdü; türbesinde altı yıl inzivaya çekildi.
Bedâûnî son dönemlerinde ona bir mürşid aramasını söylediği için Şah Muhammed Zübeyr, Şah Hâfız Sa'dullah ve Muhammed Âbid Sünnâmî adlı üç Nakşî-Müceddidî şeyhine daha intisap etti. Şah Hâfız Sa'dullah şair kabiliyetini geliştirmesine yardımcı oldu; Muhammed Âbid Sünnâmî ise Kādirî, Sühreverdî ve Çiştî tarikatlarına da intisap etmesi için destek verdi. Böylece Müceddidî silsilesinin dört ana kolunu kendi şahsında birleştirmiş oldu.
Merkezin Delhi'ye taşınması
Sünnâmî'nin 1160'ta (1747) vefatından sonra yoğun bir irşad faaliyetine başladı. Dergâhını Delhi'de kurarak, Müceddidîliğin merkezi Sirhind'i de tehdit eden istikrarsızlığın hâkim olduğu Pencap'tan merkezin Delhi'ye kaymasını sağladı. Halifelerini Gucerât, Pencap ve Dekken başta olmak üzere Hindistan'ın her tarafına gönderdi, zaman zaman faaliyet merkezlerini bizzat ziyaret etti.
Vahdet-i şühûd
Mizacı ve olaylara yaklaşımı İmâm-ı Rabbânî'den farklı olmakla birlikte onun fikirlerine sadık kaldı. Vahdet-i şühûd görüşünün vahdet-i vücûd anlayışından üstün olduğunu söylemesi bu bağlılığın sonucudur. Bununla birlikte vahdet-i vücûd anlayışının da doğru olduğunu kabul etmiştir; ona göre bu iki yaklaşım, hakikat yolunda erişilen birer mertebenin neticeleridir.
Hinduizm hakkındaki değerlendirmesi
Bu konuda İmâm-ı Rabbânî'den önemli ölçüde ayrılır. Hinduizm'in altı temel ilkesinin (darshana) çıktığı Vedalar'ı ilâhî bir kaynağa atfetmiş; bütün Hinduların Allah'ın birliği konusunda müslümanlarla aynı görüşte olduğunu, dünyanın ebedî olmayıp yaratıldığını kabul ettiklerini, âhirette dirilmeye, ceza ve mükâfata inandıklarını belirtmiştir. Ona göre Ramachandra ve Krişna uyarıcı (nezir) ve müjdeleyici (beşir) olarak gönderilmiştir; bunların peygamber veya velî olması muhtemeldir.
Hinduların bu kişilerle irtibat kurmayı kolaylaştırmak için heykellerini yapmalarını ve önlerinde eğilmelerini, zihninde şeyhin fizikî şeklini canlandırarak râbıta kuran Nakşibendî dervişinin davranışına benzetmiş; aradaki tek farkın sûfîlerin şeyhlerinin heykelini yapmamaları olduğunu, heykeller önündeki secdenin ibadet değil bir selâmlama biçimi olduğunu söylemiştir. Telif çabasını, Ramachandra'ya sülûk ve Krişna'ya cezbe atfedecek dereceye kadar götürmüştür.
Zikir halkasına Hinduları da kabul etmiş olabileceği ileri sürülür; Hinduların son zamanlara kadar türbesini ziyaret etmeleri bu görüşü destekler. Kendisine nisbet edilen Mazhariyye kolunun, halifesi Mahatma Ramchandraji himayesinde bir Hindu şubesinin ortaya çıkması da tesadüfî değildir — Şah Fazl Ahmed Han bu halifesine Hinduizm'i terkedip İslâm'ı kabul etmeyi yasaklamıştı.
Şiî-Sünnî gerginliği karşısında
Dönemin Delhi'sinde Sünnîlerin Şiîler aleyhine kışkırtılmasından kaynaklanan bir gerginlik vardı. Mirza Mazhar, Hz. Peygamber'in ashabı arasındaki görüş farklılıklarının dinin özüyle ilgili olmadığını söyleyerek uzlaştırıcı olmaya çalıştı. Şiîlerin bazı ashabı lânetlemesini şiddetle kınadı; bir defasında Hz. Ömer'e sövdüğünü işittiği bir kişiyi neredeyse bıçaklayacak hâle geldi.
Ancak Şiîlik hakkında ağır bir nitelemeyi uygun görmesi ve ölümünden önce tâziye töreni hakkında yaptığı değerlendirme, mezhep taassubunu aşamadığını gösterir. Kaynağın kendisi bu hükmü açıkça verir; kartta olduğu gibi aktarılmıştır.
Son yılları ve suikast
1183'te (1769) Delhi'den ayrılıp, aralarında çok sayıda müridinin bulunduğu Rohilla Afganlılarının geleneksel kalesi Rohilhand'a gitti. Umduğu gibi karşılanmayınca hayal kırıklığıyla Delhi'ye döndü. Vücudu oldukça zayıf düştüğünden yalnız ileri gelen müridlerinin huzuruna çıkmasına izin veriyor, cuma namazına dahi gidemiyordu.
1195 yılı Muharrem ayının başında (Aralık 1780 sonu) dergâhının önünden geçen Şiî bir grubun tâziye törenini görünce tören hakkında onur kırıcı bir değerlendirme yaptı. 5 veya 7 Muharrem'de (1 veya 3 Ocak 1781) dergâhına gelen silâhlı üç kişi tarafından vuruldu, üç gün sonra vefat etti.
Saldırganların, tâziye törenini kınadığı için ondan intikam almak isteyen Şiîler olduğu iddia edilmişse de bu konuda kesin bir delil bulunamamıştır. Katilleri, siyasî ve dinî sebeplerle Rohilla Afganlılarına düşman olan Necef Han'ın görevlendirmiş olması da muhtemeldir.
Halifeleri ve dergâhı
Üç önemli halife yetiştirdi. Tefsir ve hadis otoritesi Gāzî Senâullah Pânîpetî (ö. 1225/1810 ?), Tefsîru Mazharî adlı Arapça tefsirini ona ithaf etmiştir. Naîmullah Behrâiçî (ö. 1218/1803), hayatı, görüşleri ve uygulamaları hakkında Ma'mûlât-ı Mazhariyye ve Beşârât-ı Mazhariyye adlı iki kitap yazmıştır.
En etkili halifesi, Şah Gulâm Ali diye de tanınan Abdullah ed-Dihlevî'dir (ö. 1240/1824). Mürşidi hakkında Makāmât-ı Mazhariyye'yi yazan Gulâm Ali, Mazhar'ın türbesinin yanında Hindistan'ın en önemli Müceddidî merkezi olan bir dergâh inşa etmiştir. İngilizlerin 1857'deki Hint ayaklanmasını bastırması sırasında yıkılan dergâh, Şah Gulâm Ali'nin silsilesinden gelen Şah Ebü'l-Hayr tarafından onarılmış ve Dergâh-ı Şâh Ebü'l-Hayr adıyla bugün de faaliyetini sürdürmektedir. Şah Ebü'l-Hayr ayrıca Mirza Mazhar, Abdullah ed-Dihlevî ve Ebû Saîd Şah'ın kabirlerini aynı alanda toplamıştır.