HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Ailesi
878 (1473) yılında Bursa'da doğdu. Asıl adı Mahmud'dur. Babası II. Bayezid'in hazine defterdarı Osman Çelebi, dedesi ise Yeşiltürbe'nin nakışlarını yapan Nakkaş Ali b. İlyâs Ali'dir.
Tahsili ve intisabı
Gençliğinde Bursa Murâdiye Medresesi'nin hocaları Molla Ahaveyn ile Hasanzâde Molla Mehmed'den ders aldı. Daha sonra Nakşî şeyhlerinden Emîr Buhârî'ye intisap etti ve Bursa'nın zengin tasavvuf ve kültür ortamında tasavvuf ile edebiyatı buluşturan bir şeyh olarak yaşadı.
Otuz yedi yaşında başlayan telif
Eser vermeye otuz yedi yaşında başladı ve ömrünün geri kalanını yoğun bir telif ve tercüme faaliyetiyle geçirdi. İstanbul'a hiç gitmediği hâlde eserleriyle İstanbul edebiyat ve tasavvuf muhitlerinde tanındı.
Yavuz Sultan Selim'e takdim ettiği Hüsn ü Dil sayesinde 35 akçe yevmiye ile maaşa bağlanınca, yalnız ilim, tasavvuf ve telifle uğraşarak herhangi bir resmî görev almadı.
Vefatı
“Lâmiî'nin Hak ede rûhunu şâd” mısraının gösterdiği 938 yılında vefat etti. Mezar taşındaki “el-merhûm Şeyh Lâmiî b. Osman” ibaresinden, öldüğünde bir tekkede şeyh olduğu anlaşılmaktadır. Mezarı, dedesi Nakkaş Ali'nin yaptırdığı Bursa Orta Pazar Camii hazîresindedir.
Hüma Hatun adlı bir hanımla evliydi; Ahmed, Mehmed ve Abdullah adlı üç oğlu ile Safiye adlı bir kızı olduğu, Mehmed Çelebi'nin “Lem'î” mahlasıyla şiirler yazdığı bilinmektedir.
Câmî-i Rûm
Emîr Buhârî'nin mânevî kişiliğine paralel olarak Nakşibendîliğe bağlılığı, genç yaşta başlattığı şiir ve inşa çalışmalarında onu yine bir Nakşî olan Molla Abdurrahman-ı Câmî'ye yönlendirdi ve sonradan Câmî'nin önemli eserlerini Türkçe'ye çevirmesini sağladı.
Bu tercüme yoğunluğu sebebiyle bazı kaynaklar (Âşık Çelebi, Latîfî) kendisini “Câmî-i Rûm” diye anmış; bazısı ise bu lakabı abartılı bularak şairlik yönünden Abdurrahman-ı Câmî ile kıyas edilemeyeceğini söylemiştir (Gelibolulu Âlî).
Tercümeden adaptasyona
Çok iyi bildiği Arapça ve Farsça sayesinde İslâm coğrafyasının edebiyat ve tasavvuf birikimini iyi değerlendirdi; bilhassa Molla Câmî'nin Farsça eserlerini çevirirken nazım ve nesirdeki başarısının en üst seviyesine çıktı.
Medresede öğrendiği ilimler, tasavvuf çevrelerinde kazandığı irfan ve araştırmacılığı sayesinde yaptığı tercümeler monoton çeviriden ziyade günün şartlarına göre şekillenen adaptasyon çalışmaları biçiminde yazıya dökülmüştür.
Mizacı
İnzivâyı seven ağır başlı bir kişiliğe sahip olmasına rağmen tok sözlü ve hazırcevaptı; fikirlerinde ısrarcıydı, hatta zaman zaman hezliyyâta meyyaldi. Letâifnâme'de bazı müstehcen hikâye ve hicivlere yer vermesi bu yönünün ürünüdür.
Divan edebiyatındaki yeri
Divan edebiyatının en çok eser veren temsilcilerinden biridir: nazım, nesir ve nazım-nesir karışık olarak telif ve tercüme ettiği kitapların sayısı otuzu bulur.
Katkısı yalnız sayıda değildir: divan edebiyatı, o güne kadar Türkçede örneği bulunmayan bazı Şark mesnevilerini Lâmiî'nin kaleminden tanımış ve onun tercümeleri sayesinde yeni konular edinmiştir. Sanat gösterme endişesine fazla kapılmayan Lâmiî, oluşturduğu nazım ve nesir diliyle başta tasavvuf muhitleri olmak üzere ilmiye ve sanat ortamında haklı ve kalıcı bir şöhret kazanmıştır.
Eserlerini kendisi sayıyor
Şerefü'l-insân'ın başında, eserlerinden gece ve gündüzün saatlerine tekabül eden yirmi dördünün ismini sayar. Bu sayı, Şerefü'l-insân ve sonrasında yazdıklarıyla artmıştır.
Günümüze ulaşmayan eserleri de vardır: Risâle-i Tasavvuf, Risâle-i Arûz ve Risâle-i Usûl mine'l-fünûn. Kendisi ve eserleri üzerine yerli ve yabancı üniversitelerde yirmi kadar tez hazırlanmıştır.