HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Hayatı, irşadı ve metinleri
Edremit civârında Ayvacık kasabasında tahminen 1240 sene-i hicriyyesinde (1824-25) Mustafa Efendi sulbünden dünyâya şeref verip, tahsil zamânı hulül edince Dersaâdet'e gelerek Küçük Ayasofya Medresesi'nde sâkin olmuş ve ibtidâ Bâyezid
dersiâmlarından Büyük Kâzım Efendi'den tahsile başlayıp, sonraları Fâtih müderrislerinden, tercüme-i hâlinden âtide bahs olunacak olan Arnavud Ali Efendi'den ikmâl-i tahsile ve ahz-ı icâzeye muvaffak olmuştur.
Arnavud Ali Efendi, “Yakovalı Hoca” diye meşhür olup, Hammâmi Tevfik Efendi hazretlerine intisâb eylemiş idi. İstidlâl eylediğime göre Kâmil Efendi hazretleri de hocasının eserine tebeıyyet edip, müşârünileyhten nevâle-çin-i irfân olmuştur. Meclis-i şeriflerine devâm ile çok müstefid olup, irtihâli üzerine Mustafa Bey merhümun dergâhına gider gelir idi.
Ya'küb Han hazretlerinin İstanbul'a ahiren geldiklerinde Kâmil Efendi ihvân-ı sâire gibi onun şu'le-i irfânına yaklaşmış ise de, nasılsa kalb-i âlilerinde müşârünileyhe neş'e-i teslimiyyet zuhür etmemiştir. Ya'kâb Han bu hâli hisseylediğinden bir gün huzürlarında bulunduğu sırada Kâmil Efendi'nin kalbinde muzmar olan hâli ifşâ edince Kâmil Efendi'de emniyyet hâsıl olup, ona râbıta-bend-i tarikat olmuş ve Ya'küb Han hazretleri Kâmil Efendi'ye, “Sizin feyziniz bizdendir.” buyurması muhabbetini büsbütün artırmağa sebeb teşkil etmiştir. Kâmil Efendi, Ya'kâb Han'ın İstanbul'a son geldiğinden i'tibâren yanından ayrılmamış, hattâ ona bahçıvanlık ve imâmet etmiştir. Konakta dâimâ bu hizmette bulunurdu. Ya'küb Han'a mekşüf olan bir işâret-i ma'neviye üzerine Dersaâdet'ten mufârakatı lâzım gelmekle, fakat Hz. Kâmil'e bir şey açmamakla, onunla birlikte konaktan çıkmışlar, Eyüp Sultân'a karadan azimet etmişler. Bir yerde tevakkuf ettikleri esnâda leylekler havada uçup giderlerken Ya'küb Han, “Bunlar nereye gidiyorlar.” diye Kâmil Efendi'ye sormuş, “Efendim! Memleketlerine gidiyorlar.” cevâbını arz ettikte, “Öyleyse biz ne duruyoruz?” deyip hemen bir kayıkla doğruca bir büyük posta vapuruna yanaşıp çıkmış, Hz. Kâmil de maiyyetinde bulunmuş, şakk-ı şefe edecek hâli kalmamış ve bu esrâr-ı hâle mütehayyir olmuştur. Vaعنم hareket edince Kâmil Efendi de vapurda kaldığından İzmir'e vusüllerinde Ya'küb Han hazretlerinin emriyle avdet etmiştir. Ya'küb Hân doğruca kanal tarikiyle Hin-. distan'a azimet buyurmuşlardır. Bahsi tercüme-i hâllerinde geçti.
Kâmil Efendi'ye bu iftirâk pek ağır geldiğinden tekrâr Ayasofya'daki odasına kapanarak inzivâ âleminde yaşamağa başlamıştır. Beş vakit namâzı Küçük Ayasofya Câmi'-i şerifinde kılarlar, odalarında mütâlaa-i kütüb ve gelenlerle sohbet etmek süretiyle dem-güzâr olurlardı.
/96/ Abdülhamid-i sâni merhümun ser-karini Hacı Ali Paşa, Kâmil Efendi'ye meclüb olanlardandı. Medrese civârında bir arsaya bir ev yaptırarak her türlü levâzımıyla techiz eyleyerek Kâmil Efendi'ye takdim ve ihdâ olunmuş ve müşârünileyh âhir ömürlerinde bu hâneye nakil buyurmuşlardır. Fakat hâneyi kendisine, irtihâline kadar bakmak şartıyla Hacı Kadri Efendi'ye hibe eylemiştir.
Kâmil Efendi mütevekkilinden bir zât olup, emr-i maişette, mukayyeden Hacı Kadri Efendi'ye teklifât-ı vâktayı, Kadri Efendi'yi imtinân altında bırakmamak şartıyla bir tertib-i insâni idi. Yoksa Kadri Efendi, Kâmil Efendi sâyesinde müsterihü'l-hâl olmuş idi. Bu hânede üç sene ihtiyâr-ı ikâmet buyurmuşlardır.
Küçük Ayasofya'da sol koldaki köşede, odada müddet-i ikâmetleri altmışaltı seneyi mütecâvizdir. Nürâniyyü'l-vech bir pir-i muhterem idi.
1330 senesi Muharrem'inin ibtidâsında (Aralık 1911( hastalandılar. Hastalıkları hummâ idi. Bir ay kadar esir-i firâş oldular. Şehr-i Muharrem'in yirmisekizinde/28 Kânün-ı sâni 1328(9 Şubat 1912) Perşembe gecesi sâat yarımda âzim-i gül-şen-sarâyı cinân oldular.
İhvân u yârân ve kadr-şinâsân tarafından ta'zimât-ı lâyıka ve tekrimât-ı fâyıka ile merâsim-i techiz ve tekfiniyyesi yapıldı. Hâfız Fehmi Efendi hıdmet-i gasli 1fâ eyledi. Fakir hâzır ulundum. O nür-ı mücessemin letâfet-i vechiyyesine hayrân kaldım ve mübârek ayaklarını öptüm. Meşâmm-ı cânıma öyle bir râyiha-i tayyibe taalluk etti ki, mest oldum. Ayasofya Câmi'-i şerifinde namâzı cemâat-ı kübrâ ile kılındı. Sultân Mehmed Reşâd Hân'ın irâdesiyle Küçük Ayasofya Câmii'ne muttasıl türbede defn edildi ki bu türbe Dâru's-saâde Ağası Hüseyin Ağa'nın türbesi olup, Hz. Kâmil'de türbe-dârlık hizmeti vardı. Türbe-dârlık maâşı onbeş kuruş idi. Hafta-ber-tertib hatm ederdi. Derhâl câmi'-i şerifte cemâat toplandı. Hatm-i şerif ve yetmiş bin kelime-i tevhid-i latif, rüh-ı pür-fütühuna ihdâ ve feyz-i ma'nevilerine mazhariyyetimiz için duâ edildi. İrtihâllerinde sinn-i şerifleri doksanı mütecâviz idi. (Kaddesa'llâhu sırrahü)
Kâmil Efendi'nin altı veya yedi defa Haremeyn-i muhteremey'i ziyâreti vâki'dir. Ahiren Kastamonu'ya giderek Hz. Pir Şa'bân-ı Veli'yi ziyâretle kâm-yâb olmuşlardır.
Ya'küb Hân, Hindistan'da bulunduğu müddetce Dersaâdet'teki ihvânın ta'bir ve tesliyesine Hacı Kâmil Efendi'yi me'müren tevkil eylemişti. Hân-ı müşârünileyhin irtihâlinden sonra, “Bende sırr-ı vekâlet kalmadı.” diye halktan büsbütün inkıtâ' etmiştir.
Sultân Abdülhamid Hân-ı sâni kendisini saraya da'vetle görüşmüş. Fakat bir daha bu hâleti tekerrür etmemiştir. Ekâbir-i devletin ve halkın gösterdiği teveccüh, Hz. Kâmil'in mesleğinde bir te'sir husüle getirememiştir. /97/ Sünnetleri, nevâfili kaviyyen terk etmezlerdi. Evkâtını taksim etmiş, ona göre hareket ederdi.
Kurân-ı Kerim tilâvetine ziyâde muvâzıb idi:
Cuma günleri Süre-i Bakara'dan Süre-i En'âm'a kadar.
Cumartesi günleri Süre-i En'âm'dan Süre-i Yünus'a kadar.
Pazar günleri Süre-i Yünus'tan Süre-i Tâhâ'ya kadar.
Pazartesi günleri Süre-i Tâhâ'dan Süre-i Ankebüt'a kadar.
Salı günleri Süre-i Ankebüt'dan Süre-i Zümer'e kadar.
Çarşamba günleri Süre-i Zümer'den Süre-i Vâkıa'ya kadar.
Perşembe günleri Süre-i Vâkıa'dan âhir-i Kur'ân'a kadar okurlar, hatm ederlerdi. Ramazân'da günde bir hatim indirirlerdi.
Ziyâret-i âcizânemin perşembe gününe tesâdüfünde Hz. Kâmil'i hatm indirmekte iken bulur, duâsında - el-hamdü li'llâhi teâla - bulunurdum.
Zamânımızda Hammâmi hazretlerinden, Mustafa Bey merhümdan, Ya'küb Hân'dan kalmış ne kadar ihvân varsa cümlesinin mercii Hz. Kâmil idi. Hiç gülmez, tebessüm ile iktifâ ederdi. Çok söylemez, mâ-lâya'niyi sevmez; dâimâ hakâyıktan herkesin idrâkine göre bahs eder. Her hangi kitâbı mütâlaa ediyorsa, muhâtabda isti'dâd görürse, ondan okur veya okuturdu. Sükütu gâlib idi.
Uzunca boylu; beyâz ve uzun sakallı, gözleri küçükce, başı büyükce, yanak kemikleri iri, mübârek vechi melih, mütenâsibü'l-a'zâ olup, muktezâ-yı sinn-i şerifleri bir az ön tarafa inhinâ peydâ buyurmuşlardı. İkindiden sonra ale'l-ekser medresenin bahçesine çıkar otururlardı.
Kendilerine arz-ı nisbet emeliyle gelenlere namâza, sünen ve ferâize, salavât-ı şerifeye, tilâvet-i Kur'ân'a müdâvemet tavsiye buyururlardı. Bir zamânlar ahyânen Seyyid Nizâm Dergâhı'na ve Âşıkpaşa'da Tâhirağa Tekkesi'ne giderler; zikr-i şerifte bulunurlardı. Seyyid Nizâm şeyhi Şuâeddin, Tâhirağa şeyhi Behcet Efendilere teveccüh ve muhabbeti vardı. Sonraları hiç bir yere çıkmadılar. Hazretin her sene Ramazân-ı şerifte sofrası açıktı. At'ıme-i nefise bulundurur; her gelen yer içerdi. Kendilerinin bu derece semâhat ızhârına esbâb-ı mâddiyeleri olmadığı hâlde, o saltanata süret-perestân akl erdiremezlerdi. Mâl ü menâl-i dünyâya rağbet etmemiş, teehhül âlemine girmemiş, muhakkık, müdakkık bir zât-ı âli-kadrdi. Karşısına a'lem-i ulemâdan gelenler, hiç olurlar; bildiklerini unuturlardı. Çok zamân huzürlarına kabül olunmak şerefine mazhar olanlardanım. Dâimâ fes üzerine sarık sararlar; ziyy-i ulemâda gezerlerdi.
Bir gün ziyâretimde hiç yüzüme bakmadı. Sâatı sordu. Cevâb verince, “Gümrükte zamân-ı mesâiniz ne zamândan başlar.” dedi. Söyledim. “Demek ki, şimdi zamân-ı mesâidir. /98/ Hukük-ı beytü'l-maâl üzerindedir. Niçin vazifenizin başında bulunmuyor; burada vakit geçiriyorsunuz?” deyip, süküt buyurdular. Anladım, bunda bir hikmet var. Hemen yeri öptüm; vazifeme koştum. O zamân rüsümât emini Hasan Fehmi Paşa idi. Fakir fevka'l-âde bir komisyonun kâtibi idim. Paşa, komisyonun toplanmasını emr etmiş. Bu âcizi aratmış, bulamayınca kızmış, tebdil-i me'müriyyetime emir vermiş. Arkadaşlarım aramak üzere her tarafa dağılmış. Bu sırada gümrüğe vâsıl oldum. İşi anladım. Hz. Kâmil'in şiddet-i muâmelesinin esrârını bildim. Onun rühâniyyetine sığınarak paşaya ilticâ ve afv talep ettim. Güç hâl ile mazhar-ı afv oldum.
Bunun gibi lâ-yuad menâkıbı vardır. Hz. Kâmil cidden bir veliyy-i kâmil idi. O da Kuşadalı mesleğine tâbi' olup, kimseye hilâfet vermemiştir.
Ser-firâz-ı fuzalâ Hazret-i Kâmil dânâ
Sırr-ı 'mütü'yu bulup eyledi ol terk-i sivâ8?
Vâris-i ilm-i Nebi olduğuna şek yokdur
Sırr-ı Şa'bân-ı Veli hâmili bir merd-i Hudâ
Rabt-ı kalb eylemiş Allâhu azimü'ş-şâna
Zikr-i Hak'dan olamaz gafletile kalbi cüdâ
Zâirânı anı bir kerre görünce derhâl
Feyz ü irfânıma meftün olur idi hakkâ
Girmek istersen eğer silk-i ricâlu'llâha
Meslek-i Hazret-i Kâmil sana olsun me'vâ
Zir ü bâlâ anım emrine olurdu münkâd
Rağbet itseydi eğer Hazret-i Kâmil cânâ
Menba'-ı feyz ü kerem zât-ı celilü'l-kadri
Vasfı bâbında düşer acze lisân-ı wrefâ
Almak istersen eğer himmetini ey Vassâf
Aşkile ravzasına sür yüzünü subh u mesâ
Bir kurbân bayramının ikinci günü ah-ı fi'llâhım Nazmi Efendi ile huzüruna girmiş idik. İhvânımızdan Şeyh Gâlib Hicâz'da idi. Kâmil Efendi, bizlere hitâben, “Şeyh Gâlib düdüğü çaldı.” buyurdular. Biz onun Hicâz'da bulunmasından, mazhar-ı in'âm-ı ilâhi olmasından dolayı böyle buyuruldu zannına düştük. Sonra mektüb geldi. Şeyh Gâlib o gün vefât etmiş. Tesâdüfen Mekke'yi sel bastığından cenâzesi omuzda olarak huzür-ı Beytu'llâh'a getirilip duâ edildikten sonra Cennetü'l-Bakia'nın”” selden ma69. (Ip (موتوا قبل أن “Ölmeden önce ölünüz.” el-Aclüni, Keşfü'1-Kafâ, Il, 291. (H) 70. oCennetü'l-Muallâ olmalıdır. (H)
sün üst tabakasında Hz. Âmine”! ve Hz. Hatice (radıya'llâhu anhümâ)'nın türbeleri yanına defn olunmuştur. Hz. Kâmil'in keşfen o saâdeti bize bildirdiği anlaşıldı.
İhvânımızdan matbaa müdürü Sabri Efendi da'vet etmiş, Kâmil Efendi icâbet buyurmuş. Fakat haremi tesâdüfen o gün apandisit (bağırsak düğümlenmesi) hastalığına tutulmuş, hâne halkı birbirine girmiş, etıbbâ ve hâne halkı âciz bir hâlde kalmış, Hz. Kâmil haber-dâr olunca, bir kâse suya okumuş, hastaya içirilmiş, derhâl ifâkat bulup hıdmet-i şerifesinde bulunarak kemâl-i meserretle it'âm vâki? olmuştur. Hâfız Tahsin Bey bi'z-zât görmüş, anlatmıştır.
/99/ Hazretin bir hâlini daha gördüm ki, ondan da bahs etmeden geçmeyeceğim:
Hummâdan ağır ve dalgın hasta idi. Etrâfında bulunuyorduk. Duhâ namâzı vakti olunca, gözlerini açtı. Oturduğu yerde abdest aldı. Duhâ namâzını oniki rek'at olarak kıldı. Kendisinin hizmet-kârı, ismi geçen Kadri Efendi dedi ki:
Hazret böyle dalgın yatıyor. Münebbihli sâat gibi beş vakit namâzına böyle uyandığı gibi nevâfilden her birini ve hattâ geceleri teheccüdü kat'iyyen terk etmedi. Namâzı müteâkib yatınca yine dalgın oluyor. Bu hâline etıbbâ şaşdılar, “Bunda ilm-i ub iflâs eder.” dediler, diye nakl-i hâl eylemiştir. (Kaddesa'llâhu sırrahüi)
Sandükasının baş tarafındaki levhadan
“Tarikat-ı aliyye-i Halvetiyye ve eâzım-ıricâl-i Şa'bâniyye'den kıdvetü'l-ulemâi'l-muhakkıkin, kutbu'l-vâsılin, gavsu'lârifin, Küçük Ayasofya Medresesi'nde hücre-nişin-i takvâ-güzin, câmiu'İ-kemâlât, zâhiru'İ-kerâmât, müstecâbu'd-daavât eş-Şeyh Hacı Kâmil Efendi hazretlerinin kabr-i münevverleridir ki, rüh-ı kudsileri 1330 sene-i hicriyye alâ sâhibihâ ekmeli't-tahiyye, Muharremü'l-harâmmın 28. Perşembe gecesi tâir-i âlem-i lâhüt olmuştur. Kaddesa'llâhu sırrahf bi-vahdâniyyetihi ve nefeanâ bi-fuyüzâti rühâniyyetihi, âmin!”
Kutb-i âli-i zamân mürşid-i irfândır bu
Merd-i meydân-ı Hudâ Kâmil-i devrândır bu
Nür-ı seyyâlı akar Kuşadalı feyzinden
Mehd-i irfânda iken çeşme-i ihsândır bu
Bosnevi Hacı Muhammed o veliyyy-i eşher
Remz ile dir idi bu Hazret'e insândır bu 71. Buradabir yanlışlık olmalı. (H)
Mazhar-ı sırrı idi Hazret-i Ya'küb Hân'ın
Masdar-ı feyz-i Hudâ kıble-i ihvândır bu
İnzivâ-hâne-i âlemde mücerred yaşadı
Zâhir ü bâtn içün âlim-i zi-şândır bu
İtmedi meyl-i cihân yüz senelik ömründe
Hıdmet it merkadine ravza-i rıdvândır bu
Kâmeti oldu nihân fevtine gufrân târih
Çıkdı Mecdi ne güzel mâye-i gufrândır bu
)1331/(1913 > (غفران)Urefâ-yı irfândan ba'zı zevâttan mesmüum oldu ki:
Fütühât-ı Mekkiyye'yi mütâlaa etmiş idik. Hz. Şeyh-i Ekber'in veliyy-i kâmil evsâfına dâir vâki' olan beyânâtını Kâmil Efendi hazretleri hakkında tatbik ettiğimizde onu, o evsâftan hâric bulmadık.
Cenâb-ı Hak cümlemizi mazhar-ı şefâatı buyursun. Âmin.