HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Adı ve Ebû Saîd-i Sânî lakabı
Tam adı Ebû Saîd b. eş-Şeyh Sun‘ullah-i Kûzegerânî’dir. Ünlü mutasavvıf Ebû Saîd-i Ebü’l-Hayr’dan ayırt edilmek üzere “Ebû Saîd-i Sânî” diye anıldı. Bu kayıt Abdülkādir-i Geylânî’nin silsilesindeki Ebû Saîd el-Mahzûmî ile de karıştırılmamalıdır. 920/1514’te Tebriz yakınındaki Kûzegerân kasabasında doğdu.
Babası Şeyh Sun‘ullah ve Nakşibendî aile çevresi
Aslen Horasanlı olan babası Şeyh Sun‘ullah, Herat’ta Abdurrahman Câmî ile birlikte Ubeydullah Ahrâr’ın mânevî çevresinden faydalandı. İrşad göreviyle Tebriz’e yerleşti. Şah İsmâil’in şehri ele geçirmesinin ardından Sünnî halka yönelik mezhep baskısı artınca Bitlis’e göç etti; dostlarının ısrarıyla geri dönerek Kûzegerân’a yerleşti. Ebû Saîd’in Nakşibendî aidiyeti bu aile ve irşad çevresinde şekillendi.
İlk tahsili ve Mîr Gıyâseddin Mansûr
Gençliğinde aklî ve naklî ilimlerde güçlü bir öğrenim gördü. Özellikle Mîr Gıyâseddin Mansûr’un hizmetinde bulundu. Sonraki kaynakların onu müfessir diye tanıtması ve iki tefsir çalışmasını kaydetmesi, ilmî yönünün yalnız aileden gelen tasavvuf nispetiyle sınırlı olmadığını gösterir.
Safevî baskısı, hapis ve müsadere
Şah Tahmasb döneminde Şiî olmayan halk üzerindeki baskılar arttığında amcası Azîz ile Osmanlı ülkesine sığınmak üzere Tebriz’den ayrılmaya çalıştı. Yakalandı, hapsedildi ve bütün mallarına el konuldu. Bu olay onun biyografisini XVI. yüzyılda İran’dan Osmanlı coğrafyasına yönelen Sünnî âlim göçünün daha geniş tarihi içine yerleştirir.
Erdebil’de iki yıllık eğitim
Dostlarının yardımıyla hapisten kurtulduktan sonra amcasıyla Erdebil’e geçti. Burada Molla Hüseyin-i Erdebîlî’nin hizmetinde yaklaşık iki yıl kaldı. Bu dönem, siyasi baskı sonrasında yeni bir eğitim ve himaye çevresi kurduğu ara safhadır; Molla Hüseyin ile ilişkisi kaynakta hizmet ve tahsil düzeyinde kayıtlıdır.
Kanûnî’nin seferiyle Osmanlı ülkesine geçiş
955/1548’de Kanûnî Sultan Süleyman’ın ikinci Azerbaycan seferi sırasında padişaha sığındı ve Osmanlı ordusuyla İstanbul’a geldi. Böylece Kûzegerân ve Erdebil’deki hayatı sona erdi; ilmî faaliyetini Osmanlı himayesinde sürdürdü. Bu geçiş gönüllü bir gezi değil, hapis ve müsaderenin ardından gerçekleşen siyasî-ilmî göçtür.
Âmid üzerinden İstanbul’a yerleşme
Atâyî çizgisini koruyan biyografi kaynakları, Ebû Saîd’in Osmanlı ordusuna amcası Molla Ahmed-i Kazvînî ile katıldığını; dönüş yolunda amcasının Âmid’de vefat ettiğini kaydeder. Ebû Saîd ise İstanbul’a ulaştı ve Osmanlı himayesinde kendisine tahsis edilen gelirle ilmî çalışmalarını sürdürdü. Bu ayrıntı, Tebriz’den çıkışın tek hamlede Halep’e varan soyut bir göç olmadığını; Azerbaycan seferi, Âmid ve payitaht arasında izlenebilen bir hareket hattı olduğunu gösterir.
Halep’te devlet tahsisatı
Halep’te devlet hizmetine alındı ve kendisine günlük on beş akçe maaş bağlandı. Kaynak görevin bağlı olduğu kurumu veya unvanı açıkça söylemez. Bu sebeple onu belirli bir medresenin müderrisi saymak yerine, Halep’te Osmanlı tahsisatıyla ilmî faaliyette bulunan âlim olarak göstermek daha güvenlidir.
971/1563 hac yolculuğu
971/1563’te hacca gitti. Hac yolculuğunun güzergâhı, süresi ve Hicaz’daki temasları kaynakta ayrıntılandırılmaz. Buna rağmen tarih açık olduğundan Mekke, hayat rotasının doğrulanmış durağıdır; bu kayıt başka menkıbevî hac anlatılarıyla genişletilmemiştir.
Tabakātü’l-müfessirîn ve ilmî mirası
Beyzâvî tefsiri tercümesinin yanında müfessirlerin hayatlarını toplayan Tabakātü’l-müfessirîn adlı bir eser de ona nispet edilir. Kaynakların “zâhir ve bâtın ilimlerinde yetkin” diye tanıttığı Ebû Saîd’in yazı faaliyeti böylece yalnız tercümeyle sınırlı kalmaz; tefsir geleneğinin âlimlerini tasnif eden biyografik bir çalışma da ortaya koyar. Bununla birlikte bugün elde bulunan nüshaların kimliği ve eserlerin tam katalog zinciri ayrıca yazma eser araştırması gerektirir.
Tefsir çalışmaları
Atâyî, Ebû Saîd’in Kādî Beyzâvî tefsirini tercüme ettiğini ve bu tercümeyi bizzat gördüğünü açıkça yazar. Ayrıca müfessirlerin hayatlarına dair başka bir eserinin bulunduğunu kaydeder. Dolayısıyla Beyzâvî tercümesi yalnız belirsiz bir nispet değildir; Atâyî’nin görgü tanıklığına dayanır. Bununla birlikte eserlerin günümüzdeki nüshaları ve katalog künyeleri ayrıca yazma eser araştırması gerektirir.
İstanbul’da vefatı ve Vefa hazîresi
980/1572’de İstanbul’da vefat etti. Şeyh Vefa Camii Kabristanı’nda kendisi için yaptırılan türbeye defnedildi. Atâyî, türbe kitâbesindeki Farsça kıtanın anlamını, şeyhin fânî dünyadan ayrılıp halka çok vefa göstermesi sebebiyle Vefa Meydanı’nın ona ait olduğu şeklinde aktarır. Kitâbe kaydı, ilmî biyografinin yanında İstanbul’daki ziyaret ve mezar hafızasını da görünür kılar.
Tarih içindeki yeri
Ebû Saîd-i Sânî’nin hayatı Horasanlı-Ahrârî bir aile mirasını, Safevî baskısı altındaki Sünnî âlim tecrübesini ve Osmanlı ilmî himayesini bir araya getirir. Kûzegerân’dan Erdebil’e, Halep’ten İstanbul’a uzanan rotası; Nakşibendî nispetin yalnız tekke silsilesiyle değil, ilim, göç ve devlet himayesi üzerinden de taşındığını gösterir.