HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Doğumu ve nesep tartışması
Edirne yakınlarında, bugün Yunanistan topraklarındaki Simavna kasabasında doğdu. Doğum yılı için 740 (1339) ile 770 (1368) arasında değişen tarihler gösterilir; torunu Halîl b. İsmâil Menâkıbnâme'de 760 (1359) kaydeder.
Babası, Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykâvus'un torunu olduğu söylenen Abdülaziz'in oğlu İsrâil; annesi ise Rum asıllı bir hıristiyanken ihtida etmiş Melek Hatun'dur. Babasının mesleği dolayısıyla Simavna Kadısı Oğlu (İbn Kādî-i Simavna) diye tanınmıştır. Edirne'nin fethi üzerine (1362) ailesi buraya yerleşti.
Bazı son dönem araştırmacıları soyunu Selçuklu hânedanına bağlayan rivayeti şüpheyle karşılar ve muhtemelen siyasî maksatlarla uydurulduğunu düşünür. Orhan Şaik Gökyay ise daha ileri gider: babasının kadı değil, Hacı İlbeyi'nin yanında Dimetoka ve çevresini fethe giden gazilerden biri olduğunu, bir istinsah veya telaffuz hatası sonucu “gazi” kelimesinin “kadı” şeklini aldığını ileri sürer.
Tahsili
İlk tahsiline babasının yanında başladı; sonra Şâhidî adlı bir hocanın derslerine devam etti, Mevlânâ Yûsuf'tan sarf ve nahiv okudu. Bursa Kadısı Koca Efendi ile oğlu Mûsâ Çelebi'nin Edirne'ye gelmeleri üzerine — ileride astronomi ve matematikte büyük şöhret kazanacak olan Mûsâ Çelebi ile birlikte — Koca Efendi'den okumaya başladı.
Altı ay sonra Mûsâ Çelebi ve Müeyyed ile birlikte bir yıl Bursa Kaplıcaları Medresesi'nde okudular; hocalarının tavsiyesiyle Konya'ya gidip Mevlânâ Feyzullah'tan mantık ve astronomi okudular. Bir yıl sonra Mûsâ Çelebi Semerkant'a giderek Uluğ Bey'in astronomi hocası olurken, Bedreddin ve Müeyyed 1381'de Şam'a gitti; veba salgını yüzünden Kudüs'e geçip Mescid-i Aksâ'da İbnü'l-Askalânî'den hadis okudular.
Kahire yılları
Bir Türk beyi olan Ali Keşmîrî'nin himayesinde Kahire'ye gittiler. Ali Keşmîrî'nin verdiği bir yemekte, sabaha kadar süren ilmî sohbet sırasında Muhammed b. Mübârekşah el-Mantıkī, Bedreddin'i çok beğenip öğrencisi Seyyid Şerîf el-Cürcânî'ye örnek gösterdi. Bedreddin bundan sonra Mübârek Şah'ın gözde öğrencisi oldu ve Seyyid Şerîf'le birlikte ondan mantık ve felsefe gibi aklî ilimler tahsil etti.
Mübârek Şah 1383'te hac için Mekke'ye giderken onu da yanına aldı. Torunu Halîl, bu seyahatte Ebû Zeyl'den ders aldığını yazıyorsa da o tarihte adı geçen âlim ölmüş bulunuyordu. Medine'ye geçti ve Seyyid Şerîf'in bir mektubu üzerine Kahire'ye döndü. Başarısını öğrenen Sultan Berkuk, oğlu Ferec'i eğitmesi için onu sarayına davet etti; bu görevde üç yıl kaldı.
Dönüm noktası: tasavvufa geçiş
Sultan Berkuk'un sarayında düzenlediği ilmî sohbetlerden birine katılıp Mısır'ın önde gelen âlimleriyle tartıştı. Sultan, kendi hocası Ahlatlı Şeyh Hüseyin ile Bedreddin'in başarısından memnun kalıp Bedreddin'i câriyesi Câzibe ile, Ahlatlı Hüseyin'i onun kardeşi Meryem ile evlendirdi.
Bu evlilik ilmî ve fikrî hayatında bir dönüm noktası oldu: önceleri tasavvufun aleyhinde olan Bedreddin, baldızı Meryem'le yaptığı tasavvufî sohbetler üzerine tavrını değiştirerek Ahlatlı Şeyh Hüseyin'e intisap etti. Fakat bu âni değişiklik üzerine hastalanıp yemeden içmeden kesildi; endişelenen şeyhi ona doğuya seyahate çıkmasını tavsiye etti.
Bu vesileyle muhtemelen 1402 veya 1403'te gittiği Tebriz'de Timur'un otağında İranlı âlimlerle yaptığı tartışmalardaki başarısıyla Timur'un takdirini kazandı. Bir rivayete göre Timur onu kızıyla evlendirip şeyhülislâm yapmak istemiş, fakat o bir an önce şeyhine dönmek istediğinden bu arzuyu yerine getirememiştir.
Anadolu'ya dönüş
Kahire'ye dönüp şeyhinin gözetiminde çilesini doldurdu ve onun ölümüyle şeyhlik makamına geçti. Ancak Kahire'deki diğer şeyhlerle arası açıldığından altı ay sonra Edirne'ye dönmeye karar verdi.
Filistin, Şam ve Halep üzerinden Konya'ya geldi. Konyalılar şehirde kalmasını sağlamak için bir tekke kurmak istedilerse de kabul etmedi. Tire'ye geçip, sonraki isyan hareketinin ileri gelenlerinden ve halk arasında Dede Sultan diye anılan Börklüce Mustafa ile tanıştı. Sakız adasının hıristiyan yöneticisinden gelen davet üzerine adaya gitti ve rivayete göre onun Müslümanlığı benimseyip müridleri arasına katılmasını sağladı. İzmir üzerinden Kütahya'ya geçip isyanın diğer elebaşısı Torlak Kemal ile tanıştı. Bursa ve Gelibolu üzerinden Edirne'ye varıp ebeveynine kavuştu; bir yıl sonra yeniden Bursa ve Aydın'a gittiyse de tekrar Edirne'ye döndü ve münzevi bir hayat sürmeye başladı.
Kazaskerlik
Şehzadeler mücadelesinde Mûsâ Çelebi'nin Edirne'yi ele geçirmesi üzerine (814/1411) kazaskerliğe tayin edildi; böylece aktif siyasî hayatı başladı.
Mûsâ Çelebi, kardeşi Mehmed Çelebi karşısında yenilince Bedreddin 1413'te ailesiyle birlikte İznik'e sürülerek göz hapsine alındı; kendisine 1000 akçe maaş bağlandı.
İsyan
Bu durumu kabullenmeyip görünüşte dinî-tasavvufî, gerçekte siyasî bir teşkilâtlanmayı sağlamak üzere harekete geçti; yoğun bir propaganda faaliyetiyle kısa zamanda geniş bir mürid ve sempatizan kitlesi oluştu. Börklüce Mustafa'yı Aydın ve civarında görevlendirdi; Börklüce Aydın ve Karaburun'da binlerce sempatizan topladı.
Bu faaliyetlerden sorumlu tutulacağından kaygılanan — veya bunların bir isyan imkânı hazırladığını düşünen — şeyh, göz hapsinde olmasına rağmen muhtemelen 1416'da İznik'ten kaçmayı başardı ve Kastamonu'da İsfendiyar Bey'e sığındı; niyeti Tatar iline ulaşmaktı. Umduğu desteği bulamayınca Sinop Limanı'ndan gizlice bir gemiyle Rumeli yakasına geçti: önce Zağra'ya, oradan Silistre, Dobruca ve Deliorman'a gidip yerleşti ve buradan her tarafa adamlar göndererek propaganda alanını genişletti.
Bastırılması ve idamı
Şeyh ile Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal gibi ihtilâlcilerin başarılarından kaygılanan Çelebi Sultan Mehmed büyük bir kuvvet gönderdi. Karaburun'daki Börklüce ve Manisa'daki Torlak kuvvetleri mağlûp edildi; Bayezid Paşa kumandasındaki güçler şeyhin adamlarını dağıtıp kendisini ele geçirdi.
Şeyh Serez'de padişahın huzuruna götürüldü. Padişah, onun aynı zamanda bir din âlimi olduğunu ve hareketinin bir yönüyle dinî nitelik taşıdığını göz önüne alarak hüküm vermek üzere ilim adamlarından bir heyet kurulmasını emretti. Heyet, faaliyetlerinin ve görüşlerinin dinî hükümlerle bağdaşmadığına, isyan sayıldığına, malı ve ailesi korunmak şartıyla kendisinin idam edilmesi gerektiğine karar verdi. Kararı açıklayan heyet üyesi Mevlânâ Haydar Acemî'nin hükmünün isabetli olduğunu bizzat şeyhin de kabul ettiği rivayet edilir.
Bu fetva üzerine 1420'de Serez'de idam edilerek oraya defnedildi.
1924 nüfus mübadelesinde Türkiye'ye gelen göçmenlerin İstanbul'a getirdiği kemikleri çeşitli yerlerde saklandıktan sonra 1961'de Sultan Mahmud'un Divanyolu'ndaki türbesi hazîresine defnedildi. Adına Edirne'de bir zâviye, Konya'da bir mescid inşa edilmiştir.
Fıkıhçılığı
İslâmî ilimlerden bilhassa fıkıh ve tasavvufta temayüz etti. Gerek eserleri gerekse hakkında yazılanlar, onun fıkıhta sadece ansiklopedik bilgi sahibi ve bir aktarıcı olmayıp müctehid derecesinde bir âlim olduğunu gösterir.
Tasavvufta zikir, riyâzet ve mücâhedeye büyük önem vermiş, Mısır'da intisabından sonra kendisi de böyle bir hayat yaşamaya itina göstermiştir. Vâridât'a göre tasavvufî keşif ancak Allah'a yönelme, kalbin arındırılması ve peygamberlerin yolundan gitmekle gerçekleşebilir.
Vahdet-i vücûd
Vahdet-i vücûdcu bir mutasavvıftır. Ona göre her türlü sınırlamanın ötesinde sırf ve gerçek varlık Allah'tır; Allah ne küllî ne cüz'î bir varlıktır, çünkü küllî kavramı O'nun bir cüzü, cüz'î kavramı bir küllîsi olduğu fikrini doğurur.
Hak'ta zuhûra bir meyil vardır; bu sebeple “Ben gizli bir hazine idim; bilinmek istedim…” buyurulmuştur. Demek ki yaratma O'nun zuhûrundan başka bir şey değildir. Eşyadaki başkalık ve zıtlıklar zuhûrun mertebeleri dolayısıyla nisbî ve itibarîdir.
Kelâmcı ve filozofların imkân ve hudûs görüşlerine karşı çıkıp imkânın sadece görünüşten ve bir hayalden ibaret olduğunu belirtir: Allah'ın kendileriyle tecelli ettiği eşya, sûreti itibariyle mümkin ve hâdis, hakikati itibariyle vücûd-ı mutlak ve vâcibdir.
Bu görüşleriyle bazı mutasavvıfların hulûl ve ittihad iddialarına da karşı çıkar; çünkü bu kavramlar iki ayrı varlığı hatıra getirir, oysa varlıkta yalnız birlik vardır — âlem Hakk'ın zuhûrundan ibarettir, şu hâlde âlem yaratılmamıştır. Allah'ın iradesi konusunda da bazı İslâm filozofları gibi düşünür: Kur'an'daki irade âyetlerinin “Allah nasıl dilerse öyle yapar” değil, “Allah âlemin istidatlarına uygun şekilde diler ve ister” tarzında anlaşılması gerektiğini savunur.
Haşir ve te'vil
Bedenlerin yeniden dirileceği inancına karşı çıkmış ve bu yüzden eleştirilmiştir. Ona göre beden çürüyüp toprağa karıştıktan sonra parçaları eskisi gibi yeniden teşekkül etmeyecektir. Esasen beden-ruh ayırımına da taraftar değildir: insan bedeni aslında ruh, daha doğrusu haktır ve sûretlerin birikmesiyle yoğunluk kazanmıştır; sûretler kalktıkça beden letâfet kazanır ve nihayet bir olan Hakk'ın kendisi kalır.
Halkın anladığı mânada bedenlerin haşrini mümkün görmez; şunu düşünür: öyle bir zaman gelir ki insan nevinden kimse kalmaz; sonra topraktan anasız babasız yeni bir insan doğar ve nesillerle devam eder.
Vâridât'ta cennetin sekiz mânada anlaşılabileceğini belirtir; ilki yaygın dinî mâna, diğerleri te'vil yoluyla ulaşılanlardır. Buradan yaygın cennet-cehennem inancına fazla önem vermediği anlaşılır. Aynı te'vilci ve bâtınî yorum şeytan ve melek hakkındaki açıklamalarında da görülür.
Tekfir ve müdafaa
Bilhassa âhiret ve cismanî haşir hakkındaki te'villeri birçok tenkide uğramış ve bazı âlimlerce tekfir edilmesine sebep olmuştur.
Nitekim saray çevresine yakınlığıyla tanınan Aziz Mahmud Hüdâyî, I. Ahmed'e yazdığı tezkirede ondan “asılmış olan ve Allah'ın gazabına uğramış bulunan Şeyh Bedreddin” diye söz eder; Vâridât'ta bedenlerin dirilmesini ve kıyamet hâllerini inkâr edip ilhâd ve İbâhîliğe saptığını, halkın itikadını bozduğunu, Ehl-i sünnet'e muhalefet ettiğini belirtir.
Buna karşılık aynı Hüdâyî'nin tarikinden gelen meşhur Celvetî şeyhi Bursalı İsmâil Hakkı onun hakkında farklı bir tavır takınmıştır — tartışma, tasavvuf çevrelerinin kendi içinde de bölündüğünü gösterir.
Kendisinden bazı kerametler sâdır olduğu ise hem Vâridât'taki kendi ifadelerinden hem Heşt Bihişt gibi kaynaklardan anlaşılmaktadır.