HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Adı, ailesi ve doğumu
Kaynaklarda Osman Fazlı, Fazlî-i İlâhî, Kutub Osman, Emîr Efendi ve Atpazârî adlarıyla anılır. Tam adı Seyyid Osman b. Seyyid Fethullah’tır. 1041/1632’de Şumnu’da doğdu. İlk bilgilerini babası Fethullah Efendi’den aldı; ailesinin önceki kuşakları ve çocukluğunun ilk yılları hakkında ayrıntılı kayıt bulunmaz.
Şumnu’dan Edirne’ye
İlk tahsilini Şumnu’da tamamladıktan sonra henüz yirmi yaşına varmadan Edirne’ye gitti. Burada Azîz Mahmud Hüdâyî’nin halifelerinden Saçlı İbrâhim Efendi’ye intisap etti. Sıkı riyâzet ve hizmetle geçen bu ilk Celvetî terbiyesinin ardından İstanbul’a yöneldi. Bu safha, onun sonraki ilmî ve tasavvufî şahsiyetinin yalnız tek bir ders halkasında değil Rumeli ile İstanbul arasında şekillendiğini gösterir.
Zâkirzâde Abdullah Efendi’nin yanında sekiz yıl
Üsküdar’daki Hüdâyî âsitânesine uğradıktan sonra Zeyrek Camii yakınında tekkesi bulunan Zâkirzâde Şeyh Abdullah Efendi’ye bağlandı. Yaklaşık sekiz yıl mürşidine hizmet etti; aynı zamanda çeşitli âlimlerden zâhirî ilimleri tahsil etti ve Fâtih Camii’ndeki Celvetî zikirlerine katıldı. Kaleme aldığı ilk mânevî notları gören Zâkirzâde, onda “Şeyh-i Ekber zevki” bulunduğunu söyleyerek İbnü’l-Arabî çizgisine yatkınlığını işaret etti.
Aydos ve Filibe irşad yılları
Zâkirzâde Abdullah Efendi onu hilâfetle Aydos’a gönderdi. Burada vaaz ve irşadla meşgul oldu; şeyhinin vefatından sonra 1068/1657-58’de Filibe’ye geçti. Filibe’de uzun süre çevre edindi. Fakat gördüğü ilgi şikâyetlere yol açınca şehirden ayrılmaya zorlandı. İstanbul’a gidip daha önce Filibe kadısı iken tanıdığı Şeyhülislâm Esîrî Mehmed Efendi’den destek aldı; bir müddet Filibe’ye dönse de sonunda İstanbul’da kaldı.
Atpazarı’nda tekke ve ders çevresi
İstanbul’daki ilk yılları maddî sıkıntılarla geçti. Daha sonra Fâtih Atpazarı’ndaki Manisalı Mehmed Paşa Camii’nde meşihat vazetti; cami Kul Camii adıyla da biliniyordu. Cami çevresindeki hücreler, ders, sohbet ve zikir halkalarının merkezi oldu. “Atpazârî” nisbesi bu mahalle ve irşad merkezinden gelir. Kurduğu tekke başlangıçta Celvetiyye’ye bağlıydı; sonraki yüzyıllarda farklı Halvetî-Celvetî meşihatlarına intikal etti.
Vaaz kürsüleri ve kamusal tesiri
Atpazarı’ndaki irşad faaliyetinin yanında cuma günleri Vefa Camii’nde, çarşamba günleri Süleymaniye Camii’nde vaaz verdi; kaynaklar Fâtih ve Sultan Selim camilerindeki vaaz çevresini de kaydeder. Osman Fazlı’nın vaazı yalnız ahlâkî öğütle sınırlı değildi. Dinî ilimler, tasavvuf, toplum düzeni ve devlet işlerine dair kanaatlerini açıkça ifade etmesi onu dönemin kamusal hayatında etkili fakat tartışmalı bir isim haline getirdi.
Vahdet-i vücûd ve Ekberî-Konevî çizgi
Fusûsü’l-hikem’i devamlı okuyup okutması, İbnü’l-Arabî ve Sadreddin Konevî’nin eserleri üzerine yazdığı şerh ve hâşiyeler, onun düşünce dünyasının merkezini gösterir. Vahdet-i vücûd anlayışını şeriat, sünnet ve Celvetî sülûk disiplini içinde yorumladı. Yaşadığı devirde bu dil ulemâ çevrelerinde tartışma doğurdu; biyografisindeki bazı gerilimler de bu ilmî-tasavvufî konumla bağlantılıdır.
Viyana seferine itirazı ve Şumnu sürgünü
1683 Avusturya seferinin Osmanlılar için hayırlı olmayacağını, barış yolunun aranması gerektiğini söyledi. Bozgundan sonra IV. Mehmed’in Edirne’deki sohbet davetinde kanaatini açıkça anlattı. Padişahın kendisine ilgi göstermesine rağmen sadrazamlık çevresindeki muhalefet sonucunda Şumnu’ya gönderildi. Yaklaşık üç ay sonra Edirne’ye döndü ve yeniden İstanbul’a geldi.
Belgrad seferi, Sofya ve siyasetten çekiliş
1689 Belgrad Seferi için tekrar davet edildi. Ordu Sofya’ya ulaştığında geri dönmesi istendi; Osmanlı kuvvetleri çekilinceye kadar Sofya’da kaldı. İsmâil Hakkı Bursevî’nin nakline göre bu tecrübeden sonra devlet ricâliyle ilişkisini kesti. Bu tutum, Celvetiyye’nin “celvet” anlayışını siyasî iktidara kayıtsız şartsız yakınlık şeklinde değil, gerektiğinde nasihat ve itiraz sorumluluğu olarak yorumladığını gösterir.
Mağusa sürgünü ve son buluşma
Köprülüzâde Fâzıl Mustafa Paşa’nın sadrazamlığı sırasında Mağusa’ya sürüldü. Konya, Lârende, Silifke ve Lefkoşe üzerinden Mağusa’ya ulaştı. İsmâil Hakkı Bursevî 1690’da Osman Fazlı’nın oğlu Mustafa ve yakın dervişleriyle birlikte onu ziyaret etti. Celvetî hafızasında bu son görüşme, şeyhin mânevî mirasını İsmâil Hakkı’ya teslim ettiği bir intikal anı olarak anlatılır.
Vefatı ve Kutub Osman Tekkesi
17 Zilhicce 1102’de/11 Eylül 1691’de Mağusa’da vefat etti ve kale dışında defnedildi. Kabri daha sonra ihya edildi; türbesinin yanına Kutub Osman Tekkesi kuruldu. Böylece sürgün yeri, Kıbrıs’taki Celvetî hafızanın kalıcı merkezlerinden birine dönüştü.
Eserleri
Osman Fazlı’nın eserleri tefsir, tasavvuf, belâgat, münazara ve fıkıh usulüne uzanır. Başlıca eserleri arasında el-Lâihâtü’l-Berkıyyât, Misbâhü’l-Kalb, Mir’âtü Esrâri’l-İrfân, Tecelliyât-ı Berkıyye, Risâletü’r-Rahmâniyye, Fethu’l-Bâb, Hâşiye alâ Muhtasari’l-Meânî, Hâşiye ale’l-Mutavvel ve Hâşiye-i Şerh-i Fusûsü’l-Hikem sayılır. Sadreddin Konevî’nin Miftâhu’l-gaybı ve Fâtiha tefsiri çevresindeki çalışmaları, ilmî şahsiyetinin en belirgin yönüdür.
Fazlî mahlası ve şiiri
Fazlî mahlasıyla şiir ve ilâhiler yazdı. “Merhamet kıl yâ Rahîm” nakaratlı ilâhisi, ayrılık, vuslat arzusu, peygamber ve velî sevgisini dua diliyle birleştirir. Şiiri, onun yalnız şârih ve vaiz değil, irfan tecrübesini manzum dille ifade eden bir tekke şairi olduğunu da gösterir.
Halifeleri ve Celvetiyye tarihindeki yeri
Kaynaklar geniş bir halife çevresinden söz eder. Bunların en tanınmışı İsmâil Hakkı Bursevî’dir. Bursevî’nin eserleri, şeyhinin hayatına dair başlıca tanıklık olduğu gibi Osman Fazlı’nın Ekberî-Konevî yorumunun sonraki yüzyıla taşınmasını da sağlamıştır. Atpazârî’nin tarihî önemi; Şumnu, Aydos ve Filibe’den İstanbul’a, oradan Mağusa’ya uzanan irşad coğrafyasında ilim, sohbet, vaaz, eser ve halife yetiştirmeyi bir arada yürütmesidir.