HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Adı, nisbetleri ve tarih sınırı
Hazînî, Cevâhirü’l-ebrârın mukaddimesinde kendi künyesini Sultân Ahmed b. Mevlânâ Mahmûd b. Sultân Hacı Şâh el-Kureşî, sümme’l-İskenderî el-Mâverâünnehrî, eş-şehîr bi-Hazînî şeklinde verir. Modern araştırmalarda Ahmed b. Mahmûd Hazînî, Sultan Ahmed Hazînî ve Hazînî-i Hisârî adlarıyla anılır. Mâverâünnehir’de, bazı çalışmalara göre Hisar çevresinde XVI. yüzyılın ilk yarısında doğduğu anlaşılmakla birlikte kesin doğum tarihi bilinmez. Cevâhirü’l-ebrârın eldeki nüshası Rebîülevvel 1002’de, Aralık 1593’te istinsah edildiğinden vefatı ancak 1593’ten sonra diye sınırlandırılabilir; kesin bir ölüm yılı vermek doğru değildir.
Çocukluk, cezbe ve Seyyid Mansûr Kaşıktırâş
Hayatının erken safhasına dair en yakın bilgiler kendi eserlerindeki otobiyografik parçalardan gelir. Hazînî, on iki yaşları civarında güçlü bir cezbe yaşadığını, evliya menkıbelerine ve sûfîlerin sözlerine ilgi duyduğunu anlatır. Yesevî şeyhi Seyyid Mansûr Kaşıktırâşa intisap etmiş, on dokuz yaşında sülûkünü tamamlayarak icâzet almıştır. Şeyhinin izniyle menâkıb ve tarikat âdâbı yazması, onun yalnız rivayet toplayan bir edebiyatçı değil, aktardığı geleneğin eğitiminden geçmiş bir mensup olduğunu gösterir.
Yesevî silsilesindeki yeri
Hazînî, Ahmed Yesevî’nin çağdaşı veya doğrudan müridi değildir. Aralarında yaklaşık dört asır vardır. Onun bağlı bulunduğu geç dönem Yesevî hattı, eserlerinde ve ilgili araştırmalarda Hâdim Şeyh, Cemâleddin Kâşgarî, Süleyman Gaznevî ve Seyyid Mansûr Kaşıktırâş gibi halkalar üzerinden aktarılır. Cevâhirü’l-ebrârın sonunda şeyhinin hayatına geniş yer vermesi ve Zengî Ata çevresine uzanan nisbetleri kaydetmesi, XVI. yüzyılda Yesevî hafızasının nasıl kurulduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Bu sebeple sitede Ahmed Yesevî’den Hazînî’ye doğrudan bir hoca-talebe bağı değil, tarihî aktarım zinciri gösterilir.
Mâverâünnehir’den İstanbul’a
Hazînî, Mâverâünnehir’den ayrılarak II. Selim devrinde İstanbul’a geldi. Bu yolculuk yalnız bir yer değiştirme değildi: Orta Asya’daki Yesevî sözlü ve yazılı hafızasının Osmanlı payitahtına taşınmasını sağladı. III. Murad devrinde tasavvuf erbabına gösterilen ilgiyi görerek başlıca eserini padişaha sunulmak üzere düzenledi. İstanbul’da farklı irşad çevreleriyle temas ettiği, Abdüllatîf el-Câmî’den Kübrevî telkin aldığı kaydedilir. Bu ikinci bağ, Hazînî’nin esas Yesevî kimliğinin yerine geçirilmemeli; dönemin sûfîlerinin birden fazla ilim ve irşad çevresiyle kurduğu temaslardan biri olarak okunmalıdır.
Cevâhirü’l-ebrâr min emvâci’l-bihâr
Hazînî’nin en tanınmış eseri, Ahmed Yesevî’nin hayatı ve menkıbeleriyle Yeseviyye’nin tarihi, silsilesi, âdâbı ve erkânı için temel kaynaklardan biridir. III. Murad’a takdim edilmek üzere kaleme alınmıştır. Bilinen tek yazma nüsha İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi TY 3893 numaradadır. Mahmûd b. Hasan b. Şeyhî en-Nakşibendî’nin 1593’te istinsah ettiği 342 sayfalık nüshanın 222. sayfaya kadarki kısmı Türkçe, devamı Farsçadır. Nüshanın daha sonra yeniden çerçevelenmesi sırasında bazı varakların sırası karışmıştır; metin kullanılırken bu yazma tarihi göz önünde tutulmalıdır.
Eser; halvet ve çile, cehrî zikir, zikir âdâbı, şeyh-mürid ilişkisi, halifede bulunması gereken nitelikler, semâ, mânevî makamlar, nurlar, dervişlik ve şeyhlik âdâbı gibi geniş bir konu alanı taşır. Ahmed Yesevî’ye ve sonraki şeyhlere dair menkıbeler tarihî kayıtlarla aynı anlatı örgüsü içindedir. Bu nedenle Hazînî vazgeçilmez bir tanık olmakla birlikte, menkıbevî rivayetleri doğrulanmış kronoloji gibi okumamak gerekir.
Menba‘u’l-ebhâr fî riyâzi’l-ebrâr
Hazînî’nin Yesevî öğretisini açıklayan ikinci büyük metinlerinden Menba‘u’l-ebhâr, Mâverâünnehir’de ilim ve irşad erbabını bir araya getiren geleneği konu edinir. Eserin Süleymaniye Kütüphanesi Şehid Ali Paşa 1425 numaralı yazması bilinmektedir. Yesevîliğin yalnız geçmiş şeyhler listesinden ibaret olmadığını; zikir, sohbet, terbiye, mânevî makam ve topluluk düzeniyle yaşayan bir yol olarak XVI. yüzyıldaki görünümünü aktarması bakımından değerlidir.
Câmi‘u’l-mürşidîn ve dört yolun mukayesesi
Berlin Devlet Kütüphanesi Ms. orient. oct. 2847 numarada korunan Câmi‘u’l-mürşidîn, Hazînî’nin irşad dünyasının genişliğini gösterir. Eser Cehriyye-Yeseviyye, Hâcegân-Nakşibendiyye, Kübreviyye ve Aşkiyye-Sıddîkıyye olmak üzere dört tasavvuf yolunu ayrı bölümlerde ele alır. En geniş bölüm Yeseviyye’ye ayrılmıştır. Mensur açıklamalarla manzum parçaları bir araya getiren eser, Hazînî’nin başka gelenekleri tanısa da kendi merkezini Yesevîlikte koruduğunu ortaya koyar.
Tesellâ’u’l-kulûb, Hüccetü’l-ebrâr ve diğer metinler
Tesellâ’u’l-kulûb, Mevlânâ’nın hayatı, Mesnevî’nin ilk beyitlerinin yorumu ve Şems-i Tebrîzî ile ilgili anlatılar etrafında kurulmuştur. Paris Bibliothèque Nationale’deki Farsça yazma içinde bu metinle birlikte Hüccetü’l-ebrâr ve iki mersiye bulunmaktadır. Hazînî’nin Türkçe ve Farsça şiirleri bir divan hacmine ulaşır. Böylece yazılı mirası Yesevî menâkıbnâmesiyle sınırlı kalmaz; şiir, yol mukayesesi, Mevlevî hafızası, irşad öğretisi ve tasavvuf âdâbını kapsayan çok dilli bir külliyat oluşturur.
Kur’an, hadis ve irşad dili
Hazînî öğretisini âyet ve hadislerle temellendirir; özellikle nefsin terbiyesi, zikrin devamı, halvetin amacı ve mürşid rehberliği üzerinde durur. Bununla beraber eserlerinde hadis diye aktarılan her söz aynı sıhhat derecesinde değildir. Metinleri, XVI. yüzyıl Yesevî çevresinin Kur’an’ı nasıl yorumladığını ve rivayetleri nasıl irşad diline dönüştürdüğünü gösteren kaynaklar olarak okunmalıdır. Tarih, âdâb, menkıbe ve müellif yorumu birbirinden ayrıldığında Hazînî’nin şahitliği daha doğru değerlendirilir.
Tasavvuf tarihindeki yeri
Hazînî’nin en büyük önemi, Ahmed Yesevî’den dört asır sonra yaşayan bir Yesevî dervişinin kendi eğitimini, şeyhini, yolunun silsile hafızasını ve uygulamalarını yazıya geçirmesidir. Fuad Köprülü’nün Yesevîlik araştırmalarında Cevâhirü’l-ebrârı temel kaynak olarak kullanması, eserin modern araştırma tarihindeki yerini belirlemiştir. Hazînî bugün yalnız bir menâkıb yazarı değil; Mâverâünnehir, İstanbul ve farklı tasavvuf çevreleri arasında bilgi taşıyan, Yesevîliğin geç dönem tarihini görünür kılan başlıca müelliflerden biri olarak değerlendirilir.
Cevâhirü'l-ebrâr'ın tek nüshası ve keşfi
Eserin bilinen tek yazma nüshası İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi'ndedir (TY, nr. 3893) ve Mahmûd b. Hasan b. Şeyhî en-Nakşibendî tarafından Rebîülevvel 1002 (Aralık 1593) tarihinde istinsah edilmiştir. Muhtemelen oldukça yıpranmış olduğundan varakların çerçeve kısmı sonradan kesilerek metin kısmı çıkarılmış, hazırlanan başka bir çerçeveye yerleştirilerek yeniden ciltlenmiştir; bu işlem sırasında varakların sırası yer yer karışmıştır. Eseri ilim âlemine tanıtan Fuat Köprülü varaklara sayfa numarası vermiştir. 342 sayfadan meydana gelen nüshanın 222. sayfaya kadar olan kısmı Türkçe, devamı Farsçadır.
Köprülü nüshayı İlk Mutasavvıflar'ın ilk basımı sırasında (İstanbul 1919) Hâlis Efendi Kütüphanesi'nde görmüş, kitap daha sonra bu kütüphaneyle birlikte İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi'ne intikal etmiştir. Köprülü'nün vefatından sonra eserin üçüncü basımına (Ankara 1976) yapılan dipnot ilâvelerinde Cevâhirü'l-ebrâr'ın yanlış olarak Süleymaniye Kütüphanesi'nde bulunduğunun belirtilmesi esere ulaşılmasını uzun süre imkânsız kılmış, bunun sonucu olarak Ahmed Yesevî ve Yeseviyye hakkında çalışan araştırmacılar Köprülü'nün verdiği bilgilerle yetinmek zorunda kalmışlardır.