HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Bu zât-ı muhterem, Şeyh Müştâk-ı Kâdirî hazretlerinin şeyhi Hacı Hasanı
Şirvânî’den müstahlefdir ki, Şeyh Müştâk merhûm:
“Pîrimiz sultânımız Hacı Hasan Şirvâni’dir
Ahsen-i takvîme hayrân olmuşuz Hayrâniyiz”
diye i’lân ı mübâhât eder.
Hacı Hasan-ı Şirvânî’nin şeyhi ve silsilesi Müştâkiyye bahsinde yazıldı.
Şeyh Abdurrahîm Efendi, Ünyeliler. Cedd-i a’lâları Buhârâ’dan hicretle Ünye
Kasabası’nın bânîsi olmuştur. Hz. Ömer (radıya'llâhu anh) efendimizin sülâlesinden ve
Müftî-zâde hânedânındandır.
Ünye’de, ceddinin binâ-kerdesi olan Müftî Medresesi’nde ulûm-ı nakliyyeyi tahsîl
ile, genç yaşında İstanbul’a gelip, Fâtih’te ulûm-ı êliye vü âliyeden feyz-yâb ve bu sırada,
Hacı Hasan-ı Şirvânî’nin, Hicâz’a gitmek üzere İstanbul’u teşrîflerinde Hz. Abdurrahîm ile
sevişerek, ona tarîk-ı Kâdirî’den hilâfet verip, bu sûretle kâm-yâb olmuştur. Âtıf Efendi
isminde bir zât-ı sâl-dîdeden işittiğime göre, Sineklibakkâl’da sâkin imiş. Hüsn-i hattı
olduğundan, dâimâ, şifâ-ı şerîf yazar, te’mîn-i maîşet ederlermiş. Pek vahdet-perver
oldukları için, niyâbet teklîf olunduğu hâlde, kabûl etmediler.
1272 sene-i hicriyyesinde (1856) terk-i âlem-i nâsût ve azm-i gülşen-i lâhût eylediler.
Na’ş-ı gufrân-ı nakşı, Aksaray’da, Vâlide Câmi'-i şerîfi karşısında kâin Kara Mehmed Paşa
Câmi'-i Şerîfi ittisâlindeki kabristâna defn olundu. Bi'l-âhare, Osmân Şems Efendi
hazretlerinin uluvv-ı himmetiyle, üzerine güzel bir taş konulup, ahîren, demir şebeke içine
alındı. Taştaki manzûme-i târîhiyye müşârünileyhindir:
Silk-i pâk-ı Kâdirî’nin bir muazzam mürşidi
Pîr-i menzil Hazret-i Abdurrahîm-i Ünyevî
Kadirî meslek Üveysî meşreb-i gavs idi kim93
Rûhuna ta’zîm iderdi rûh-ı pâk-ı Mevlevî
Âlim ü ârif ki nakd-i hâli olmuşdu anın
Mağz-ı Kur’ân ü müfâd-ı Ma’nevî vü Mesnevî
Şâh-ı iklîm-i fenâ şâhen-şeh-i mülk-i bakâ
Hâdimi olsa sezâ idi Emîr-i Dehlevî
Mürşidim idi tarîk-ı Hak’da ol merd-i Hudâ
Hamdü li’llâh oldum ol sultân-ı aşkın peyrevi
“İrcıî” emri ile itdi rucû-ı lâ-mekân
Düşdü ma’nâ mülküne nûr-ı cemâl-i pertevi
Didiler“ey Şems!” târîhin çıkup isnâ-aşar
İtdi seyr-i lâ-mekân Abdurrahîm-i Ünyevî
( = )ايتدى سير ﻻ مكان عبد الرحيم اونيه وى1272/(1856)
Şiirde, “Şems” tahâllus buyurmalarının hikmetini şu beyitte söylüyorlar :
Pertev-i zâtından ey Şems itdiğim çün iktibâs
Yadigâr aldım bu ismi Şemsi-i Tebrîz’den
Gelelim Osmân Şems hazretlerinin tercüme-i hâlini ta’kîbe:
Üdebâ-yı asırdan Mahmûd Kemâl Beyefendi ile, müşârünileyh hakkında hem-sohbet
olurken, “Hz. Azîz, ile Âlî Paşa merhûmun Dîvân Kalemi’nde refâkat ettiklerini; paşanın,
Mercân’daki câmi'-i şerîfinde elli seneye karîb imâmet ve hitâbette bulunan fuzalâ-yı
hattâtînden ve muhibbân-ı azîzden Hâfız Hoca Tahsîn Efendi merhûmdan işitmiş
idim." (dedi).
Kütüb-hânemde mahfûz mecmûada, şuarâdan Manastırlı Faik Bey tarafından
yazılmış ba'zı gazeliyyâtın bâlâsında, “Bedestânî Osmân-ı Nûrî” işâretinden azîzin
Bedesten’de bulunmuş olduğu istidlâl olunmuş idi. Bu gazelleri, şeyh-i mükerremin
mütehayyizân-ı mürîdânından ve fazîlet-mendân-ı ümmetten Çifteler Hârâsı müdürü baytar
Miralay İbrâhîm Bey merhûma göndermiş idim. Eş’âr-ı azîz meyânına kabûl etmiş idi.
Hz. Şeyh'in irtihâlinden kırk sene evvel neşr edilmiş olan Tezkire-i Fatîn’de,
“Bezistân’da vâki’ Mubâyaa Kitâbeti’ne ta’yîn kılınmıştır.” deniliyor.
Azîz-i müşârünileyh eyyâm-ı sabâvetinden beri müntesib ve muhib olan sâbık
sadâret Müsteşârı Ali Fuâd Bey, “Efendi, Âlî Paşa ile Dîvân-ı Hümâyun Kalem’inde
Üveysî tarîkatı yoktur. Üveysîlik bir meşreb-i mahsûstur.
bulunmadı. Hoca Paşa Mahallesi’nde komşuluk ettiler. Paşa, Dîvân’da iken, Efendi,
Mâliye’de idi. Bâb-ı âlî’ye intisâb için, Paşa teşvîk edermiş. Azîz hazretleri, Bedesten’de,
Hâcegî olmayıp, Arayıcıbaşılık hizmetinde bulunmuştur.” dedi, buyurdular. Hz. Şeyh’in
tercüme-i hâllerini, Mahfil mecmûasında yazdığım sırada bu hakîkati de neşr eylemiş
idim.
Hz. Şeyh, bir müddet sonra, inzivâ eylediler ve Üsküdar’da, İnâdiyye’de Nalçacı
Halîl Efendi Dergâhı civârındaki hânelerinde irşâd-ı ibâd ile iştigâl buyurdular. Kalb-i pâki
masdar-ı hakâyık olmuş idi. Te’sîr-i aşk u kemâl ile:
“Sâlikân-ı meslek-i sultân-ı Bâzu’l-Eşheb’iz
Mazhar-ı esrâr-ı tevhîdiz Üveysî-meşrebiz
Mu’tasım Bi’llâh’ız ancak hânkâh-ı dehrde
Mest-i gül-câm-ı mey-i aşkız Melâmî-meşrebiz”
diye, tesettüre de meyillerini göstermekle berâber, meslek ve meşreb-i ma’nevîlerini i’lân
eylediler.
Şuarâdan Ârif Hikmet Bey merhûmun, müşârünileyh Mahmûd Kemâl Beyefendi
tarafından neşr olunan tercüme-i hâlinde şöyle muharrerdir:
“1277/(1861) senesi evâhirinde Ârif Hikmet Bey’in, Lâleli’de, Çukur Çeşme’de mukîm olduğu
hânede, bir encümen-i şuarâ teşkîl olunmuş idi. Encümen, her Salı günü in’ikâd ederdi. Şeyh Osmân Şems
Efendi, Nâmık Kemâl Bey, Ziyâ Paşa, Kâzım Paşa, Lebîb Efendi gibi, efâhim-i üdebâ ve sâir erbâb-ı
sühan, encümene devâm ederlerdi. Bu encümen, Arabın Sûk-ı Ukâz’ına müşâbih idi. A'zânın bir haftada
tanzîm eyledikleri nefâis-i eş’ârı, hîn-i ictimâ’da, Nâmık Kemâl Bey okurdu. Encümen bir sene muntazaman
devâm etmiş idi.”
Hz. Osmân Şems, bu encümenin medâr-ı zîneti olacak derecede, nazımda da mevki’
sâhibi olduğuna şübhe yoktur. Demek ki, Cenâb-ı Şeyh’in kemâlâtı, o zamân bile takdîr
olunmağa başlanılmıştır:
Hevâ-yı hüsnün ile tâ cinâna dek gideriz (Osmân Şems Efendi’nin)
Hadîka-i hat-ı müşkîn-i yâre dek gideriz (Hikmet Bey’in)
Var mı bir ser-mest-i aşkın çeşm-i giryânım gibi (Osmân Şems Efendi’nin)
Yok mu bir ârâmı aşkın çeşm-i giryânım gibi (Hikmet Bey’in)
Yazdığım vechle, Hz. Şeyh’in inzivâya meyl-i tabiîleri var idi. Erbâb-ı aşk, meclis-i
enverlerine cân atarlardı. 1300/(1883) senesine kadar, hâl-i inzivâda kaldılar. Bu sene, bir
işâret-i ma’neviyye ile, Bursa’ya azîmet buyurup, onsekiz gün ikâmetten sonra, İstanbul’a
gelerek, bi'l-âhare istihlâf buyurduğu Şeyh İzzî Efendi hazretlerinin Üsküdar’da Debbağlar
Mahallesi’ndeki hânelerine şeref-nâzil olmuşlar, onsekiz gün ikâmetten sonra, tekrâr
Bursa’ya azîmetle, burada bir hayli müddet bulunarak, nice mürde-dilleri ihyâ
eylemişlerdir. 1306/(1889) senesi hitâmına kadar, arasıra İstanbul’a gelmek, Bursa’ya
avdet etmek sûretiyle dem-güzâr oldular.
Müntesiblerinden Ali Efendi’nin beyânına göre, müşârünileyh, 1306 senesinden
sonra, irtihâline kadar, İstanbul’da bulunmuşlardır. Nezd-i âlîlerine varanlar, lezzet-i
sohbetinden bıkmaz, usanmazlardı. Dâimâ diz üstü otururlar ve lisân-ı hikmet-feşânından
sâdır olan sözler; esrâr-ı Kur’âniyye ve ehâdîs-i nebevîyyeye müteallık vâridât-ı ilâhîyye
idi.
Az seyrek, uzunca beyâz sakallı, uzunca lehceli; ale’l-ekser fes giyer, üzerine
yemeni sarar ve ba'zan taç giyer; nûrâniyyü’l-vech bir pîr-i rûşen-zamîr idi.
Mürîdân-ı hâlisü’l-vicdânlarından pek çok zevât ile görüştüm. Derler ki:
“Hz. Şeyh’in huzûruna girildiği zamân kalbimizden mâ-sivâ kaydı ref’olur; yerine
zikr-i Hak kâim olurdu.94 Yanında bulunduğumuz müddetçe, cemâline baktıkça
bakacağımız gelir, yanından ayrılmayı cânımız istemezdi. Meclis-i şerîflerinde
bulunduğumuz zamânın hâtırası ve bâ-husûs, latîf hayâlleri, bir dakîka gözümüzün
önünden gâib olmaz; huzûrlarında iken, herkesin muzmarât-ı kalbiyyesini keşf eder, söyler
idi. Ale’l-ekser, huşûan ağlardı. Vâridât-ı Rabbâniyyeye mâlik olduklarından, sözleri pek
müessir idi. Fasâhatından üdebâ, maârifinden ulemâ, tahkîkatından ehl-i felsefe,
dakâyıkından büleğâ, eş’ârından şuarâ, hikmetinden ukalâ, âdâbından fukarâ, el-hâsıl, her
sınıf kendine göre, fezâil ve irfânından iktibâs-ı feyz ederler idi. Kendilerinin, zâhir-i hâlde
hânkâhı yoktu. Fakat her mürîdinin kalbini hânkâh-ı aşk ittihâz etmiş idi.”
Hülâsa-i kelâm Cenâb-ı Şeyh, ser-halka-ı erbâb-ı tecrîd ve sâkî-i hum-hâne-i tevhîd
olmuş idi. Şiddet-i riyâzât ü mücâhededen kemâl derecede zaîf bir hâlde idiler. Bellerine
bağladıkları kemeri gördüm; hemen hemen bir çocuk kemeri kadar ufak idi.
Bir eserde şu tavsîfâta müsâdif oldum:
“Hâce-i debistân-ı irfân, mürşid-i müşkil-güşâyı sâlikân, eâzım-ı ricâl-i Kâdiriyye’den, inzivâ-güzîn-i
safâ ve merd-i meydân-ı sıdk u vefâ, Üsküdârî Şeyh Osmân Şems Efendi hazretleri.”
Tarîk-ı Kâdirî’de, “Enverî” kolu nâmıyla te’sîs buyurdukları şu'benin pîr-i sânîsi
i’tibâr ile kendilerine, “Bâzü’l-Enver” denilmiştir.
Âb-ı hayât-ı zulmet olur Şems reşhası
Nutka gelürse hâme-i mu’ciz-beyân-ı feyz
ve
Şems oldu bu gün rehber-i şeh-râh ayânı
Göründü subuh-gâh-ı şebistân-ı Üveysî
ve
Dilistân-ı maârifde kime üstâd lâzımsa
Beni ekmel bulur ol bâbda irşâd lâzımsa
buyuran, o sultân-ı irfânın kadrini bilenler, hiç şübhesiz kazandılar. Bidâyeten
anlayamayanlar ise:
Şems-i dil-sûzun bilirsin kadrini ol demde kim
Hâkde kurbân-ı tîğ-ı aşk olup medfûn olur
beyt-i hakîkat-nümâsı vechle sonradan anladılar.
Hz. Azîz'in sinn-i âlîleri seksenikiye resîde olunca, İzzî Efendi halîfesi Sa’deddîn
Efendi’nin beyânına göre 1310, mezâr taşındaki mahkûk târîhe göre 1311 senesi
Cümâziye’l-âhirinin onsekizinci ( 8 Aralık 1892 veya 27 Kasım 1893) Çarşamba günü
cânını cânana teslîm etmekle, na’ş-ı mübârekleri Üsküdar’da, son zamânlarda ikâmet
"Evliyâ o kimselerdir ki, görüldükleri zamân, görenlerin kalbine zikr-i Hak gelir." hadîs-i şerîfine temâs
eder.
buyurduğu Selîmiye civârındaki hânelerinden, ihtifâlât-ı lâyıka ile kaldırılarak, başlar
üstünde, Karaca Ahmed Türbesi karşısında, az aşağıda ve karşı sırada, yoldan beş altı adım
içeride kâin medfen-i mahsûslarında, vedîa-i hâk-i gufrân kılınmıştır. (Kaddesa'llâhu
sırrahû ve nefeana’llâhu bi-berekâtihî ve fuyûzâtihi. Âmîn.)
Türbelerinin üstü açıktır. Demir şebeke vardır. Mezâr taşında:
“Ecille-i ricâl-i Kâdiriyye vü Üveysiyye’den es-Seyyid eş-Şeyh Osmân Nûreddîn-i
Şems (kuddise sırruhû) Efendi hazretlerinin kabr-i şerîfleridir. Sinn-i şerîfleri 82, târîh-i
velâdetleri 1229 fî gurreti Rebîu’s-sânî (23 Mart 1814), yevm-i Çarşamba. İrtihâlleri 1311,
18 Cemâziye’l-âhir (8 Aralık 1892) yevm-i Çarşamba.” yazılıdır. Çarşamba günü doğmuş,
aynı günde rıhlet etmiştir.
Gâyet rûhanî bir makâm-ı âlî olup, erbâb-ı ziyâret hisse-mend-i zevk olurlar.
Bir zamânlar, kabr-i enverlerinin bir kenârında, taşdan bir levhada, Cenâb-ı
Şeyh’in âtîdeki nutk-ı vecîzi okunmakta idi; bi'l-âhare, İzzî Efendi merhûm, her ne esbâba
mebnî ise, kaldırttılar:
Mezârın ravza-i rıdvân bulurlar
İçinde çeşmini hayrân bulurlar
İner gökden melekler şekl-i bârân
Mezârın toprağında cân bulurlar
Civârından geçen bâd-ı sabâyı
Seherler bûy-ı müşk-efşân bulurlar
Derûnundan ciğer-pârem görenler95
Birin tennûr birin biryân bulurlar
Cefâ-yı rûz-ı gârından bu bağın
Gülünde yâre-i hicrân bulurlar
Gamınla yâr-ı Şems subh u mahşer
Yine sûzân-ı ser-gerdân bulurlar
Esnâ-yı ziyârette, rûhâniyyet-i Hazret, temessül ile şöyle hitâb buyurur:
Ben reh-nümâ-yı beyt-i visâlim ki sıdkıma
Seyr eyle gel menâzil-i râhım nişânedir
Mahv eyledi vücûdumu hep aşk-ı bî-nişân
Mahv-ı vücûda hâl-i tebâhım nişânedir
Vahdet sarây-ı mutlaka azm eyledikde Şems
Gel gör ki hâkim üzre giyâhım nişânedir
Kerîmesi Sadberk Hanım evvelce irtihâl ile burada defn olunmuştu. Sonra, Osmân Şems Efendi, vasiyeti üzerine o da bu kabre defn edilmiştir. İşte bu sözler ona işârettir ve kendilerine de îmâdır, diye İzzî Efendi dâmâdı Şükrü Bey Efendi böyle söylediler.
* * *
Şems biz aşk şehîdânıyız âhir dem olur
Gelür erbâb-ı vefâ zâir olur kabrimize
Bunlar, Cenâb-ı Şems’in burhân-ı kemâlâtı olan maâliyyâttandır.
Üsküdârî Tal’at Bey, Azîz-i müşârünileyhin intikâli üzerine şu manzûme-i
târîhiyyeyi inşâd eylemiştir:
Şems-i devrân mazhar-ı feyz-i tarîk-ı Kâdirî
Ya’ni hem-nâm-ı cenâb-ı Câmi'-i nazm-i Hudâ
Eyleyince âlem-i lâhûta nâ-gâh intikâl
Çıkdı istikbâle ervâh-ı sufûf-ı evliyâ
Matla-ı şems-i hakîkat şeyh-i rûşen-dil idi
Nûr akardı vech-i pâkinden göreydin dâimâ
İnzivâ-gâhın ziyâret eyleyen erbâb-ı hâl
İtmemek kâbil değildi ihtiyâr-ı inzivâ
Mürşid-i feyyâz idi hem de sühan erbâbına
Nazm u nesrin hırz-ı cân eylerdi ashâb-ı nühâ
Vahdete dâir olan ebyâtının emsâli yok
Himmete dâir olan âsârı gâyet bî-riyâ
Eyledi hoş-nûd rûh-ı pâk-ı Abdülkâdir’i
Bunca demler himmet-i pîrânesin itdi ricâ
Elli yıl seccâde-i irşâdda oldu mukîm
Eyledi telkîn-i esrâr-ı tarîk-ı kibriyâ
Sohbetinden feyz alanlar ol Üveysî-meşrebin
Oldular hep vâsıl-ı Hak târik-i hubb-ı sivâ
İtdiler kurb-ı Ebu’d-Derdâ’da tevdî’-i türâb
Nefs-i pâkin nakl idüp baş üzre erbâb-ı vefâ
Sırrını takdîs ide her dem Hudâvend-i Gafûr
Eyleye kabrin metâf-ı kudsiyân subh u mesâ
Rıhletinde Mevlevî Tal’at didi târîhini
Eyledi Osmân Efendi azm-i dergâh-ı bakâ
()ايلدى عثمان افندى عزم دركاه بقا
Hz. Şeyh’in, İzzî Efendi zamânında tertîb olunmuş Dîvân-ı mükemmelleri vardır.
Arabî, Fârisî lisânlarıyla söylenmiş nutukları da görülmüştür.
Numûneleri:
،فالغسل من اﻹشراك توحيد
.كأنك غريق في بحر ﷲ
.بمياه الرحمة على التفريد
يغنيك في موجه نور إله
،من جنابة البعد تنجي
،لو بقا لك الشعر في اليبس واحد
،كنت يفنا في ﷲ منجي
إنك صرت في التوحيد ﻻحد
،وهذا ليس لك من بقايا الوجود
،وحدوا ﷲ بكل شيء أرجو
.وليس بك الفناء في الوجود
فقولوا ﻻ موجود إﻻ هو
،ديده م مرغ سبكباز آمدى
بر نهال سرو ممتاز آمدى
،كفته درباغ تو شهباز نشست
.آن زبستامها شكار بتز آمدى
،وى مورى كه بر منقالش كرفت
.بر سبيل نطق اعجاز امدى
،هم در بين باغ ترا بيغمبر ست
.يكديكر مهروى أنباز أمدى
،كى تواند نديم سركشي
.بر نديم حق سرافراز أمدى
،هر كه بر حب على مرتضاست
.شمس را دلبند وهمراز آمدى
Seyr ü sülûkuna işâreten buyuruyorlar:
Bir görüp deryâ-yı vahdetde mevâc-ı kesreti
Eyledik idrâk-ı esrâr-ı bakâdan celveti
Şübhesiz buldum fenâ-yı Hak’da sırr-ı halveti
Halvetî’yim Halvetî’yim Halvetî’yim Halvetî
Seyr idüp nakş-ı cihânı Nakşibendî’den ayân
Gerçi kıldım Kâdirî’den hatm-i seyr-i lâ-mekân
Vahdet esrârın ki bildim Halvetî’den bî-gümân
Halvetî’yim Halvetî’yim Halvetîyim Halvetî
"Tefrîd üzerine yağan rahmet suları ile şirk koşmadan yıkanmak tevhîddir. (O zamân) sen sanki Allâh’ın
(Vahdet) denizine dalmış olursun. Bu seni nûr-ı İlâhî dalgasında boğulmuş hâle getirir.
Uzaklık cünüblüğünden kurtulur, Allâh’ta fenâlık bulur kurtuluşa erersin. Bir tüyün kuru kalacak olsa,
elbette sen tevhîdde münkir olmuş olursun.
Varlığın bakâyâsından sende bulundukça, varlıkta gerçek fânîlik sende yok demektir. İstiyorum ki, her
şeyle Allâhı tevhîd ediniz. “Allâh’tan başka hiç bir varlık yok” deyiniz." (H)
Hafifçe ve rahat uçan kuş, yüksek servinin dalına konmuş, bir karıncayı gagasına aldı. sözü ile mucizeler
söylemede:
Senin bahçende bir Peygamber vardır. Bir diğer ay yüzlü ile ortak olmada. Hakkın nedîmine serkeş bir
nedîm nasıl bir kumandan olabilir.
Kim Aliyy-i Murtazâ’nın sevgisi üzere ise, Güneşin gönülden vurgunu ve sırdaşı olmaktadır. (H)
Feyz-i envâr-ı Muhammed gûyiyâ bir cûy-bâr
Cümle pîrân-ı tarîkatdır o feyz-i çeşme-sâr
Pîr Şa’bân-ı Velî’den nisbetim var âşikâr
Halvetî’yim Halvetî’yim Halvetîyim Halvetî
Aşk u şevkıyla idüp zikr-i Hudâ şâm u seher
Seyr-i devrân eylerim arz u semâ ile döner
Almak istersen evâsıtda sülûkumdan haber
Halvetî’yim Halvetî’yim Halvetîyim Halvetî
* * *
Bir dilde ki zâhir ola envâr-ı Muhammed
Zâhir görünür çeşmile dîdâr-ı Muhammed
Mir’ât-ı mukâbildeki sûret gibi hâmuş
Dilden dile menkûl olur esrâr-ı Muhammed
Zencîr olana cezbe-i Rahmân irer elbet
Sevdâ-yı hum-ı zülf-i siyeh-kâr-ı Muhammed
Elbet olur Allâh evi kâşâne-i kalbi
Bir dilde ki takrîr ola ikrâr-ı Muhammed
Tâ rûz-ı ezel bâd-ı hazân ile dökülmez
Serv-i çemen-i gonca-i gül-zâr-ı Muhammed
Dîvân-ı İlâhî’de dahi bâde-perestdir
Ser-mest-i mey-i sâğar-ı ser-şâr-ı Muhammed
Huccâc gibi kâfilelerle çekilürler
Beyt-i harem-i vuslata seyyâr-ı Muhammed
Gelsün harem-i sîneye pervâne-gönüller98
Yandı bu gece şem’-ı şerer-bâr-ı Muhammed
Sıddîk gibi Şems oturur " mak’ad-ı sıdk"a
Kerrâr gibi her kim ki olur yâr-ı Muhammed
GAZEL
Görinür tâbiş-i dîdâr gönülden gönüle
Berk urur pertev-i envâr gönülden gönüle
Yeter ey Şems yeter lâfla keşf-i esrâr
Keşf odur kim gide esrâr gönülden gönüle
Neş’e-i irşâd ile da’vet-i celîledir. Bilenler anlayanlar kazandı. Sırr-ı irşâdın zuhûrunda söylenilmiştir.
Bu gazel elli beyitten ziyâdedir. Vahdet-i vücûda dâir pek mühim hakâyıkı câmi'dir.
Muharrir-i fakîrin delâletiyle birçok zevât-ı kirâm tanzîr eylediler ki, her birinin son
beyitlerini yazıyorum:
Üstâd-ı muhterem Besîm Efendi’nin:
Feyz-i Şems eyledi nâlende Besîm’i intâk
Müntakıl neş’e-i akrân gönülden gönüle
Muallim Cûdî Efendi’nin:
Ten ü men savt u sühan cümlesi bîgâne kalır
Sohbet-i cân ider ahrâr gönülden gönüle
Şâir Edirneli Tal’at Bey’in:
Tal’at-ı vechi yetişdi ne güzel imdâda
Virdi tesliyyeti dîdâr gönülden gönüle
Nakîbü’l-eşrâf merhûm Abdurrezzâk İlmî Efendi’nin:
İlmiyâ ehl-i dilin bendesi ol pür-şâd ol
Hoş gelür sohbet-i dildâr gönülden gönüle
A'yândan merhûm Gâlib Bey’in:
Kesret-i reng-i tesâvîr-i şuûndur yâ Hû
Nûr-ı tevhîd nümû-dâr gönülden gönüle
Meşâyıh-ı kirâmdan Erbilî Es’ad Efendi hazretlerinin:
Kalbi zâkir idemez râbıtasız ferd-i beşer
Dökilür kevser-i ezkâr gönülden gönüle
Urefâ-yı Uşşâkiyye’den Hazmî Efendi’nin:
Hazmiyâ huzme-i Şems'e dilini mir’ât it
Rû-numâ ola rûh-ı yâr gönülden gönüle
Şuarâdan Sâfî Bey’in:
Soyunanlar bu libâs-ı beşerîden Sâfî
Vuslata oldu sezâ-vâr gönülden gönüle
Şuarâdan Sıdkı Bey’in:
Gönül âfâkını gel eyle tarassud Sıdkî
Görinür matla’-ı envâr gönülden gönüle
Muharrir-i kemterin:
Hazret-i Şems’e gönül virdi hakîri Vassâf
Feyz-bahş olmada âsâr gönülden gönüle
Ahmed Remzi Dede Efendi’nin taştîrinden:
Olma dil-beste kerâmâtına Şeyh’in Remzî
Keşf odur kim gide esrâr gönülden gönüle
Ba'zı nutuklarından:
Âşık-ı şûrîdeyim ammâ Hanefî-meşrebim*
Bâde-i tevhîd ile mestim Üveysî-meşrebim
Seyr-i lâhût itmede hem-râz-ı Bâz-ı Eşheb’im
Kâdirî’yim Kâdirî’yim Kâdirî’yim Kâdirî
* * *
Gönülde buldum esrâr-ı Üveysî
Üveysî’yim Üveysî’yim Üveysî
Ki oldum aşkının Leylâ vü Kays’ı
Üveysî’yim Üveysî’yim Üveysî
* * *
Koyup zamân u mekânı soyub kabâ-yı teni
Fedâ-yı cân iderek lâ-mekâna dek gideriz
Misâl-i Şems olup sîne dâğ dâğ-ı firâk
Huzûr-ı Hâlık-ı kevn u mekâna dek gideriz
* * *
Gözü dünyâ mı görür âşık-ı dîdâr olanın
Dil-beri sen gibi bir mâh-ı dil-âzâr olanın
Gayre meyli olamaz aşkın ile yâr olanın
Yücedir rütbesi mihrinle hevâ-dâr olanın
Bu beyit Edirneli Necâtî’nindir:
Ayağı yer mi bâsâr zülfüne ber-dâr olanın
Aşk u şevkıyla virür cân u seri döne döne99
* * *
Nâr-ı aşkınla yanan şem’a-ı kâfûr gibi
Sâf ider sînesin âyine-i billûr gibi
Cûş ider mevc-i dili mevc-i yem-i nûr gibi
Görinür bâng-ı “ene’llâh” ile Mansûr gibi
Tutışur meş’al-i âhı şecer-i Tûr gibi
Savrılur gönülde her bir şereri döne döne
Sana dil-beste olan zülf-i perîşânın ile
Mest olur gerçi mey-i la’l-i gül-efşânın ile
Bu beyit Edirneli Necâtî’nindir.
Hûn-âğışte olur hançer-i müjgânın ile
Âkıbet pârelenür pençe-i hicrânın ile
Saplanup sîh-ı gama âteş-i sûzânın ile
Laht-ı biryâna döner tâ ciğeri döne döne
Her tecellî kim ider aşk-ı dil-efrûz-ı nigâr
İnleyüb bâd açar la'lini gül-i bâğ-ı nehâr
Cûylar girye idüp na’ra urur mürg-ı hezâr
Raks ider misl-i felek vecd ile bî-sabr u karâr
Kimi bî-savt u hurûf kimi pür-nâle vü zâr
Zikr ider Hakk'ı cihân zîr ü beri döne döne
Cezbe-i aşk ile bir âleme kıldım ki hırâm
Düşdü ser-mest gönül bezmine bî-bâde vü câm
Çeşmime oldu hüveydâ nice merdân-ı kirâm
Kimi Veysî kimi Bedr u kimisi Şems-i benâm
Mevlevî gibi şebistân-ı muhabbetde müdâm
Şem’inin yanmada pervâneleri döne döne
Âh kim gerdiş-i dôlâb-ı cihân seyr-i nisâb
Aksine devr ile idüp yine küllâbı serâb
İtdi bu bağda bir serv-i revânım kem-yâb
Kıldı üftâde-i çâh-ı çemenistân türâb100
Nevh-ı nâlemden olup devrine zencîr-i tınâb
Delv-i çeşmim dökilür eşk-i teri döne döne
Kıldı hasret beni ser-geşte vü mestâne revân
Nâr-ı firkat dilime açdı nice dâğ-ı nihân
Başdan başa olup râz-ı tenim dîde-i cân
Görmeğe zülfü içinde ruh-ı cânânı ayân
Şems olup hem-reviş-i mihr ü meh-i nûr-efşân
Seyr ider çarh ile şâm u seheri döne döne
Nezd-i fakîrânemde bir mufassal mektûblarının sûreti vardır ki, Haydarpaşa
Hastahânesi ser-tabîbi merhûm Muhammed Paşa’ya göndermişlerdir. Hem terfî'-i rütbesi
münâsebetiyle tebrîk, hem de meslek-i tabâbette zemîne münâsib hakâyık-ı tevhîd ile teslîk
buyuruyorlar. Bir kısmını teberrüken nakl ediyorum. Nesirlerine misâldir:
“Nev'-i beşerden bir insânın, mukadderâttan olan me’kûlât ve meşrûbâtı havz-ı
beden bulunan mi'desine vâsıl oldukta, mevâdd-ı me’kûle vü meşrûbe, hazm-i sânîde
tebdîl-i vaz'-ı hey’et ederek, kısmen mâyî hâline intikâl ile, lâ-yuad ve lâ-yuhsâ eczâ-yı
ferdiyyeye münkasim ve hâzıme-i mütebâkıye-i müteaddide dahi makâsım ü mecârîsinden
mürûr ile, ser-â-pâ vücûda münteşir olup, hattâ mevâdd-ı me'kûlenin eczâ-yı ferdiyyesi,
hey’et-i vücûd-ı insânın, eczâ-yı ferdiyye-i mürekkebesine kısmet ve nasîb olarak hey’et-i
vâhidede, her cüz'-i ferd-i mürekkebe, her cüz'-i ferdden tegaddî edip, neşv ü nemâ
bulduğu vâreste-i kayd u iştibâhdır. Acabâ, âlem-i vücüd-ı insânîde her cüz'-i ferd, rızk-ı
maksûmu, her cüz'-i ferd hey’et-i vücûda kısmet ve nasîb eden kuvvet nedir? Ve vâsıta-i
taksîm olan, muntazam bî-had âlât ve edavâtı isti’mâl ve istihdâm eden üstâd-ı kâmil, nasıl
üstâd-ı sâhib-i kudret ü meziyettir. Teemmül olunursa, bu kuvvetin bi-kudreti’llâhi
Kerîmesi Sadberg Hanım hakkında söylemişlerdir.
teâla zâhiren ve bâtınen vücûdu muhît olan rûh-ı sultânî olup, o kuvvet, onun
saltanatından ser-ber-âverde-i manassa-ı zuhûr u vukû' olmuş, muhayyiru’l-ukûl bir sun’-ı
bedî' olduğu bilâ-iştibâh sâbit olur.
Eğerçi ashâb-ı ukûl ve ashâb-ı fenden ba'zı zevât, rûh-ı sultânînin dem veya nefesi ve
yâhud asabî-mizâc olmasına zâhib olmuşlar ise de, o sözler ma'neviyyâtdan mahcûb olup,
maddiyyâta hasr-ı nazar iden ve müsebbibi bilmeyip, esbâba i'timâd kılan erbâb-ı hicâb
zanniyyâtından sâdır olan makûle-i evhâm u hayâlât olup i'tibârdan sâkıtdır. Zîrâ rûh-ı
sultânî, vücûd-ı insânda, be-ı’tibâr-ı matâli'-ı meşârık-ı mütefâviteden pertev-endâz-ı
hey'et-i vücûd-ı imkânî olur. Bir nûr-ı latîfe-i sübhânî ve lâ-mekânî ve bir sırr-ı nefha-ı
Rahmânî vü Samedânî’dir ki, anın ilm-i hakîkati, ilm-i ilâhîye mahsûsdur. Ve ilm ü irfân-ı
cüz'îsi, enbiyâ-yı ızâm aleyhimü’s-selâm ve evliyâ-yı kirâm aleyhimü’t-takdîs ve’l-ıkrâm
hazerâtına vedî’a olunmuş bir ilm-i keşfî-i şuhûdî-i yakînî olmakla, akl-ı maâş ile ma’kûl
ve fehm ü derk-i kâsıra ile mefhûm ve idrâk olunmakdan müteâlîdir.
Ketebehû Dervîş Osmân el-Bezekî el-Üsküdârî el-Kâdirî.”
Hazret-i Şeyhin duâsı :
وزين سري بحقائق دقايق أسرار، ونَوّ ِ ر بصري بنور جمال رؤيتك،اللهم طهر قلبي بماء طاهر رجمتك
وابعثني على سبيل طاعتك واجعل مرادي مرادك بإرادتك بحق دموع عيون حبيبك محمد عليه أفضل،معرفتك
.صلواتك
Sarı Abdullâh Efendi hazretlerinin (cild 2, sahîfe 315.) kabirleri yakınındaki bir
kabrin demir parmaklığına merbût levhada şu kitâbeyi gördüm:
"Ecille-i ricâl-i Kâdiriyye vü Üveysiyye’den es-Seyyid Osmân Şems ve Muhammed
İzzî Efendiler hazerâtının veled-i ma’nevîsi vâkıf-ı sırr-ı seb‘u’l-mesânî Mahmûd
Nûreddîn-i Sânî Efendi’nin kabirleridir. 10 Ramazân , sene 1342/(15 Nisan 1924)"
Bu zât-ı muhterem Şeyhu'l-İslâm kapısında başkâtip olup sinni altmışa karîb idi. Pek
âşık ve sâdık olup, beyne'l-ihvân mevkî'-ı mümtâzı vardı. (Rahmetullâhi aleyh)
Hz. Şeyh’in üç halîfesi vardır. Birî Üsküdar’da Cânbazlar Kahyası Şükrü, dîgeri
mütekâidînden İzzî Efendilerdir. Üçüncüsü Hâfız Bekir Efendi’dir.
