Ara
Menü

Ne arıyorsunuz?

7 sonuç · “Mukarrebûn

01
Sözlük

mukarrebûn melekler

mukarrebûn melekler a. bk. n mukarrebîn / mukarrebûn

02
Sözlük

Mukarrebûn

1.1.2. Ebrâr, Sâbikûn ve Mukarrebûn Ebrâr ( راربأ لا), sâbikûn (ن وقباسلا) ve mukarrebûn (ن وبرقملا) kavramları mutasavvıflarca müminlerin ve özelde tasavvuf ehlinin dereceleri ile ilgili olarak sıklıkla atıfta bulunulan kavramlardır. Öyle ki “Ebrârın hasenâtı mukarrebûnun seyyiâtıdır.” sözü mutasavvıflar arasında yaygın bir şekilde dile getirilen kelâm-ı kibâr haline gelmiştir.50 İlk dönem sûfî müellifler arasından Serrâc’ın müstakil bir başlık altında ve özellikle âyetlerden yola çıkarak aralarındaki farklara değinmek suretiyle bu kavramlar üzerinde durduğu görülmektedir.51 E bû Tâlib el-Mekkî ise yakîn m a- 47 Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, VI, 180. 48 Sülemî, Tefsîr, II, 358. 49 Kuşeyrî’nin ahlâk kavramı ile ilgili naklettiği hadis ise (اقًلُخُ مْهُنُسَ حْ أَ انًامَيِٕا نَ ينِمِؤْمُلْا لُ مَكْأَ) “Müminlerin iman bakımından en mükemmeli, ahlâk bakımından en güzel olanıdır.” rivayetidir. Ebû Dâvûd, Sünnet, 15, no. 4682. 50 Kuşeyrî. 51 Serrâc, el-Luma‘, s. 76, 77. kamlarından bahsederken ebrâr ve mukarrebûn kavramlarına değinmekle yetinmiştir.52 Ele aldığımız diğer tasavvuf klasiklerinde ise bu üç kavrama atıfta bulunulmasına rağmen detaylı bir bilgi yer almamaktadır. Ebrâr, birr (رب) kökünden türemiş bir kelimedir. Birr ise sözlükte “itaatkâr, sadakatli, vefâkâr, iyiliksever” anlamlarına gelmektedir.53 Râgıb el-İsfahânî, b err kelimesinin “denizin zıddı” yani “kara” anlamına geldiğini, ihtiva ettiği “genişlik/bolluk” anlamından dolayı “hayır işlerinde bolluk” yahut “kulun Allah’a itaatindeki bolluk” anlamında birr kelimesinin türetilmiş olabileceğini belirtir.54 Tasavvufta ise ebrârdan sâlih ve iyi müminler kastedilmekte, ahyâr (hayırlılar) ve ebdâl (özel bir evliya zümresi) kavramları ile aynı anlamda kullanıldığı da ifade edilmektedir.55 Süfyân es-Sevrî (ö. 161/778), “Ebrâr, babalarına ve çocuklarına iyi davrandıkları için bu şekilde isimlendirilmiştir.” sözüyle ebrârın iyi davranışla olan yakın ilişkisine dikkat çekmektedir.56 Sâbikûn ise sözlükte “yürürken birinin önüne geçmek” ve “geride bırakmak” gibi anlamlara gelen57 (قبس) kökünden türemiş (قباس) kelimesinin çoğulu olup “önde olanlar” anlamına gelmektedir.58 Râgıb el-İsfahânî, sâbikûnu, “sâlih ameller ile All ah’ın sevabı ve cenneti hususunda öne geçenler” şeklinde tanımlamaktadır.59 Sâbikûndan kastın ne olduğuna dair tasavvuf klasiklerinde detaylı bilgi bulunmamaktadır. Ele alacağımız üçüncü kavram olan mukarrebûn ise sözlükte “yakın olma, yakınlaşma ve yakınlık” anlamlarına gelen60 (برق) kökünden türemiş olup “yakın olanlar” mânâsına karşılık gelmektedir.61 Mukarrebûn kelimesi, tasavvufta da Allah’a yakın 52 Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtü’l-kulûb, I, 235. 53 Bkz. Halîl b. Ahmed, Kitâbü’l-ayn, I, 129; İbn Fâris, Mekâyisü’l-lüga, I, 177. Birr ve ber kavramları için bkz. Ali Toksarı, “Birr”, DİA, İstanbul, 1992, VI, 204; Suat Yıldırım, “Ber”, DİA, İstanbul, 1992, V, 468; Metin Yurdagür, “Ber”, DİA, İstanbul, 1992, V, 468-469. 54 Râgıb el-İsfahânî. 55 Tehânevî, Keşşâf, I, 89. 56 Ebû Nuaym el-İsfahânî, Hilyetü’l-evliyâ, VII, 81. Aynı ifade Ahmed b. Ebi’l-Havârî’den gelen bir nakille İbn Ömer’e isnad edilmektedir. Bkz. Ebû Nuaym el-İsfahânî, Hilyetü’l-evliyâ, X, 32. 57 Bkz. Halîl b. Ahmed, Kitâbü’l-ayn, II, 214; Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, s. 222. 58 Sâbikûn kavramı ile ilgili olarak ayrıca bkz. Mehmet Efendioğlu, “Sâbikûn”, DİA, İstanbul, 2008 XXXV, 344. 59 Râgıb el-İsfahânî. 60 Bkz. Halîl b. Ahmed, Kitâbü’l-ayn, II, 370-371; Râgıb el-İsfahânî; Ebü’l- Beka. 61 Mukarrebûn kavramı için ayrıca bkz. Alper, “Mukarrebîn”, DİA, İstanbul, 2006, XXXI, 128. olan kimseleri ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Ayrıca tasavvufta kalplerini kötü huylardan ve süflî arzulardan arındırmış ilâhî inâyetle ibadet etmeye muvaffak olan ama sürekli murakabe hal ve makamına henüz ulaşamamış olan kimselere ashâb-ı yemîn adı verildiği, bu mertebeye ulaşanların ise mukarrebûn olarak anıldığı belirtilmektedir.62 Öyle ki F udayl b. İyâz, rızânın mukarrebûnun derecesi olduğunu ifade etmektedir.63 Bu üç kavram doğrudan Kur’an’da geçen ifadelerdendir. Söz gelimi sâbikûn kelimesi Kur’an’da dört âyette geçmektedir. Bunlardan Tevbe sûresinde sâbikûnun ensâr ve muhâcirlerden olduğu açıkça belirtilmiş iken diğer âyetlerde sâbikûnun kimliği konusunda açık bir ifade yer almamakta, fakat bunların hayır işlerine koşturanlar veya mukarrebûn sınıfından oldukları ifade edilmektedir.64 Ebrâr kavramı Kur’an’da altı âyette geçmektedir. Bu âyetlerde genel olarak ebrârın kendileri ile olunması istenen ve teşvik edilen cennetlik, iyi ve sâlih kimseleri ifade ettiği anlaşılmaktadır.65 Mukarrebûn ise sekiz âyette yer almaktadır.66 Bunlardan bir tanesi açıkça meleklerin bir sıfatı olarak geçmekte,67 diğer bir âyette H z. İsa ile ilgili olarak,68 iki âyette ise sihirbazların Firavun’a yakınlığı anlamında kull anılmıştır.69 Tasavvuf kaynaklarının büyük bir kısmında her üç kavrama da atıfta bulunulsa da bunları aralarındaki farklara da değinerek eserinde işleyen Serrâc olmuştur.70 Serrâc bu kavramlar için öncelikle. مِ يعِ نَّلا تِ انَّجَ يفِ نَ وبُرَّ قَ مُ لْا كَ ئِلَوأُ نَ وقُ بِاسَّ لا نَ وقُ بِاسَّ لاوَ “İşte o sâbikûn, en önde olanlar, mukarrebûndurlar. Onlar nimetlerle dolu cennetlerde olacaklar.” âyetini vermektedir.71 Vâkıa sûresinde geçen bu âyete dayandırılan ilk kavram sâbikûn 62 Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s. 47. 63 Ebû Nuaym el-İsfahânî, Hilyetü’l-evliyâ, VII, 97. 64 Tevbe, 9/100; Müminûn, 23/61; Vâkıa, 56/10; Ankebût, 29/39. Bkz. M. Fuâd Abdülbâkî, el-Mu‘cemü’l-müfehres li-elfâzi’l-Kur’âni’l-Kerîm bi-hâşiyeti’l-mushafi’ş-şerîf, Dârü’l-hadîs, Kahire, ty.. 65 Âl-i İmrân, 3/193, 198; İnfitâr, 82/13; İnsân, 76/5; Mutaffifîn, 83/18, 22. Bkz. Abdülbâkî, el-Mu‘. 66 Nisâ, 4/172; Vâkıa, 56/11, 88; Mutaffifîn, 83/21, 28; Âl-i İmrân, 3/45; A’râf, 7/114; Şuarâ, 26/42. Bkz. Abdülbâkî, el-Mu‘. 67 Nisâ, 4/172. 68 Âl-i İmrân, 3/45. 69 A’râf, 7/114; Şuarâ, 26/42. 70 Serrâc, el-Luma‘. 71 Vâkıa, 56/10-12. Bkz. Serrâc, el-Luma‘. kavramıdır. Önceki âyetler ile birlikte okunduğunda burada kıyâmet günü yeryüzü şiddetle sarsılıp dağlar paramparça olduğu zaman, insanların, amel defteri sağdan verilenler, amel defteri soldan verilenler ve sâbikûn olmak üzere üç gruba ayrılacağı belirtildiği anlaşılmaktadır.72 Bu son grubu teşkil eden sâbikûn ile ilgili olarak tefsirlerde ise muhtelif yorumlar yapıldığı görülmektedir. Söz gelimi Mukatil b. Süleyman (َنوُقِباسَّ لا َنوُقِباسَّ لاَو) ifadesinin birincisi için H z. Ebû Bekir ve H z. Ali gibi peygamberlere yakınlık bakımından önde olanlar, ikincisi için ise tüm ümmetten Allah’a ve Resûlüllah’a iman bakımından ileride olanlar ve cennete ulaşma konusunda öncü olanların kastedildiğini belirtmektedir.73 Taberî ise Allah’a ve Resûlü’ne iman bakımından önde olan muhâcirlerin kastedildiğini ifade etmektedir.74 Mâturîdî iki ayrı şekilde anlaşılabileceğine işaret etmiştir. Bunlardan ilki, hayırda önde olanlar yahut hayırlı işlerde insanların önünde koşturanlar, ikincisi ise Allah’ın ve Resûlü’nün davetine icabette önde olanlardır.75 Vâhidî, tevhid ve iman hususunda önde olanların ifade edildiğini söylemektedir.76 Bunların dışında müfessirlerin “iki kıbleye yönelerek de namaz kılmış olanlar” ve “mescide ilk gidenler” gibi çeşitli yorumlar yapmış oldukları da bilinmektedir.77 Sâbikûn ile ilgili işârî yorumlara gelince, Tüsterî, öncü olma özelliğinin adeta vehbî olma mahiyetini öne çıkartarak “ahyâr” ve “velâyet” vasıflarının yaratma öncesinde takdir edilmiş olması gerekçesiyle bu kimselerin sâbikûn şeklinde anıldığını belirtir. Tüsterî sâbikûndan kastın yalnızca bu kimseler olmadığını, ayrıca sâbikûnun Allah’a iman söz konusu olduğunda nebileri ifade ettiğini, nitekim onların Allah’a inanmada herkesin önüne geçtiğini belirtir. Yine peygamberlere iman konusunda da sıddîklerin, şehîd sahabilerin ve diğer bazı kimselerin ön- 72 Vâkıa, 56/1-12. 73 Mukatil b. Süleyman, Tefsîr, IV, 216. 74 Taberî, Tefsîr, XXII, 287. 75 Mâturîdî, Tefsîr, V, 22. 76 Vâhidî, el-Vasît, IV, 232. 77 Taberî, Tefsîr, XXII, 289-290. Sâbikûn ile ilgili olarak, “Gerek (iman ve itaatte) en önde olan muhacir ve ensâr’dan gerekse ihlâs ve samimiyetle onların izinden giden diğer müminlerden Allah razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.” (Tevbe, 9/100) âyetinde ifade edildiği şekilde muhacir ve ensârdan İslâm’a ilk girenlerin kastedildiği yorumu da yapılmıştır. Bu ve diğer bazı yorumlar için bkz. Efendioğlu, “Sâbikûn”, DİA, XXXV, 344. cü olduklarını da ifade etmektedir.78 Semerkandî, âyetteki ilk sâbikûn ifadesini “iman, cihad ve taatte önde olanlar” ikincisini ise “cennete girmede önde olanlar” şeklinde açıklamıştır.79 Kuşeyrî ise sâbikûnun muhtelif kimseler olabileceğini söyleyerek tuttukları yola sadakatle bağlılık gösterenler, gayeleri uğrunda sadakatle duranlar, her türlü hayırda önde olanlar ve günahlardan tevbe hususunda önde olanlar gibi çeşitli kimselerin sâbikûn kapsamına girebileceğini belirtmiştir.80 Âyette geçen sâbikûn kavramı ile ilgili gerek mutasavvıflar gerekse müfessirler tarafından yapılmış olan bu yorumların her biri kelime anlamından hareketle sâbikûn/öncü olan müminlerin tespitine yönelik yapılmış akıl yürütmeler olup her birinin doğru olma ihtimali bulunmaktadır. Dolayısıyla sâbikûn kavramından hangi grubun kastedildiğini kesin olarak tespit etmek mümkün gözükmemektedir. Diğer taraftan sûfîlerin âyette geçen bu kelimeyi bir terim olarak tasavvuftaki önemli bir dereceyi ifade etmek amacıyla kullanmakta oldukları bilinmektedir. Serrâc, sâbikûn kavramının ardından m ukarrebûna geçmektedir. Ona göre mukarrebûn derecesindekiler ebrâr ve sâbik ûndan daha üst bir mertebededir. Oysa “İşte o sâbikûn, en önde olanlar, mukarrebûndurlar.” âyetinde sâbikûnun aynı zamanda mukarrebûn olarak adlandırıldığı, aralarında üstünlük bakımından bir kıyaslama yapılmadığı görülmektedir. Fakat Serrâc’ın mukarrebûnu sâbikûndan üstün görmesi, onun sâbi kûnu mukarrebûndan daha kapsamlı bir mânâda yorumlamış olmasından ileri gelmiş olmalıdır. Şu durumda onun, sâbikûndan bazılarının mukarrebûn derecesinde olduğunu düşünmüş olması muhtemeldir. Nitekim Serrâc mukarrebûnun diğerlerinden üstün olduğu kanaatini bazı âyetlerle delillendirme yoluna gitmiştir. Zira Kur’an’da şöyle buyurulmaktadır: رَ ارَ بْأَ لْا نَّ ِٕا نَ وبُرَّ قَ مُ لْا هُ دُ هَ شْ يَ مٌ وقُرْمَ بٌ اتَكِ نَ ويُّلِّ عِ امَ كَ ارَ دْ أَ امَ وَ نَ ييِّلِّ عِ يفِ لَ رِ ارَ بْأَ لْا بَ اتَكِ نَّ ِٕا الَّ كَ. نَ ورُ ظُ نْيَ كِ ئِارَ أَ لْا ىلَعَ مٍ يعِ نَ يفِ لَ “Ebrâra ait kitap (amellerin kaydı) İ lliyyûn’dadır. İ lliyyûn nedir bilir misin? O yazılmış bir kitaptır. O kitap mukarrebûnun gözetimindedir. Şüphesiz ebrâr, cennet nimetlerine nail olacaktır. Tahtla- 78 Tüsterî. Ayrıca bkz. Sülemî, Tefsîr, II, 299. 79 Semerkandî, Tefsîr, III, 314. 80 Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, III, 49, VI, 73. ra kurulmuş vaziyette (cennetteki güzellikleri) seyre dalacaklardır.”81 Serrâc ebrârın cennette nasıl nimetlere mazhar olacaklarını da âyetin devamındaki bilgilerden yola çıkarak anlatmaktadır:. مٍ وتُخْ مَ قٍ يحِ رَ نْ مِ نَ وْ قَ سْ يُ. مِ يعِ نَّلا ةَ رَ ضْ نَ مْ هِ هِ وجُ وُ يفِ فُ رِ عْ تَ “Onlara bakınca, nimetlere gark olmanın mutluluğunu yüzlerinden okursun. Onlara rahîk-i mahtûm (ağızları mühürlü kaplarla halis şaraplar) sunulacak.”82 Serrâc’a göre buradaki rahîk-i mahtûm yalnızca ebrâra has bir içecek olup cennetliklerin tamamına ihsân olunacak bir nimet değildir. Mukarrebûn ise tesnîm pınarlarından içecektir:. نَ وبُرَّ قَ مُ لْا اهَ بِ بُ رَ شْ يَ انًيْعَ مٍ ينِسْ تَ نْ مِ هُ جُ ازَ مِ وَ “O şarabın karışımında tesnîm de vardır. Tesnîm mukarrebûnun içecekleri bir pınardır.”83 Serrâc’a göre tesnîm sadece m ukar rebûnun içebileceği ve içerisine başka sıvıların karışmadığı bir pınardır. R ahîk-i mahtûm da bu pınardan bir miktar içerdiği için diğer cennet ehlinin içeceklerinden üstündür.84 Serrâc’ın bahsettiği bu bilgilerden sâbikûn, ebrâr ve mukarrebûn kavramlarının müminlerin üç derecesini ifade ettiği, bunlardan mukarrebûnun tesnîm şarabına sahip olarak en üst derecede, ebrârın ise rahîk-i mahtûm ile ortada yer aldığı, sonuncu olarak da sâbikûnun geldiği anlaşılmaktadır. Tefsirlere bakıldığında sâbikûn kavramına dair yapılmış olan yorumlarda olduğu gibi ebrâr ve mukarrebûn kavramları üzerlerinde de ittifak edilen bir tanım yapılmadığı görülmektedir. Öte yandan müfessirlerin kendi bakış açılarıyla yaptıkları yorumlardan bu kavramlar ile ilgili genel bir intiba edinmek mümkündür. Zira Mukatil b. Süleyman Mutaffifîn sûresindeki bu âyette geçen ebrâr kelimesi için “dünyada Allah’a itaat edenler” anlamı verirken,85 Taberî, ebrârın, günahlardan kaçınma ve farzları yerine getirme konusunda Allah’a itaat eden kimseler olduklarını belirtmektedir.86 Öte yandan Mâturîdî, ebrârın iyilik fiilini çok fazla işlediği için bu ismi aldığını belirtmektedir.87 Ebû Saîd el-Hudrî, ebrârın ba- 81 Mutaffifîn, 83/18-23. Bkz. Serrâc, el-Luma‘. 82 Mutaffifîn, 83/24-25. 83 Mutaffifîn, 83/27-28. 84 Serrâc, el-Luma‘. 85 Mukatil b. Süleyman, Tefsîr, IV, 614. 86 Taberî, Tefsîr, XXIV, 206. 87 Mâturîdî, Tefsîr, V, 409. zı özelliklerinden bahsetmektedir. Ona göre ebrârın ilk özelliği masum yani çeşitli hata ve günahlardan, Allah’a itaatsizlik ve isyandan korunmuş olmasıdır. Ayrıca hiçbir mahlûka zarar vermemek, zayıflara merhamet etmek, her halinde Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu nimetlerin şuuruna varmak ve tüm işlerinde kendi noksanlıklarını görmek ebrârın özellikleri arasındadır.88 Bu tanımlamalar ebrârın müfessirlerce Allah’a itaat eden iyi kimseler olarak anlaşıldığını göstermektedir. Mutasavvıfların âyet ile ilgili yorumlarına bakıldığında da benzer bir yaklaşımın sergilendiği görülmektedir. Mesela Semerkandî, ebrârın sâlih müminler olduğunu belirtmektedir.89 Kuşeyrî’ye göre ebrâr, bugün Allah’ın koruması altında bulunmaktadır. Âhirette ise çeşitli nimet ve ikramlar içerisinde yüzeceklerdir.90 Aynı durum mukarrebûn kavramı için de söz konusudur. Mukarrebûn kavramı da tefsirlerde genel olarak Allah’a yakınlığı gösteren bir ifade olarak yorumlanmakla birlikte konuyla ilgili bazı farklı yorumların da var olduğu hemen görülebilmektedir. Nitekim Mukatil b. Süleyman, mukarrebûnun Allah indinde bir mertebeyi simgelediğini belirtirken91 bazı müfessirler mukarrebûnun yedi kat semada bulunan melekler olduğunu, diğer bazıları ise semâ ehlinin tamamının mukarrebûn kapsamında ele alınabileceğini belirtir.92 Öte yandan Mâturîdî, mukarrebûnun iki anlama gelebileceğini belirtmektedir. Bunlardan ilki dünyada hayırda yarışarak Allah’a yakın olma vasfını hak etmeleri, ikincisi ise dünyadaki hayırda öncü olmalarından dolayı âhirette bir ikram olarak yakınlaştırılmalarıdır.93 İşârî tevillere bakıldığında ise örneğin Tüsterî’ye göre mukarrebûn, kurb makamında olan kimseler olup bu kimseler ünsiyetin vermiş olduğu rahatlık içerisindedirler. Ayrıca dünyada da öncüdürler.94 Ebû Muhammed el-Cerîrî (ö. 321/933) ise mukarrebûnun Allah’a yakınlaştırılmalarının sebebini onların bundan başka gayelerinin olmamasına bağlamaktadır.95 Diğer 88 Sülemî, Tefsîr, II, 381. 89 Semerkandî, Tefsîr, III, 358. 90 Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, III, 49, VI, 219. 91 Mukatil b. Süleyman, Tefsîr, IV, 216. 92 Taberî, Tefsîr, XXIV, 212. 93 Mâturîdî, Tefsîr, V, 22. 94 Tüsterî. 95 Sülemî, Tefsîr, II, 300. taraftan Kuşeyrî mukarrebûnun aynü’l-cem‘96 makamında olduğunu belirtir. Onlar b u makamı Allah’ın lütfu ile elde etmişlerdir. Yoksa çalışıp elde edilecek bir makam değildir.97 Sonuç olarak sûfîlerin Kur’an’da yer alan sâbikûn, ebrâr ve mukarrebûn kavramlarını zâhir anlamlarından yola çıkarak tasavvufun öğretileri doğrultusunda yorumlamış oldukları görülmektedir. Esasen Kur’an’da geçen haliyle de bu kavramlar ile kimlerin kastedildiği konusunda kelime anlamının ötesinde müfessirlerin de görüş birliğine varamamış olmaları, mutasavvıfların bu kavramları kendi anlayışları doğrultusunda yorumlamalarına imkân sağlamaktadır. Fakat tasavvuf klasiklerinde bu kavramların tanımlarının açık bir şekilde yapılmamış olması, ne oranda zâhir anlamına bağlı kaldıklarının tespitini güçleştirmektedir. Tasavvuftaki kullanım alanı itibariyle ise sûfîlerin bu kavramları daha çok tasavvuftaki dereceleri ifade ederken kullanmış oldukları anlaşılmaktadır. Netice itibariyle tevilde bazı farklılıklar olabilmekle birlikte öz itibariyle her üç kavramın da Kur’an kaynaklı kavramlar olduklarını söylemek mümkündür. Kaynak notları er-Risâle, s. 163 el-Müfredât, s. 40 el-Müfredât, s. 222 el-Müfredât, s. 398 el-Külliyyât, s. 723 s. 341 cemü’l-müfehres, s. 117 cemü’l-müfehres, s. 542 s. 76-77 s. 76 Tefsîr, s. 160

03
Eser

SÛFİLERİN İLİMLERİNİN KAYNAĞI

Avârifü’l-Maârif · 1. bölüm · Mürşidimiz, Şeyhu’l-İslâm Ebu’n-Necîb Abdulkâhir es-Sühreverdî, hicrî 560, milâdî 1165 senesinin Şevval ayında, bize, imlâ yoluyla (bizzat yazdırarak) şunu rivâyet etti: Ebû Mûsâ e

04
Eser

TASAVVUF İLİMİNİN FAZİLETİ

Avârifü’l-Maârif · 3. bölüm · Bize, Şeyhimiz Şeyhülislâm Ebu’n-Necib es-Sühreverdî (rah.), el-Ahves b. Hakim in babasından naklen, onun şöyle söylediğini haber verdi. Bir adam Hz. Resûlullah’a (s.a.v) şerrin ne

05
Eser

KURBİYYET EHLİNİN NAMAZI

Avârifü’l-Maârif · 37. bölüm · Bu bölümde, namazın keyfiyetini, şeklini, şartlarını, zâhirî ve bâtıni edeblerini, ilmimizin ve anlayışımızın imkan verdiği ölçüde anlatmaya çalışacağız. Ancak, bu konuda söylenmiş

06
Eser

MAKÂMLAR HAKKINDA SÛFİLERİN GÖRÜŞLERİ

Avârifü’l-Maârif · 60. bölüm · 1-TEVBE HAKKINDAKİ SÖZLERİ Ruveym demiştir ki: “Gerçek tevbe; kulun tevbesinden tevbe etmesidir.” Denilmiştir ki, bu sözün mânası, Râbiatü’l-Adeviyye’nin şu sözü ile aynı manadadır

07
Eser

Sayfalar 308–315

Muzaffer Ozak Külliyatı · Akıl yönünden tevfik-i ilâhiyye sahip olan kimse, o günlere ve o vartalara varmadan, daha bu âlemde iken bu âyet-i kerimeleri hatırlamalı ve günahlarının affını Rabbinden niyaz etm