Bu bölümde, namazın keyfiyetini, şeklini, şartlarını, zâhirî ve bâtıni edeblerini, ilmimizin ve anlayışımızın imkan verdiği ölçüde anlatmaya çalışacağız. Ancak, bu konuda söylenmiş bütün sözleri nakletmekten de sakınacağız. Çünkü, bu konuda çok söz söylenmiştir. Onların hepsini zikretmek, konuyu özetle anlatma maksadının dışına çıkar. Tevfik Allah’dan diyerek söze başlıyoruz: Kul, namaz vakti girmeden abdest alarak namaza hazırlık yapmalı; abdesti namaz vakti içine bırakmamalıdır. Bu, namazı muhafaza demektir. Bu arada, günlerin uzunluk ve kısalığına göre ölçüler değiştiğinden, zevâl vaktini bilmeye ihtiyaç vardır. Zevalde göz önünde bulundurulacak olan şudur: Gölge ayak ucuna doğru kısalmaya devam ettiği sürece, vakit daha günün ilk yarısıdır; henüz öğle vakti girmemiştir. Gölgelerin uzamaya başladığı andan güneşin batmasına kadar olan zaman, gündüzün ikinci yarısıdır. Zevâl vaktindeki gölgelerin ölçüsü bilindiğinde, öğlenin ilk vakti, son vakti ve ikindi vakti tesbit edilmiş olur. Fecrin doğmasını ve gece namazlarının vakitlerini bilmek için de ayın menzil ve şekillerinin bilinmesine ihtiyaç vardır. Bunun açıklaması uzun sürer ve ona özel bir bölüm tahsis edilmesi gerekir. Namaz vakti girince, önce sünnet kılınır. Bunda birçok sır ve hikmetler vardır. En doğrusunu Allah bilir; bu sırlardan birisi şudur: Kul, insanlara karışması, geçim dertleriyle uğraşması, tabiatı gereği bir hatâ ve isyana düşmesi, yeme-içme gibi tabiî ihtiyaçlarına yönelmesi sebebiyle iç âlemi karışıp, gayret ve himmeti dağılır. Farzdan önce sünnet namaz kılınarak kalp, namaza çekilir ve Cenâb-ı Hakk ile münâcaata hazırlanır. Bu sünnetler, kulun bâtınındaki gaflet ve karışıklığı giderir, iç âlemi durultup sâfileştirir ve kalbi farz namaz için hazır bir hâle getirir. Demek ki sünnet; kula İlâhî bereketlerin ve kudsî nefhâların inmesine vesile olan güzel bir giriştir. Kul, farz namazlara başlarken, yapmış olduğu bütün umumî ve hususî günahlardan Allahu Teâlâ’ya tevbe etmelidir. Umumî günahlar; şer’i şerifin işâret ettiği, Kitab ve sünnetin beyan buyurduğu günahlardır. Hususî olanlar ise; şahsın durumuna göre kendisine günah sayılan şeylerdir. Her şahsın, tabiî sâfiyeti ölçüsünde, hâline uygun, kendisinin bildiği birtakım günahlar vardır. Bu yüzden: “Hasenâtu’l-ebrâr, seyyiâtu’l-mukarrebûn” yani, iyilerin hasenâtı, mukarrabûn makâmındakiler için günâh hükmündedir.” denmiştir. Kul, namazları devamlı cemaatla kılmalıdır. Bu hususta Rasûlullah (a.s) şöyle buyurmuştur:
“Cemaatla kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan yirmiyedi derece daha faziletlidir.”315 Sonra zâhiriyle kıbleye; bâtınıyla da İlâhî huzura yönelir. “Nâs” sûresini ve içinden teveccüh âyetini okur. (Teveccüh ayeti, En’am sûresinin 79. âyeti olup, bu âyetin, iftitah tekbirinden sonra okunması müstehab görülmüştür. Hanefîlerde sünnet olan; bu arada “Sübhâneke” duâsını okumaktır.) Bu yönelme, namazdan öncedir. Namaza girmeden alınan iftitah tekbiri, zâhiren yüzünü ve yönünü başka taraflardan kıble cihetine döndürmektir. Teveccüh âyetiyle yapılan yönelme ise, namazın cihetine değil, kalbin Hakk’a yönelmesini te’min içindir. Sonra, ellerini, baş parmak uçları kulak yumuşağında, diğer parmaklar da kulakla beraber olacak şekilde, omuz hizasında kaldırır. Parmakları birbirine bitiştirir. Açması câizdir fakat, evlâ olan bitiştirmektir. Bu durumda parmaklar değil, el içi açık olacak denmiştir. Sonra “Allâhu ekber” diyerek tekbir alır. “Ekber” derken, “ba” harfinden sonra bir elif getirerek “Ekbâr” şeklinde çekerek söylememelidir. Kelimenin sonu “ekber” şeklinde cezimli (sâkin) okunur. “Allah” lafzını söylerken lam’ı biraz uzatarak okur, fazla değil. Sonunda, he’nin ötresini hafifçe belirtilecek şekilde biraz üzerinde durulur. Tekbir, eller tam omuz hizâsına gelince alınır. Eller fazla hareket ettirilmeden bağlanmak üzere aşağı salınır. Allah Teâlâ’nın huzûrunda olmanın verdiği vakar kalbde yerleşince, dıştaki âzalar da vakarlı bir şekle bürünür ve daha düzgün, daha doğru bir şekilde içteki duyguyu destekler. Niyetle tekbiri bir arada yapar ki, kalbi başka tarafa kayıp da sırf dille söylediği tekbirle namaza başlamış olmasın. Cüneyd el-Bağdâdî demiştir ki: “Her şeyin bir özü vardır, namazın özü de ilk tekbirdir.” Gerçekten tekbir namazın özü ve ölçüsüdür. Çünkü o, niyetin yeri ve namazın evvelidir. Ebu Nasr es-Sarrâc demiştir ki: “İbnu Sâlim’i şöyle derken işittim: “Niyet, Allah ile, Allah için ve Allah’dan olur. Namazda kula, niyetten sonra gelen âfetler, onun asıl düşmanı olan nefis ve şeytandadır. Namazda bu düşmanların vesvese yoluyla çaldıkları nasibleri ne kadar çok olsa da Allah ile Allah için yapılan niyete denk olamaz; böyle bir niyet çok az olsa bile.” Ebu Said el-Harrâz’a: “Namaza nasıl girileceği sorulunca, şöyle demiştir: “Allahu Teâlâ’ya, kıyâmette kendisine yöneleceğin gibi yönel. Onunla senin aranda hiçbir tercüman olmadan, huzûrunda bulunduğunu ve O’nun sana yönelmiş olarak nazar ettiğini; senin de O’na münâcaatta bulunduğunu düşün. En büyük melikin huzûrunda durduğunu bil.” Ariflerden birisine: “Namaza giriş tekbiri nasıl alınır?” diye sorulduğunda, şöyle demiştir: “Allahu ekber” derken şunları düşün: ‘Elif’ de azamet, ‘lam’da heybet-i İlâhî, ‘he’de kurbiyyet ve murâkabe vardır.” Şunu bil ki; insanlardan bazıları (ârifi billah olanlar), “Allahu ekber” dediği zaman, azamet-i ilâhiyeyi ve Mevlâ’nın büyüklüğünü müşâhadesinden dolayı, kendinden geçer; bâtını nurla dolar ve göğsü öyle genişler ki, kâinat orada, çöldeki bir hardal tanesi gibi küçük kalır. Sonra o tane de atılır; kalbde, etkisinden korkulan vesvese, nefsânî duygular ve bâtında dolaşan düşünceler de bir hardal tanesi mesâbesinde olur ve sonuçta, onlar da (dışarı) atılır. Artık, nefsânî kuruntu ve vesveseler böyle bir insana nasıl hücum edip kalbini istila edebilir ki? Çünkü onu, azamet-i ilâhiyeyi müşâhade hâli
315- (Buhârî, Ezan, 30-3I; Tirmizî, Mevâkıt, 47; Nesâî, Salat, ibnu Mâce, Mesâcid, I6.)
kaplamıştır ve kendisinde gaybet hâline geçme durumu oluşmuştur. Şu kadar var ki ruh, son derece latif olmasından dolayı, azamet-i ilâhiyeyi müşâhadeye tahsis edilmiş, kalp ise niyet için seçilmiştir. Niyet en latif sıfatları ile, İlâhî azamet nurları içine dâhil olarak (mevcudiyetini devam ettirir). Tıpkı yıldızların güneşin ışığı içinde mevcut olmaları gibi. Sonra, sağ elini sol elinin üzerine koyarak, göbeği ile göğsü arasına yerleştirir. Sağ el, şerefinden dolayı solun üzerine konur. Şahâdet parmağı ile orta parmağı, bileğin üzerine doğru uzatır. Kalan üç parmakla da iki taraftan bileği kavrar. Hz. Ali (r.a): “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” (Kevser (108), 2.) âyetinin tefsirinde, şöyle demiştir: “Venhar”: sağ elini sol elinin üzerinde göğsünün altına koy demektir.316 Çünkü göğsün altında “nahır” denilen bir damar vardır. Buna göre âyetin mânası; “elini nahır isimli damarın üzerine koy!” demek olur. Bazıları da bu âyete, ‘göğsünle kıbleye dön’ mânasını vermişlerdir. Elin böyle konmasında, gayb perdelerinin ötesinde zuhûr eden bir sır vardır ki, o da şudur: Allahu Teâlâ, yüce hikmeti gereği, insan oğlunu yaratmış, onu şereflendirmiş, kerem sahibi, nazargâh-ı İlâhî ve vahyin iniş yeri yapmıştır. Bu sûretle onu, rûhânî ve cismânî varlıklar içinde, sema ve yerdeki yaratıklar arasında en seçkin bir konuma getirmiş; başı yukarıda, düz olarak ayakta durabilecek şekilde, çok güzel bir sûrette halk etmiştir. Vücûdun kalp sınırından üst tarafa semâvî sırları yerleştirmiş; alt kısmını da yeryüzüne âid sırlar için bir mahal yapmıştır. Nefsin mahalli ve merkezi bu alt kısımdır. Rûhânî rûhun ve kalbin mahalli ise, üst taraftır. Rûhî çekimler ile nefsî çekimler, birbirini devre dışı bırakıp kalbe hâkim olmak için devamlı harb eder dururlar. Birinin diğerine üstünlüğüne ve ötekini devre dışı bırakmasına göre, kalbde ya meleğin ilhâmı ya da şeytanın vesvesesi hâkim olur. Namaz vakti girince, iman ile tabiat-ı beşeriyenin çekişmesinden dolayı, ruh ile nefis arasındaki bu mücâdele daha da artar. Bu durumda, semâvî bir kalbe sâhib, fenâ ve bekâ halleri arasında gidip gelen kimseye bulunduğu merkezden yukarı doğru yükselmek isteyen nefsin çekim ve kalbe etkileri keşfolur; açıkça görünür. Âzaların, haraket ve tasarruflarında, bâtınî mâna ile bir irtibat ve denge vardır. Namazda, sağ elin sol el üzerinde kalbin sınırına konmasında, alttan kalbe ulaşmak isteyen nefsin engellenmesi ve etkilerinin menedilmesi söz konusudur. Bu hareketle, namazda vesvesenin defedilip nefsânî düşüncelerin kesilmesi sağlanır. Sonra, rûhî câzibeler bütün bedeni kapladığında ve tam olarak mânevî ünsiyet hâsıl olup, müşâhadenin etkisinin kalbi tamamen istilâ etttiğinde tepeden tırnağa bütün vücûd, rûhi cezbenin hâkimiyeti altına girer ve böylece nefis, zillet içinde mağlub olur. Nefsin merkezi de rûhun nûruyla aydınlanır. O zaman kalbden, nefsin te’sir ve çekimleri kesilir. Nefsin merkezinin aydınlanması ölçüsünde, ibâdetteki ağırlık ve usanç ortadan kalkar. Bu durumda, sağ eli sol el üzerine koyarak nefsi engellemeye ve te’sirlerini defetmeye ihtiyaç kalmaz ve artık eller yana salınabilir. Allahu Teâlâ, daha iyisini bilir; belki de Rasâlullah’ın (s.a.v) namazda bazen ellerini yana salıvermesi bunun içindir. Bu şekilde kıyamda elleri yana salıvermek, İmam Mâlik in (rah.) görüşüdür. Sonra, teveccüh âyetini okur. (En’am (6), 79.) Bu âyetin namazdan önce okunması, cesedinin temizlenip Hakk’a dönmesi, namaza girdikten sonra okuması ise; kalbinin temizlenip Hakk’a yönelmesi içindir. Teveccüh âyetinden sonra şu duâyı okur:
316- (Taberî, Câmiu’l-Beyân, XV, 325-32; Suyûtî, ed-Dürru’l-Merısûr, VIII, 650-65I; Şevkânî, Fethu’l- Kadîr, V, 504.)
“Allah’ım seni tesbih ve sana hamd ederim. Senin ismin yüce, şanın uludur. Allah’ım! Melik sensin. Senden başka ilâh yoktur. Seni hamd ile tesbih ederim. Sen benim Rabbimsin. Ben de senin kulunum. Ben isyan ve gafletle kendime zulmettim. Günahımı itiraf ediyorum. Bütün günahlarımı affet. Çünkü günahları ancak sen affedersin. Beni en güzel ahlâklara ulaştır; çünkü güzel ahlâklara ancak sen ulaştırırsın. Benden kötü ahlâkları uzaklaştır; kötülükleri benden ancak sen uzaklaştırabilirsin. Ya Rabbi! Sana geldim, emrine hâzırım. Bütün hayır şendendir. Şanın yüce ve uludur. Senden affımı diler, sana dönerim.”
Kıyamda başını biraz öne doğru eğip, gözlerini secde edeceği yere yönlendirir. Diz ve belini bükmeden, bedeniyle sağa sola meyletmeden vücudunu dimdik tutarak, kıyamı kemâliyle yerine getirir ve sanki bütün cesediyle yere bakıyormuş gibi durur. Bu durum, diğer âzaların huşûundan ileri gelmektedir. Kalbde huşû bulununca, cesette de huşû hâli oluşur. Ayakların arası dört parmak kadar açık tutulur. Topukların bitiştirilmesi nehyedilmiştir. Ayağın birine yüklenerek diğerini hafiften kaldırmak da yasaklanmıştır. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz her iki halden de sakındırmıştır. Kıyamdaki duruşun en güzeli; her iki ayağa eşit ağırlıkla yüklenmektir. Elleri (normal kol ciheti yerine) göğsü tarafından çıkarmak mekruhtur. Elbisesini yere kadar uzatmaktan çekinmelidir. Çünkü, bunda kibir alâmeti vardır. Elbiseye bürünüp, elleri içerde tutarak rükû ve secde etmek de mekruhtur. Secdeye giderken eliyle elbisesini çekmekten sakınmalıdır. Elini böğrüne koyarak namaz kılmak da mekruhtur. Buna “ihtisar” denir. İki elini bele koyup pazularını açmak da mekruhtur. Bu amele “Salb” denir. Kul, bu anlattığım şekil üzere, mekruhlardan kaçınarak namaza durduğu zaman, kıyamını tam olarak gerçekleştirmiş ve kâmilen edâ etmiş olur. Daha önce zikrettiğimiz gibi; teveccüh âyetini ve duâyı okur. Sonra Eûzubesmele çeker. Eûzu-besmeleyi her rek’atta kıraattan önce tekrar eder . (Hüküm Şâfiilere göredir. Hanefîlerde ise; namaza ilk başlarken, ilk oturuşunda salli-barik okunup kalkılan sünnetlerin üçüncü rek’atine başlarken, bir de imama ilk rek’atte yetişemeyip imamın selamından sonra tamamlamak için kalkılan rek’atta eûzu-besmele, diğer rek’atlarda sâdece besmele okunur.) Fâtiha’yı ve zamm-ı sûreyi huzûr-ı kalble, düşüncesini aynı noktaya toplayarak, dili ve kalbi arasında uyum sağlayarak; İlâhî vuslat, yakınlık, heybet, huşu, haşyet, ta’zim, vakar, müşâhade ve münâcaattan, bolca mânevî nasibini almaya çalışarak okur. İmam olduğu zaman, Fâtiha ile zamm-ı sûre arasında şu duâyı okuması (Şâfii mezhebince) güzeldir:
“Allah’ım! Doğu ile batıyı birbirinden uzaklaştırdığın gibi, benimle günahlarımın arasını ayır. Beyaz elbisenin kirlerden temizlenip tertemiz olduğu gibi; beni de günahlardan temizle. Allah’ım! Benim günahlarımı, su, kar ve dolu ile yıkanmış gibi tertemiz et.” Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) da böyle yaptığı rivâyet edilmiştir. 317 Eğer namazı tek başına kılıyorsa, bu duâyı kıraatten evvel okur. Kul bilmelidir ki, okuduğu şey dilin konuşmasıdır; onun mânası ise kalbin konuşmasıdır. Malumdur ki herkes, karşısındaki muhâtabın diliyle konuşur. Dil, konuşanın kalbindekini ifâde eder. Eğer konuşan, merâmını, karşısındakine dilsiz olarak ifâde edip anlatma imkanına sahip olsaydı, öyle yapardı. Fakat, kelâm olmadan, anlama mümkün olmadığı için; dil, kalbe tercüman yapılmıştır. Kişi, kalbiyle uyum ve birlik içinde olmadan, diliyle bir şeyler söylediği zaman, dil tercümanlık yapmış olmaz. Böyle bir hâlde, Kur’an okuyan veya duâ eden bir kimse, hâcetini, azim ve şevkle Allahu Teâlâ’ya arz etmek isteyen birisi olmaktan çıkar. Bu durumda, Allahu Teâlâ’dan gelecek mânevî hitab (ve ilhâmları) da alıp anlayacak bir dinleyeci kabul edilmez. Halbuki, bu kimsenin yanında, görünmeyen bir kalbin merâmını dilden başka ifâde edecek başka bir şey de mevcut değildir. Onun için; Rabbinin huzurunda uyanık bir kalble okuması ve yalvararak duâ etmesi gerekir. Bir de kendisine yapılan hitâbı anlaması için, son derece dikkatli bir dinleyeci olması lazımdır. Havass tabakasının namazdaki en düşük derecesi; tilâvet esnasında dilinin söylediğine kalbinin de katılmasıdır. Bunun ötesinde, havassa âit öyle hâller vardır ki; onları açıklamak çok uzun sürer. Sûfilerden Rebi’ b. Heysem, demiştir ki: “Namaza girdiğimde, benim için önemli olan tek şey; dilimin söylediği âyet ve tesbihi düşünmektir. Ben bundan başka bir düşünceyle hiçbir zaman namaza başlamadım.” Âmir b. Abdullah’a: “Namazda aklına dünya işlerinden herhangi birşey geliyor mu?” diye sorulduğunda: “Vücûduma mızrakların saplanması bana, sizin namazda hatırladıklarınızı hatırlamamdan daha sevimlidir.” demiştir. Sûfilerden birisine: “Namazda, nefsin sana dünyevî işlerden herhangi bir şey hatırlatıyor mu?” diye sorulduğunda: “Hayır! Ne namazda ne de namazın dışında böyle bir şey olmaz! (Nefsim bana, İlâhî huzurda sevilmeyecek kötü bir şey iğvâ edemez) demiştir.” İnsanlardan bazıları, namazında Allahu Teâlâ’ya yönelince; inâbetin mâna ve sırrı gerçekleşmektedir. Çünkü Allahu Teâlâ, bir âyet-i kerimede (namaz ve takvâdan önce) inâbeyi (kendisine tam mânasıyla yönelmeyi) zikrederek buyurmuştur ki: “Her şeyinizle Allah’a dönerek, O’ndan korkun ve namazı gereği üzere kılın.” (Rum (30), 31.)
317- (Buhârî, Ezan, 89; Müslim, Mesâcid, 147; Tirmizî, Deavât, 76.)
Demek ki kul, önce Allahu Teâlâ’ya yönelir. Sonra, O’ndan gayrisinden uzaklaşarak takvâya erer ve İslam’la genişlemiş bir göğüs, İlâhî nurla açılmış bir kalble namazını kılar. Bu durumda diliyle okuduğu Kur’an’ı kalbiyle dinler ve bu mübârek kelimeler, içinde bir şey bulunmayan kalbe iner. Kalb onları güzelce anlayarak ve kulak verip dinlemenin lezzetine vararak sâhip çıkar. Dinlemenin ve kemâliyle anlamanın tadıyla onları içine çeker; onlardan çok ince mânalar ve yüksek anlayışlar elde eder. Bunlar öyle mânalardır ki, ona ancak çok geniş açıklama ve derin tefekkürle ulaşılabilir. . Kur’an’ın manalarından zâhir olan hikmetler, nefsin gıdası olur. Artık mutmainne sıfatına ulaşan nefis, (daha önceki) vesvese ve havâtırlarını bırakıp, onun yerine (bir yönüyle) müşâhade ve hikmet âlemine müteveccih olan Kur’anî mânalar ile meşgul olur. Hem mutmainne sıfatındaki nefis, hikmeti (alıp anlayacak ve) ayakta tutacak bir kıvamda olduğu için, Kur’an’ın mânaları ile yakın bir münâsebet içinde olur. Kur’an’ın melekût âleminden açılan bâtın? mânaları ise; kalbin gıdâsıdır. Bu sırada, temizlenmiş rûh ise, kelâm’ın sâhibi Allah’ın’ın azametini müşâhede için husûsî olarak Ceberut âleminin perdelerinin önünde bulunmakta ve bu müşâhade sebebiyle ilâhî şevk dalgaları içinde tam bir istiğraka dalmaktadır. Nitekim, nakledildiğine göre; Müslim b. Yesar, birgün Basra mescidinde namaz kılıyordu. O esnada büyük bir gürültü ile mescidin direklerinden birisi çöktü. Gürültüyü bütün çarşıdakiler duymuş, o ise namazda bundan hiç haberi yoktu. (İlâhî cezbe ve istiğrâk içinde hiçbir şey duymamıştı). Namaz kılan kimse, rukûa gitmek istediği zaman, kıraatla rükû arasını ayırır. (Yani, kıraat tam olarak bittikten sonra rukûa varır.) Kıyamda olduğu gibi, belden aşağısını ve dizlerini bükmeden rükû yapar. Dirseklerini yandan dışa doğru ayırır. Boynu ile sırtı aynı hizada dümdüz durur. Parmakları açık olarak avuçlarıyla diz kapaklarını kavrar. Mus’ab b. Sa’d şöyle anlatır: “Babam Sa’d b. Mâlik’in yanında namaz kılarken, ellerimi iki dizimin arasına koyup birbirine yapıştırmıştım. Bu hâli görünce, elime vurdu ve: “Avuçlarını dizlerinin üzerine koy!” deyip, peşinden de: “Yavrum, bir zamanlar biz de böyle yapardık; ancak daha sonra, ellerimizi dizlerimizin üzerine koymakla emrolunduk.” dedi.318 Ruküda üç defa: “Sübhâne rabbiyelazim” der. Bunun en azı üçdür. Fazilet olan ise, onu onbir defa söylemektir. Bu zikirleri ruküda iyice yerleştikten sonra söyler ve sonunu getirmeden başını kaldırmaz. Rükûa varırken ve rükûdan kalkışta eller (omuz hizasına) kaldırılır.” (Hüküm Şâfiilere göredir. Hanefîlerde eller sâdece iftitah tekbirinde kaldırılır.) Rükûda ayak uçlarına bakar. Huşûyu te’min için bu, secde mahalline bakmaktan daha faydalıdır. Secde yerine sâdece, ayakta Kur’an okurken bakar, rükûda tesbihten sonra şu duâyı okur:
318- (Ebû Dâvud, Salat, I46.)
“Allah’ım! Senin için rükû ettim. Senin için huşû sâhibi oldum. Sana iman edip teslim oldum. Kulağım, gözüm, kemiğim, iliğim ve damarın senin huzurunda eğilip huşûa vardı.” 319 Kalbiyle, rükûdaki tavâzu ve huşû hâline ulaşmaya çalışır. Sonra: “Semi allahu limen hamideh” (“Allah, kendisine hamdedenlerin hamdini işitti.”) diyerek ve ne söylediğini de düşünerek başını kaldırır. Tam olarak doğrulunca:
“Rabbim! Gökler ve yerler dolusu ve bundan sonra dileyip yaratacağın şeyler kadar, sana hamd.olsun.” 320 Sonra da şöyle der:
Ey senâ ve yüceltmeye lâyık olan Rabbim! Kulun diyeceği en doğru ve en güzel şey şudur: Ya Rab! Hepimiz senin kulunuz. Senin verdiğini menedecek, menettiğini de verebilecek hiçbir kimse yoktur. Hiçbir mal ve mülk senin azabına karşı sâhibine fayda veremez.”321 Nâfile namazlarda, rükûdan kalktıktan sonra ayakta durmayı uzatmak isterse, istediği kadar “hamd Rabbime âittir” diyebilir. Farz namazlarda ise, iyice belli olacak şekilde haddinden fazla uzatmamalıdır. Rükûdan doğrulduktan sonra belini iyice doğrultarak tam bir sükûnet ve îtidâl hâline ulaşmalıdır. Bu konuda, Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Allah u Teâlâ, rükû ve secdeleri arasında belini tam olarak doğrultmayan kimseye (rahmet) nazarıyla bakmaz.” Sonra tekbir getirerek secdeye gider. Secdeyi kalbi uyanık ve huşû sâhibi olarak, onu kime, nereye niçin yaptığını bilerek yapar. Secde edenlerden öyleleri vardır ki; kalbi hayâ ile dolu olduğundan ve rûhu da azamet-i İlâhi ile dolduğundan, bütün mülkün cüzlerinde kaybolmuş olarak yerin derinliklerinde (eşyâ ile beraber Mevlâ’ya) secde ettiği keşfolur. Nitekim, rivayete göre; Cebrâil (a.s), Allahu Teâlâ’dan hayâ ettiği için, kanadının altına gizlenerek kendisi saklamaya çalışmıştır. Yine, öyle secde edenler vardır ki; secdelerinde kevn ile mekânın dürüldüğünü görüp kalbi keşif ve müşâhade âleminde seyre dalar. O daha secdeye eğilmeden, semâ tabakaları eğilir. Müşâhadesinin kuvvetinden dolayı, kâinatın bütün şekil ve sûretleri (gözünde) kaybolur ve azamet sâhibi Mevlâ’nın huzûrunda secde eder. Bu durum, beşer takatinin ulaşabileceği en son noktadır ve insanın bu dereceye ulaşması kâfidir. Peygamberler ve veliler, azamet-i ilâhiyeyi anlama ve künhüne vâkıf olma hususunda birbirlerinden farklı durumdadırlar. Her birinin, mânevî takat ve gücü
319- (Müslim, Müsâfirin, 20I, Tirmizî, Deavât, 32; Nesâî, Tatbik, 13.) 320- (Müslim, Salat, I94; Ebû Dâvud, Salat, II8, 140; Tirmizî, Salat, 82.) 321- (Buhârî, Ezan, I55; Müslim, Salat, I94; Ebû Dâvud, Salat, I40.)
ölçüsünde bir nasibi vardır. Âyette belirtildiği gibi, her ilim sâhibinin üstünde, ondan daha bilgili bir başkası vardır. (Yusuf (12), 76.) Secde edenlerden bazısının (secde ânında) İlâhî tecellîlerin ineceği kabı (kalbi) genişler, nûru etrafa yayılır. Yukarıda anlatılan her iki sınıfın hâlinden payını alır ve iki kanadını yere yayıp, Cenâb-ı Hakk’ın büyüklüğü karşısında kalbiyle tevâzu gösterip yere serilir. Ancak bu sırada O'nun ikram ve ihsânını düşünerek rûhu ile yükselir; gözünü yücelere diker. Böylece kendisinde, üns ve heybet, huzûr ve gaybet, firar ve karar, setr ve izhâr halleri bir arada bulunur. Bu durumda secdesinde, Hakk’ı müşâhade denizinde yüzer durur. Bir tüyü bile, secdesinde kendisine iştirâkten geri kalmaz; kul bütün varlığı ile secde eder. Nitekim, beşeriyetin Efendisi Rasûlullah (a.s), secde hâlinde şöyle duâ etmiştir: “İlâhi! Zâtım ve hayâlim bütün varlığım sana secde etti.’’322 Bu duruma işareten âyet-i kerimede de şöyle duyurulmuştur: “Yerlerde ve göklerde ne varsa, hepsi, isteyerek ve istemeyerek, kendileri de gölgeleri de sabah akşam Allah’a secde ederler.” (Ra’d (13), I5.) İsteyerek secde, kalp ve ruha âittir. Çünkü onlarda İlâhî huzûra bir ehliyet ve yakınlık vardır. İstememek ise, nefisten gelmektedir; çünkü onda bir yabancılık bulunmaktadır. Secdede, üçten ona kadar: “Sübhâne Rabbiye’l-a’lâ” tesbihini söyler. En güzeli, on defa söylemektir. Secdede gözleri açık bulunur, çünkü onlar da secde ederler. Secdeye varırken, önce dizlerini, sonra ellerini, daha sonra da alnını ve burnunu yere koyar. Secdede burnuna doğru bakar. Böyle yapmak, secde eden için huşûyu teminde daha faydalıdır. Ellerini secde yerine yapıştırır. Onları elbise içinde tutmaz. Secdede başı, iki eli arasında olur. Elleri de sağa sola bükülmeksizin, omuz hizasında bulunur. Tesbihten sonra şöyle söylenir:
“Allah’ım! Sana secde ettim. Sana iman ettim. Sana teslim oldum. Yüzüm de kendisini yaratan, ona şekil veren, göz kulak açan Rabbine secde etti. Yaratanların en güzeli olana Allah’ın şânı ne kadar yücedir.” Mü’minlerin emiri Hz. Ali (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) secdelerinde bu zikri söylediğini rivâyet etmiştir. 323 Eğer secdede:
“Subbûhün, Kuddûsün Rabbu’l-Melâiketi ve’r-Rûh” (O, herşeyden münezzeh ve zât-ı akdesi pek yücedir. Meleklerin ve Rûhun Rabbidir.) zikrini söylerse bu da güzel olur.
322- (Müslim, Müsâfirin, 20I, Ahmed, Müsned, I, 95.) 323- (Müslim, Müsâfirin, 201; İbnu Mâce, ikâme, 70.)
Çünkü, Hz. Âişe (r.ah), Rasûlullah’ın (s.a.v) secdede bu zikri söylediğini rivâyet etmiştir.324 Secdede, dirseklerini yanına yapıştırmayıp biraz dışa doğru açar. Parmaklarını kıble tarafına çevirip başparmağı diğer parmaklarla bitiştirir. Dirsekleri yere sermez Tesbih ve duâ tamamlanınca: “Allâhu Ekber” deyip baş kaldırılır. Sağ ayağın parmaklarını uçları kıbleye dönük olarak dikip, sol ayağının üzerine oturur. Ellerini, parmak aralarını hafif açarak, dizleri üzerine kor ve:
“Rabbim beni bağışla, bana acı, beni doğru yola ilet bana ihsan et, âfiyet ver, beni affet.” diye duâ eder. Farz namazlarda, iki secde arasındaki oturuşu fazla uzatmaz. Nâfile namazlarda ise, aradaki oturuşta: “Rabbiğfir verham (Allah’ım! Beni affet ve bana merhamet et) duâsını, istediği kadar söylemesinde bir sakınca yoktur. Sonra tekbir getirerek ikinci secdeye varır. Otururken, mak’adı yere koyup, ayakları dikerek oturmak mekruhtur. İkinci secdeyi bitirip ayağa kalkacağı zaman, istirahat için kısa bir oturuş yapar. (Hanefilerde bu oturuş yoktur. Secdeden sonra, doğrudan ayağa kalkılır.) Diğer rekâtlarda da bu şekilde hareket eder. Sonra tahiyyât için oturur. Namazda mi’râcın sırrı vardır ve namaz, kalblerin mi’râcıdır. Teşehhüd, semâvatın katlarında (namazın rükünlerinin ifâde ettiği mâna içinde) tedricen aşılarak birçok mesâfeleri geçtikten sonra, vuslat mahalline ulaşmaktır. Tahiyyât, mahlûkatın Rabbine verilen bir selâmdır. Öyleyse, bu selâmı veren, kime ne söylediğini iyi düşünmeli, selâm verdiği Zât-ı Bâri’ye karşı edebini korumalı ve bu selâmı nasıl söylediğinin farkında olmalıdır. Tahiyyatta, Hz. Rasûlullah’ı, hayâlinde canlandırarak kendisine, sanki karşısında bulunup da Zât-ı Kerimine selâm veriyormuş gibi selâm verir. Peşinden Allah’ın sâlih kullarına selâm verir. Allahu Teâlâ’nın yerdeki ve gökteki bütün kullarına aralarındaki rûhî bağlılık ve fıtrî özellik sebebiyle selâm verir. Sağ elini, şehâdet parmağı hâriç, diğerleri yumulu olarak dizinin üzerine kor. Şehâdet parmağının, kelime-i şehâdetteki “lâ” yı söylerken değil, “İllâllah” lafzını söylerken kaldırır. Parmağını tam düz olarak dikmeyip, parmak ucunu hafif dize eğik bir şekilde tutar. Böyle yapmasıyla, hem şehâdet parmağına bir huşû şekli verilmiş olur; hem bu, kalbdeki huşûnun ona da sirâyet ettiğini gösterir. Namazın sonunda kendisi ve mü’minler için duâ eder. İmam olan kimse, sadece kendisine duâ etmeyip, kendisiyle birlikte cemaatına da duâ etmesi gerekir. Çünkü, namazda kalbi uyanık bir imam, arkasında bir takım ihtiyaç sâhipleri olduğu hâlde bir sultanın huzûruna girerek, kendisine onların ihtiyaçlarını arz eden ve bu ihtiyaçların görülmesini isteyen bir kapıcı (perdedâr) gibidir. Mü’minler, birbirini destekleyen bir binâ gibidirler. Allahu Teâlâ, bir âyet-i kerimede mü’minleri şöyle vasfetmiştir: “Onlar, sanki, birbirini kenetleyip bağlayan binalar gibidirler.” (Saff (61), 4.)
324- (Müslim, Salat, 223; Ebû Dâvud.)
Bu ümmet-i merhûme, daha önceki kitaplarda şöyle anlatılmıştır: “Onların namazdaki safları, savaşta saf bağlamaları gibidir.” 325 Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî de bize, imlâ yoluyla (bizzat yazdırarak) Ka’bu’l- Ahbar’dan, ümmetin bu hâlini bildiren şu haberi nakletti: Ka’bu’l-Ahbar’a: “Tevrat’ta, Rasûlullah’ın (s.a.v) sıfatlarını ne şekilde buldun?” diye sorulunca, şöyle demiştir: “Tevrat’ta, Rasûlullah’ın (s.a.v) şu şekilde vasfedildiğini gördük: “Muhammed (a.s) Abdullah’ın oğludur. Mekke’de doğar. Arazisi güzel bir yere (Medine’ye) hicret eder. Mülkü (hâkimiyeti) Şam’a kadar ulaşır. Çarşılarda kötü (kaba) konuşup yüksek sesle bağırmaz. Kötülüğe karşılık vermeyip affeder ve bağışlar. O’nun ümmeti çok hamd edicidirler. Her sevinçli (rahat) hallerinde Allah’a hamd ederler. Her yerde Allah’ı zikreder, yüceltirler. Âzalarını temizlerler (abdest ve gusul alırlar). Bellerine kuşak bağlarlar. Savaşta (omuz omuza) saf bağladıkları gibi; namazda da aynı şekilde saf kurarlar. Mescidlerde duâ ve zikir ile, arının (kovanında) vızılayıp durduğu gibi inlerler. Semâ boşluğunda, onların münâdilerinin (ezan ve davet) sesleri duyulur.’’ 326 Şu hâlde imam, namazda şeytanla muharebede safın önünde olan kimsedir. Bu durumda onun, namaz kılanlar içinde en çok huşû sâhibi olanı, zâhirî ve bâtın? edebleri uygulamada en önde geleni olması gerekir. Uyanık bir kalp ve gönülle namaz kılanların, zâhirleri bir arada bulunduğu gibi; bâtınları da aynı noktada toplanır ve birbirlerine destek verip mânen yardımlaşırlar. Bazısından diğerlerine birçok nûr ve bereket sirâyet eder. Bundan da öte, yeryüzünün değişik bölgelerinde namaz kılan Müslümanların arasında, kalblerin beraberliği, İslâm bağı ve iman irtibatı sâyesinde, karşılıklı yardımlaşma ve mânen destekleşme mevcuttur. Bunun yanında, Allâhu Tealâ, zaman zaman Rasûlullah’ı (s.a.v) ve ashâbını melekleri ile mânen desteklediği gibi, mü’minleri de meleklerle destekler. Çünkü, müminlerin, (bu ve benzeri durumlarda) şeytanla yaptıkları muharebede, İlâhî desteğe olan ihtiyaçları, kâfirlerle yaptıkları savaştaki ihtiyaçlarından daha fazladır. Bunun için, Rasûlullah (a.s), bir harp dönüşünde: “(Düşmanla yaptığımız, zaman ve alanı) küçük cihâddan, (nefis ve şeytana karşı ömür boyu yapacağımız, alan ve şekli) büyük cihada dönüyoruz.’’327 buyurmuştur. Melekler bu manevi savaşta da mü’minleri mânen destekleyip kendilerine kuvvet verirler. Hatta öyle olur ki, onların bereketli nefesleri sâyesinde felekler ayakta durur; âlem yıkılmaktan korunur. Namazdan çıkmak istediği zaman önce sağ tarafına selâm verir. Bu selâmıyla, namazdan çıkmaya ve aynı zamanda meleklere, hâzır olan insan ve cinlerin mü’minlerine selâm vermeye niyet eder. Yüzünü, boynunu tam bükerek, sağındaki kimsenin görebileceği şekilde yana çevirir. Sağa verdiği selâmla, sola vereceği selâmın arasında biraz ara verir. Çünkü, namazda, bazı amelleri hemen peşpeşe yapmak (müvâsele) nehyedilmiştir: Peşpeşe yapılması yasaklanan durumlar beş tanedir: Bunlardan ikisi imama, ikisi cemaata, biri de hem imama hem de cemaata mahsutur.
325- (Dârimî, Mukaddime, 2; Beğavî, Şerhu’s-Sünne, XIII, 210.) 326- (Dârimî, Mukaddime, 2; Suyûtî, el-Hasâis, 1,10-11; Kâd-ı lyaz, Şifâ, 24-25. (Beyrut-Lübnan, Dâru’l-Fikr, 1988.).) 327- (Beyhakî, ez-Zühdü’l-Kebîr, 165 (Had. No: 373); Ali el-Muttakı, Kenzu’l-Ummâl, IV, 430 (Had. No: 11260); Hatib, Târih-i Bağdât, III, 523-24; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, I, 424 (Had. No: 1362).)
İmamın peşpeşe yapmaması gereken durumlar: Tekbirin hemen peşinden kıraata başlamak. Kıraattan sonra hemen ruküya gitmek
Cemaata yasaklanan bitiştirmeler: 1 -İftitah tekbirini imamın tekbirine, 2-Selâmı, imamın selâmına bitiştirmek.
Hem imama hem de cemaata yasaklanan bitiştirme ise; farz olan birinci selâmı, nâfile olan ikinci selâma bitiştirip aralarını hiç ayırmamaktır. Selâm, sonu cezmedilerek (sâkin olarak) ve uzatmadan söylenir. Namaz kılan kimse, selamdan sonra, din ve dünya işlerinden dilediği şey için duâ eder. Aynı şekilde, selâmdan önce namazın içinde de duâ edilir ki, bu, müstehabtır. Beş vakit namazın cemaatle kılan kimse, karayı ve denizi (bütün âlemi) ibâdetle doldurmuş gibidir. Bütün makâm ve hallerin özü; cemaatla kılınan beş vakit namazdır. Beş vakit namaz, dinin sırrı, mü’minin günahlarının keffâreti, hatâlarının temizlik vesilesidir. Bu hususu belirten bir hadislerinde Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Beş vakit namaz, arada işlenen günahlara kefarettir.” 328 İsterseniz şu âyet-i kerimeyi okuyun: “Hiç şüphesiz, iyilikler kötülükleri temizleyip yok eder. Bu, zikir ehli ve ibret sahipleri için bir öğüttür’’ (Hud (11), 114.)