Ara
Menü

NAMAZIN FAZİLETİ VE YÜCELİĞİ

2.009 kelime

Abdullah b. Abbas (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Allahu Teâlâ, Adn cennetini yarattığı zaman, orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşer kalbinin düşünmediği nimet ve güzellikler yaratıp ona: “Konuş!" buyurdu. O da üç defa: “Muhakkak, namazlarını huşû içinde kılan mü’minler kurtuldu.”302 dedi. Kur’an-ı Hakîm, namazı huşu içinde kılanların dünya ve ahirette felaha ereceğine sâhitlik etmektedir. (Mü’minun (23), I-2.) Rasûlullah (a.s): “Cebrail, güneşin göğün ortasından batıya doğru kaydığı bir vakitte bana gelip, öğle namazını kıldırdı.” 303 buyurmuştur. Arapça da salat, ateş mânasına gelen “salye” kökünden alınmıştır. Eğri bir ağaç (odun) doğrultulmak istendiği zaman, ateşte ısıtılarak düzeltilir. İnsanda da nefs-i emmârenin mevcûdiyetinden dolayı birtakım eğrilikler ve bozukluklar vardır; onların da düzeltilmesi gerekmektedir. Namaz sâyesinde tecelli eden İlâhî, Rabbânî azamet nurları, namaz kılanın nefsindeki eğrilikleri eriterek yok eder. Kul bununla kalmayıp, aynı zamanda namaz sâyesinde manevî mi’râcı gerçekleştirir. Demek ki; namaz kılan kimse, ateşte iyice ısıtılarak üzerindeki kir ve pasların temizlendiği maden gibidir. Kimin namazın manevî hararet ve nûruyla ısınarak eğriliği giderse; o kimse daha Cehennem ateşine konmaz. Ancak bu kimse de Allahu Teâlâ’nın: "İçinizden hiç kimse istisnâ edilmeksizin, her biriniz, mutlaka Cehenneme varacaktır. Bu, Rabbin katında kesinleşmiş bir hükümdür.” (Meryem (19), 71.) âyetinde belirtilen İlahî hükmün tahakkuku için, Cehennemin üzerine uğrar, fakat oraya düşmeden süratle Sıratı geçer. Şeyh Radiyuddîn Ahmed b. İsmail el-Kazvînî, bize, icâzet yoluyla, senedini zikrederek, Ebû Hureyre (r.a)’den, Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu haber verdi: “Allah Teâlâ buyuruyor ki: “Her namazda okunan Fâtiha’yı iki kısma ayırdım. Kul:

302- (Tabarani, el-Kebir, No:11439; Suyûtî, Câmiu's-Sağîr, II, 42I (Had. No: 7373); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 397; Lafızları biraz muhtasar bir rivâyet şekli için bkz: Hâkim, Müstedrek, II, 392; Suyûtî, ed-Dürrü'l- Mensûr, VI, 82.) 303- (Ali Nâsıf, et-Tâc, I, I4I.)

“Bismillahirrahmanırrahim” dediği zaman, Allahu Teâlâ: “Kulum beni yüceltti.” buyurur. Kul: “Elhamdü lillâhi Rabbilâlemin (bütün hamdler âlemlerin Rabbi olan Allah’a âid ve lâyıktır)” deyince; Allahu Teâlâ: “Kulum bana hamdetti.” buyurur. Kul: “Errahmânırrrahîm” (O, çok merhamet edicidir)” deyince, Allahu Teâlâ: “Kulum beni senâ etti.” buyurur. Kul: “Mâlikiyevmiddîn” (O, hesap gününün tek sâhibi ve hâkimidir)” dediği zaman; Allahu Teâlâ: "Kulum işini bana havâle etti.” buyurur. Kul: “İyyâke na’budü ve iyyâke nesteîn” (Allah’ım! Ancak sana kulluk eder, sâdece senden yardım isteriz.) dediği zaman; Allahu Teâlâ: “Bu, benimle kulun arasındadır.” buyurur. Kul: “İhdina’s-sırâta’l-müstakîm” (Allah’ım bizi, kendilerine İlâhi nimet (ve faziletler ihsan ettiğin sevdiklerinin yolu olan sırat-ı müstakime ulaştır. Kendilerine gazap ettiği ve hak yoldan sapmışların yoluna sevketme!” diyerek sonuna kadar okuduğu zaman; Allahu Teâlâ: "Bu (kısım), kulum içindir, kuluma istediği verilecektir.” buyurur.’’ 304 Namaz, Rabbi ile kulu arasında bir bağ ve yakınlık vesilesidir. Durum böyle olunca kula düşen; böyle bir ibâdette, yüce Rabbinin azamet nurları karşısında huşû’ içinde olmaktır. Hadis-i şerifte: “Allah Teâlâ bir şeye tecelli edince, o şey Hakk’a boyun eğer.” Buyrulmuştur. Buna göre kim, namazında Allahu Teâlâ ile arasındaki irtibatı sağlayabilirse, üzerinde İlâhî tecelli nurları parlar ve huşû’ sâhibi olur. Kurtuluşa erenler, ancak namazlarında huşû’ sâhibi olanlardır. Huşûnun ortadan kalkarsa felah gerçekleşmez. Allahu Teâlâ: “Beni hatırlamak için namaz kıl.” (Tâhâ (20), I4.) buyurmuştur. Demek ki; namaz, Allah Teâlâ’yı hatırlamak içindir; bu durumda, nasıl olur da onda gaflet ve unutma olur. Diğer bir âyet-i kerimede: “Sarhoş olduğunuz zaman, ne söyleyeceğinizi bilip anlayana kadar, namaza yaklaşmayınız." (Nisâ (4), 43.) buyrulmuştur. Ne söylediğini bilmeyen kimse nasıl namaz kılabilir? Halbuki Allahu Teâlâ, kulu böyle bir durumdan nehyetmiştir. Sarhoş; aklı başında olmadığı halde, gâfil de aklı yerinde değilken yani kalbi gaflet içinde namaz kılar. Demek ki; o da sarhoş sayılır. Allahu Teâlâ’nın: “Ey Musa! Ayağındaki nalinlerini çıkar; çünkü sen Tuvâ vâdisindesin.” (Taha (20), 12.) âyetinin tefsirinde denmiştir ki: Bunun manası şudur: “Hakk yolunda ayağına dolaşan hanım ve koyunlarının düşüncesini kalbinden at da bütün varlıklardan sıyrılmış olarak Cenâb-ı Hakk’ın huzûr ve sohbetine gir!”305 Şu hâlde; namazda, kalben Allahu Teâlâ’dan başkasına yönelmek, bir nev’i sarhoşluktur.

304- (Müslim, Salat, 38, 40; Ebû Dâvud, Salat, 132; Tirmizî, Tefsiru Sûre, I; Nesâî, Iftitah, 23; ibnu Mâce, Edeb, 52; Ahmed, Müsned, II, 241.) 305- (İlgili mânalar için bkz: Kuşeyrî, Letâifu’l-işârât, II, 448; Bursevî, Rûhu’l-Beyân.V, 370.)

Anlatıldığına göre; Rasûlullah’ın (s.a.v) ashâbı, namazda gözlerini semâya çevirir, sağa sola bakarlardı. Allahu Teâlâ onları uyardı ve: “Muhakkak, namazlarında huşû’ sâhibi olan mü’minler kurtulmuşlardır." (Mü'minun (23), I.) âyeti kerimesini indirdi; o zaman, gözlerini secde yerine çevirdiler. Bu âyetin nüzûlünden sonra, onlardan hiçbirinin, gözlerini secde ettikleri yerden başka tarafa çevirdikleri görülmedi.306 Ebu Hureyre (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Kul namaza durduğu zaman, Rahmân’ın huzurundadır. Namazın içinde sağa sola bakınınca, Allah Teâlâ: “Kime iltifat ediyorsun. Benden daha hayırlı birine mi yöneliyorsun? Ey Âdem oğlu! Bana yönel, ben sana, o iltifat ettiğin şeyden daha hayırlıyım!" buyurur."307 Resûlullah (a.s), namazda sakalıyla oynayan bir adam görünce: “Eğer şu adamın kalbinde huşû’ olsaydı, azaları da huşû’ içinde olurdu!”308 buyurdu. Diğer bir hadis-i şerifte: “Namaz kıldığın zaman, sanki (dünya hayatına) vedâ ederek son namazını kılanın namazı gibi kıl.” 309 buyrulmuştur. Namaz kılan kimse, kalbiyle Allahu Teâlâ’ya yolculuk yaparak hevâsına, dünyasına ve Allah’tan gayri her şeylere vedâ etmektedir. Salat, lügatte; duâ mânasına da gelir. Bu manaya göre; namaz kılan sankî bütün âzâlarıyla Allahu Teâlâ’ya duâ edip yalvarmaktadır. Bütün âzâları, âdeta birer dil olmuş; zâhiren ve bâtınen O’na tazarrû’ etmektedir. Kulun zâhiri, muhtaç bir dilencinin yalvarma ve yakarma hâli içinde tazarrû’ ederek, eğilip bükülerek çeşitli şekillerde bâtınına ortak olarak, ondaki huşûya katılmaktadır. Kul, bu şekilde bütün varlığı ile duâ edince, Kerim Mevlâsı da kabul etmektedir. Çünkü Allahu Teâlâ: “Bana dua ediniz, duanıza icabet edeyim.” (Mü’min (40), 60.) buyurarak vaade bulunmuştur. Hâlid er-Rebî derdi ki: “Bana duâ ediniz, duânıza karşılık vereyim.” âyetindeki rahmete hayret etmekteyim. Çünkü Allahu Teâlâ, kullarına, önce duâ etmeyi emretti ve peşinden hiçbir şart ortaya koymadan kabul edeceğini va’detti.” İsticâbe ve icâbe; kulun duâsının kabul ve geçerli olmasıdır. Sâdık ve samimi olarak duâ eden, hiç şüphesiz, kime duâ ettiğini yakîn nûru ile bilmektedir. Böyle bir duâ, kul ile Rabbi arasındaki perdeleri geçerek Allahu Teâlâ’nın huzurunda durur ve hâcetin görülmesini te’min eder. Allahu Teâlâ, Fâtiha sûresini husûsi olarak bu ümmete indirmekle, onlara büyük bir ikramda bulunmuştur. Orada duâdan önce hamd ve senâ vardır. Bu, duânın daha çabuk kabulü için önce zikredilmiş ve bu şekilde Allahu Teâlâ, kullarına, kendisine nasıl duâ edeceklerini ta’lim buyurmuştur. Bu sûreye, Kitâb-ı ilâhiye’yi ilk açan sûre olduğu için; “Fâtihatu’l-Kitâb” denmiştir ve bundan başka onun “es-Seb’ul Mesânî”, “el-Kur’ânu’l-Azîm” isimleri vardır. Denilmiştir ki: Fâtiha sûresi, bir defa Mekke’de, bir defâ da Medine’de nâzil olduğu için, ona, “el-Mesânî” ismi verildi. Fâtiha’nın her inişinde Rasûlullah (a.s) için ayrı bir anlayış ve değişik mânalar hâsıl oluyordu. Hatta, Rasûlullah (a.s) onu her okuyuşunda

306- (Taberî, Câmiu’l-Beyân, X, 2; Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, III, 475.)

307- (Münzirî, et-Terğib, I, 370.) 308- (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, 432 (Had. No: 7447); Zebîdî, ithâfu’s-Sâde, III, 39 (Beyrut-Lübnan, I989); Ali el-Muttakî, Kenzu’l-Ummâl, III, I44 (Had. No: 5891.)) 309- (İbnu Mâce, Zühd, I5; Ahmed, Müsned, V, 412.)

kendisine, değişik bir mâna zâhir oluyordu. Bu, onun bütün zamanlarında devam etmiştir. Onun ümmetinden gerçek manasıyla namaz kılanlar için de (derecelerine göre) Fâtiha’nın sır ve incelikleri açılır keşfolur; her bir okuyuşlarında O’nun mâna denizinden hikmet incileri ortaya çıkar. Diğer bir görüşe göre; Fâtiha’ya “el-Mesânî” denmesi, onun diğer peygamberler dışında sâdece Rasûlullah (a.s)’a indirilmiş yedi âyet olmasındandır. Ümmii Rûmân şöyle anlatmıştır: “Hz. Ebû Bekir (r.a) beni, namaz içinde sağa sola sallanırken gördü. Öyle bir azarladı ki; neredeyse namazı bozacaktım. Namazdan sonra, beni yanına çağırarak, şöyle dedi: Rasûlullah Efendimizi (s.a.v) şöyle buyururken işittim: “Sizden birisi namaza durduğu zaman, azaları sükûnet içinde olsun; Yahudilerin sağa sola sallandıkları gibi sallanmasın. Çünkü namazda organların sükûneti, namazın tamamındandır.”310 Rasûlullah (a.s) buyurmuştur ki: “Nifâk olan huşûdan Allah’a sığınınız!” Sahabîler: “Nifak olan huşû’ nedir?” diye sorduklarında: “Bedenin huşû’ içinde gözüküp, kalbin nifakla dolu olmasıdır, " 311 buyurdu. Yahudilerin sağa sola sallanmalarına gelince, bu konuda şunlar anlatılmıştır: Hz. Mûsâ (a.s), İsrâiloğullarının iç âlemlerindeki anlayış ve nûrun azlığından dolayı onlara daha çok, işlerin zâhirine göre davranıyordu. Onlara, yapacakları işleri bu şekilde anlatıyor ve gözlerinde büyütüyordu. Onların bu şekilde, zâhire düşkünlüklerinden dolayı Allahu Teâlâ, Hz. Mûsâ’ya Tevrat’ı altınla süslemesini vahyetmişti. En iyisini Allahu Teâlâ bilir ama, namazda sallanmaları bence şundan oluyordu: Hz. Mûsâ (a.s), namaz kılarken ve Allahu Teâlâ’ya yalvarırken, kalbine inen vâridat ve üzerine yağan feyiz dalgaları ile, sakin denizin esen rüzgarla dalgalanması gibi sağa sola sallanıyordu. Onun içinde oluşan bu coşma, dışına yansıyordu. Çoğu zaman rûhu, gözünü huzûr-ı ilâhiyeye takıp oraya yükselmek istiyordu. Halbuki rûh, bedenle içiçedir ve onunla bir kaynaşma hâlindedir. Rûhun bu coşkusundan dolayı kalıbı da çırpınıyor ve sağa sola sallanıyordu. Yahudiler de Hz. Mûsâ’nın zâhirine bakarak, içlerinde bu İlâhî nûr ve cezbeden hiçbir nasipleri olmadığı halde, sallanmaya başladılar. Bunun için; Rasûlullah (a.s), vesveseye düşen kimselerin hâlini beğenmeyerek şöyle buyurmuştur: “Bu şekilde, İsrâiloğullarının kalplerinden Allahu Teâlâ’nın azametini idrâk çıktı. Öyle ki; bedenleriyle huzûr-ı İlâhide oldukları halde, kalbleri başka yerde dolaştı. Halbuki Allahu Teâlâ, bedeni namazda olduğu gibi, kalbi namazda hazır olmayan kimsenin namazını kabul etmez. Bir adam, devamlı namaz kılıp durur, fakat, kalbi namazdan yana boş ve gafil olduğu için, kendisine namazının onda bir ecri bile yazılmaz." 312 Bil ki; Allahu Teâlâ beş vakit namazı farz kılmıştır. Rasûlullah (a.s) buyurmuştur ki: ‘‘Namaz dinin direğidir. Kim onu (kasden) terk ederse, küfre girer."313

310- (Ebû Nuaym, Hiyetü’l-Evliyâ, IX, 304; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, I20 (Had. No: 783.); Münavi, Feyzu’l-Kadir, I, 413 (Had. No: 783.).) 311- (Beyhakî, Şuabu'l-İmân, V, 364 (No: 6966-67); Zebîdî, ithâfu’s-Sâde, X, 405)

312- (Münzirî, et-Terğib, I, 348, Son kısımla ilgili hadisler için bkz: Zebîdî, İthâfu's-Sâde, III, I73, I8I.)

313- (Beyhakî, Şuabu’l-lmân, III, 39 (Had. No: 2807), Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, I, 290; Münzirî, et- Terğib, I, 385.)

Demek ki, kulluğun gerçekleşmesi ve Allah’a karşı rubûbiyet hakkının yerine getirilmesi namazla mümkün olmaktadır. Diğer bütün ibâdetler, namazın sırrının gerçekleşmesine birer vesiledir. Sehl b. Abdullah et-Tusterî demiştir ki: “Kulun, farz namazları tam olarak yapabilmesi için, namazın önündeki ve sonundaki sünnetlere ihtiyacı vardır. Sünnetlerin tam olarak yapılabilmesi için nâfilelere ihtiyacı vardır. Nâfilelerin tam olabilmesi içinse, edeblere ihtiyacı vardır.” Bu edeblerden birisi de kalben dünya sevgisini terk etmektir. Sehl b. Abdullah’ın yukarıdaki sözü, Hz. Ömer (r.a)’in, bir defasında, minberde söylemiş olduğu şu sözle aynı mânadadır. O demiştir ki: “Öyle adam vardır ki; müslüman olarak saçını başını ağartmıştır, fakat, Allah için hakkıyla kıldığı bir namazı yoktur!” Şöyle bir haber vârid olmuştur: “Kul namaza durduğu zaman Allahu Teâlâ, kendisiyle kul arasındaki perdeyi kaldırır ve Kerim olan zâtıyla ona yönelir. Melekler iki omuzu üzerinde göğe kadar saf bağlarlar. Onunla birlikte namaz kılarlar ve duâsına “âmin” derler. Namaz kılanın üzerine semâdan İlâhî rahmet yağar ve bir münâdî şöyle seslenir: “Eğer namaz kılan, kiminle konuştuğunu bilseydi; başka yana iltifat etmezdi.”314 Allahu Teâlâ, gök ehline taksim ettiği vazifeleri, namaz kılanlar için her rekatte bir araya getirmiştir. Allahu Teâlâ’nın yarattığı günden beri devamlı rükû hâlinde olan melekleri vardır ki; kıyâmete kadar bu hâli devam ettirir, rükûdan kalkmazlar. Aynı şekilde, devamlı kıyamda, secdede ve kuudda bulunan melekler vardır. Kalben uyanık bir kul, rükûsunda, rükûda olan meleklerin sıfatıyla sıfatlanır. Secdede de secde eden meleklerin sıfatına bürünür. Bu şekilde, namazın her rüknünde, o meleklerin arasında onlardan birisi gibi olur. Farz namazların dışında, nâfile namazı kılarken, rükûda, rükûun tadına varıncaya kadar beklemek ve rükûdan uzunca bir süre kalkmamaya çalışmak lâzımdır. Eğer, beşeriyet hâli gereği, kendisinde bir usanma durumu meydana gelirse, hemen tevbe ederek, bu şekilde bir süre bekler ve o hâl içinde elde edilecek hâlin ve kalbî huşûnun zevkine ulaşabilmek için gayret sarf eder. Rükûnun hakkını vermeye çalışan kimseye, rükû ve secde hâlinden kalkma duygusu gelirse; bu durumda o, mevcut hâlin hakkını vermemiş onun sırr ve lezzetine ermemiş sayılır. Bu durumda, onun bütün gayreti; başka şeylerden tamamen kesilerek, o hâle dalmak olmalıdır. Bu şekilde, namazda yaptığı her hareketin bereketinden bolca nasiplenmeye çalışmalıdır. Hiç şüphesiz, insan tabiatında bulunan sürat ve acelecilik, insana mânevî fetih (ve rahmet) yollarını kapatır. Kul, yukarıda anlatılan şekilde (hiç vaziyetini ve kalbini bozmadan) İlâhî nefha (ve bereketlerin) eseceği mahallerde (sabırla) beklemelidir. Böylece, kendisini güzelce o hâle verebilen kimsenin mânevî nasib (ve feyizleri) artar ve kul, vuslat makâmında yerleşir. Namazda dört şekil ve altı zikir vardır. Şekiller; kıyâm, kuûd, rükû ve sucûddur. Zikirler ise; tilâvet, tesbih, hamd, istiğfar, duâ ve Peygamber Efendimize salavat getirmektir. Hepsi on eder. Bu on amel için meleklerden on ayrı saf kurulmuş ve her birine bunlardan birisi (vazife olarak) verilmiştir. Her safta onbin melek vardır. (Toplam yüz bin melek olmaktadır.) Demek ki; kul, iki rek’at namazında, yüz bin meleğe dağıtılmış olan amelleri bir araya getirerek yapmış olmaktadır.

314- (Benzeri rivâyetler için bkz: Münzîrî, et-Terğib, I, 343, 372-73.)