Ara
Menü

NAMAZIN EDEBLERİ VE SIRLARI

2.619 kelime

Namaz kılan kimsenin riâyet edeceği edeblerin en güzeli, kalbinin, az veya çok, hiçbir dünyevî şeyle meşgul olmamasıdır. Çünkü uyanık kalbli akıllı kimseler, namazı kendilerine emredildiği şekilde kılabilmek için dünyayı terk ederler. Dünyâ ve meşguliyetleri kalbi meşgul eden bir şey olduğu için salihler, Cenâb-ı Hakk’a karşı münâcaata olan düşkünlükleri, Allah’a yakınlık arzuları ve âlemlerin Rabbine bâtınlarıyla bağlılıklarından dolayı, onları terk etmişlerdir. Çünkü bedeniyle namazda hâzır bulunmak, zâhiri teslimiyettir; namazda kalbin Allahu Teâlâ’dan gayri şeylerden boşalması da bâtınî teslimiyettir. İşte büyükler, bu teslimiyetleri bozulup, kullukları mahvolmasın diye, bedenleri namazdayken bâtınlarının başka yer ve şeylerde olmasını uygun görmezler ve kalb, dünyevî herhangi bir şeye bağlı iken namaza girmekten sakınırlar.

328- (İlgili hadisler için bkz; Buhari, Mevakıtu’s-Salât, 6; Müslim, Taharet, 10-16; Ahmed, Müsned, V, 437; Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, IV, 485 vd.; Münziri, et-Terğib, I, 234; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, l, 298.)

Denilmiştir ki: “Kişinin namazdan önce onu namazda meşgul edecek hâcetini gidermeye el atması, onun ince din anlayışından ileri gelmektedir.” Bu konuda, Rasûlullah (a.s) şöyle buyurmuştur: “Akşam yemeği ve namazı bir araya geldiğinde, önce yemeği yiyiniz. ” 329 Küçük ve büyük abdesti sıkışan kimse, bu halde namaza durmamalıdır. Ayağındaki mesti dar olup ayağını sıkarak kalbini meşgul eden kimse de, bu halde namaza durmamalıdır. Denilmiştir ki: “Daralıp sıkışmış kimsenin doğru bir görüşü yoktur.” Bunun için, bahsettiğimiz şeyler gibi, namazda kalbini karıştıracak bir hâl ve ihtiyaç içindeyse, bu hâliyle namaz kılmak edebe uymaz. Bir şeyi aşırı dert etmiş ve öfkeli iken namaza durmak da böyledir. Nitekim bir haberde: “Sizden biriniz, canı çok sıkkın ve öfekil bir halde iken namaza durmasın.” 330 buyrulmuştur. Kula gereken; zâhiri ve bâtını en güzel bir halde iken namaza durmasıdır. Namaz kılanın en güzel hâli; âzalarının sükûnet içinde olması, sağa sola iltifat etmemesi, başını hafifçe önüne eğip sağ elini sol elinin üstüne koymasıdır. Yüce bir melikin huzurunda durmakta olan bir kulun bu şekil duruşu ne kadar güzeldir. Namazda peşpeşe olmayan üç harekete, dinen ruhsat verilmiştir. Fakat azimet sahipleri, namaza âit olmayan bütün hareketleri terkederler. Bir defasında, namaz kılarken selam esnâsında elim hareket etmişti. Yanımda da sâlihlerden bir zât bulunuyordu. Namazı bitirdiğimde, o zât yaptığımı beğenmeyerek: “Bize göre; kul namaza durduğu zaman, hiçbir şeyi hareket etmeyen cansız bir varlık gibi durmalıdır.” dedi. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Namazda yedi şey şeytandandır:

1-Burun kanaması. 2-Uyuklamak. 3-Vesvese. 4-Esnemek. 5-Kaşınmak. 6-Sağa sola bakmak. 7-Herhangi bir şeyle oynamak. ”

Bazı rivâyetlerde, yanılma ve şüphe de zikredilmiştir. Abdullah b. Abbas (r.a) demiştir ki: “Namazda huşû; namaz kılanın sağındaki ve solundaki kimseleri tanımamasıdır.” Süfyan es-Sevrî’nin: “Huşûsu olmayanın, namazı fâsit olmuştur.” dediği rivâyet edilmiştir. Muaz b. Cebel ise, bundan daha şiddetli olarak: “Kim, kasden, sağındaki ve solundaki kimseyi tanırsa, onun namazı yoktur.” demiştir.

329- (Buhârî, Ezan, 42; Müslim, Mesâcid, 64-66; Ebû Dâvud, Et’ıme, I0; Tirmizî, Mevâkıt, I45.) 330- (Zebîdî, ithâfu’s-Sâde, III, I44.)

Âlimlerden birisi de: “Kim namazda, duvar yahut sergi üzerine yazılmış bir yazıyı okursa, namazı bâtıl olur” demiş; diğer bir âlim de bunu: “Çünkü âlimler, bunu namaza ters bir amel saymışlardır.” diye açıklamıştır. “Onlar namazlarında devamlıdırlar.” (Meâric (70), 23.) âyetinin tefsirinde: “Namazda devamlılık; namazın sonuna kadar, âzalardaki huzur ve sükûneti devam ettirmektir.” denilmiştir.4 5 Sûfilerden birisi demiştir ki: “İftitah tekbiri aldığın zaman, Allahu Teâlâ’nın sana bakmakta ve kalbinden geçenleri bilmekte olduğunu bil. Namazında Cennet’i sağ yanında, Cehennemi de sol yanında farzet.” Burada, Cennet ve Cehennemi düşünmeyi özellikle zikrettik. Çünkü kalb, âhireti hatırlamakla meşgul olunca, içindeki vesvese kesilir. Böylece bu canlandırma, kalbdeki vesveseyi defetmek için bir tedâvi olur. Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî, bize, icâzet tarikiyle, Sehl et-Tusterî’nin şöyle dediğini nakletti: “Kalbi, âhiret düşüncesinden boş olan kimsenin kalbine, şeytanın vesveseleri musallat olur. Fakat, bâtını yakinin sâfiyetini ve mârifet nûrunu bulan kimse, İlâhî tecellîleri bizzat müşâhade ettiği için, artık bazı şeyleri kalbinde hayal etme ihtiyacı olmaz.” Ebû Said el-Harrâz demiştir ki: “Rükûnun edebi; sırt dümdüz bir halde tutularak yere doğru yaklaşmak, bütün mafsallarını arş-ı azime paralel olarak düzgünce tutmak ve bedeni toprağa eğmek, kalbde Allah’dan daha büyük bir şey düşünmeden O’nu yüceltmek, nefsi de bir toz zerreciğinden daha küçük olacak şekilde, küçültmektir. Başını rükûdan kaldırıp Allah’a hamd edince, O’nun bunu işittiğini bilmelidir.” Hazret şunu da ilâve etmiştir: “Kul namazda, Allah’a karşı huşûdan neredeyse eriyecek bir halde olmalıdır.” Ebû Nasr es-Sarrâc, demiştir ki: “Kul, Kur’ân okumaya başlayınca, riâyet edeceği edeb; okuduğunu sanki Allahu Teâlâ’dan dinliyormuş gibi, kelâmın sâhibini müşâhade etmesi ve onu kalbine işittirmesidir. Yâhut, kendisi Allahu Teâlâ’ya okuyormuş gibi okumasıdır.” Yine es-Sarrâc demiştir ki: “Sûfilerin namazdan önceki edebleri; murâkabe, kalbi havâtır ve boş şeylerden koruma ve Allahu Teâlâ’dan gayri her şeyi kalbden atmaktır. Onlar, kalp huzûru ile namaza kalktıklarında, sanki bir namazdan diğer namaza geçmiş gibidirler. Beraberce namaza girdikleri akıl ve nefisleriyle birlikte namaz içinde ağlarlar. Namazdan çıktıkları zaman; asıl halleri olan kalp huzûruna devam ederler. Bu durumda onlar, sanki devamlı namazda gibidirler. İşte namazın edebi budur.” Anlatıldığına göre, sûfilerden birisi, devamlı vecd ve istiğrak hâlinden dolayı kıldığı namazın rekâtlarını tesbit edemezdi. Bunun için yanına arkadaşlarından birisi oturur, kaç rekât kıldığını kendisine sayıp söylerdi.

Denilmiştir ki: Namazın dört şubesi vardır: 1-Kalıbın (cesedin) mihrabta hazır olması. 2-Aklın el-Melikü’l-Vehhâb olan Cenâb-ı Hakk’ın huzuruda bulunması 3-Kalbin bütün şüphelerden hâli olarak huşû’ sâhibi olması 4-Âzaların edebe muğâyir bir fiil işlemeksizin, hudu’ (sükûnet) içinde bulunması.

Çünkü, kalbin İlâhî huzurda hâzır olması anında önündeki perde kaldırılır. Nefsin edeb ve huşû içinde hazır olmasıyla rahmet kapıları açılır. Âzaların hudu’ ve sükûnetinde ise; sevap mevcuttur. Demek ki, kalp huzuru olmadan namaz kılan,

kendini aldatmıştır. Aklı başka yerde namaz kılan, yanılmıştır. Nefsi hudu’ ve sükûnet içinde olmadan namaz kılan, hata etmiştir. Âzaları huşû içinde olmadan namaz kılan, kendine cefâ etmiştir. Yukarıda vasfedilen şekilde, (bütün âzaları ile huşû ve hudu’ içinde) namazı kılan ise, namazın hakkını vermiştir. Namazdaki huşu ve huzurun önemini belirten bir hadislerinde Rasûlullah (a.s) Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Kul, kalbi, gözü ve kulağı (her şeyi) ile Allah’a yönelerek farz namaza başladığında, annesinden doğduğu günkü gibi (günahlardan) tertemiz olarak namazından ayrılır” 331 "Allahu Teâlâ, kul (abdestte) yüzünü yıkayınca, ona bulaşan günahları, ayaklarını yıkayınca onun işlediği günahları affedip temizler. Öyleki namaza üzerinde hiçbir günah kalmadan girer. ”332 Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin huzurunda hırsızlıktan bahsedildi. Efendimiz (s.a.v): "En kötü hırsızlık hangisidir, bilir misiniz? Diye sordu. Ashab: “Allah ve Rasûlü en iyisini bilir.” dediler. Rasûlullah (a.s): "En kötü hırsızlık, kişinin namazından çalmasıdır.” buy urdu. Ashab: “Kişi namazından nasıl çalar?” diye sorduklarında, Rasûlullah (a.s.): "Rükûsunu, secdelerini, huşu ve kıraatini tamam yapmayıp noksan bırakmasıdır.” buyurdu.”333 Rivâyet edildiğine göre; Ebû Amr b. Alâ, bir defasında imamlığa geçirildi: “Ben bu işe uygun değilim” dedi. İsrar ettiler; ileri geçti. Namaza durduğunda tekbir alır almaz kendinden geçip bayıldı. Bunun üzerine imâmete başkasını geçirdiler. Ayılınca, ne olduğunu sordular; şöyle dedi: “Cemaata: “Safları düzeltip, düzgün durunuz.” dediğimde, gizli bir ses bana: “Sen Allah ile aranı düzelttin mi ki, onlara düzgün durun, diyorsun!” dedi; bundan dolayı, aklım başımdan gitti.” Rasûlullah (a.s) buyurmuştur ki: "Kul, güzelce abdest alır, namazını vaktinde kılar, rükû, secde ve diğer rükünlerini tam olarak yapar, vakitlerini güzel korursa, namaz kendisine: “Sen beni koruduğun gibi, Allah da seni korusun” der. Sonra, üzerindeki bir nurla semâya kadar yükselir. Allahu Teâlâ’nın huzuruna ulaşır ve sâhibine şefaat eder. Kul, namazın âdab ve erkânına riâyet etmeyip zâyi edince, namaz: “Sen beni zâyi ettiğin gibi, Allah da seni zâyi etsin. ” der. Sonra, üzerinde bir zulmet bulunduğu halde semânın kapılarına kadar yükselir, kapılar kapanır (ileri geçemez). Sonra eski bir paçavra gibi dürülerek, sâhibinin yüzüne çarpılır.”334 Ebû Süleyman ed-Dârânî demiştir ki: “Kul namaza durduğu zaman, Allahu Teâlâ meleklerine: “Benimle kulum arasındaki perdeyi kaldırın.” buyurur. Kul, Hakk’tan kopup başka tarafa iltifat edince de: “Benimle onun arasındaki perdeyi indirin. Onu tercih ettiği şeyle baş başa bırakın.” buyurur.

331- (Münzirî, et-Terğib, 1, 253; Benzer bir hadis için bkz: Ebu Davud, Salat, 158.) 332- (Müslim, Tahâret, 32; Mâlik, Tahâret, 3I; Ahmed, Müsned, II, 308.) 333- (Beyhakî, Şuabu’l-lmân, III, I25 (Had. No: 3II5-3II6); Dârimî, Salat, 78; Mâlik, Sefer, 72; Ahmed, Müsned, III, 46; Ali el-Muttakî, Kenzu'l-Umai, VII, 507-508.) 334- (Beyhakî, Şuabu’l-İmân, III, 144 (Had. No: 3140); Münzirî, et-Terğib, 1. 339.)

Ebû Bekir el-Varrâk demiştir ki: “Çoğu zaman, iki rek’at nâfile namaz kılarım da sanki zinâ etmiş kimsenin utanması gibi, (namazımdaki gafletimden dolayı) Allah’dan hayâ ederek namazdan ayrılırım.” Onun bu sözü, Allahu Teâlâ’ya karşı edebinin büyüklüğünden kaynaklanmaktadır. Herkesin namazdaki edebi; Allahu Teâlâ’ya yakınlığı ölçüsünde olur. Mûsâ b. Ca’fer’e: “İnsanlar önünden gelip geçerek namazını ifsâd ediyorlar.” denilince: “Kendisi için namaz kıldığım zât, bana, önümden geçenden daha yakındır.” demiştir. Anlatılır ki; Zeynülâbidin Ali b. Hüseyn (r.a), namaza çıkmak istediği zaman (heybeti ilâhiyeden dolayı) yüzünün rengi değiştiği için tanınmaz olurdu. Bu durum kendisine sorulunca: “Kimin huzurunda durmak istediğimi biliyor musunuz?” demiştir. Ammar b. Yâsir (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Kişiye namazından ancak aklı başında olarak kıldığı kısım (makbul olarak) yazılır.” Hadis-i şerif, diğer bir rivâyette şu şekilde zikredilmiştir: “Sizden bazıları, kâmilen namaz kılar. Bazıları yarım, bazıları üçte bir, bazıları dörtte bir, bazıları beşte bir miktarında (kalp huzuru ve uyanıklığı ile) namaz kılar. Bu, onda bire kadar gider.”335 Ali el-Havvas demiştir ki: “Kişi nâfile namazları, farzlardaki noksanları tamamlamak niyetiyle kılmalıdır. Bu niyetle kılınmayan nâfileden, bir hayır beklenmez. Bize ulaşan habere göre; Allahu Teâlâ, farz namazları tam olarak edâ edilmedikçe, nâfileleri kabul etmez. Böyle kimselere Allahu Teâlâ şöyle buyurur: Sizin hâliniz; borcu olan kimseye borcunu ödemeden hediye vermeye kalkan kötü adama benzemektedir.” Yine el-Havvas demiştir ki: “Halk iki şeyle Allahu Teâlâ’dan koptular: Birincisi; nâfilelerin peşine düştüler fakat, farzları zâyi ettiler. (Onu tam hakkıyla edâ etmediler). İkincisi; zâhirde birtakım ameller işlediler fakat, bâtınen amellerinde (Allah için) ihlas ve sadakate sarılmadılar.” Halbuki, Allahu Teâlâ, ancak hak üzere ihlasla işlenen ameli kabul eder.” Namazda gözlerin açık tutulması, kapalı olmasından daha evlâdır. Ancak nazarı sağa sola takılarak düşüncesi dağılanlar, huşûya yardımcı olsun diye gözlerini yumabilirler. Namazda esneyen kimse, mümkün olduğu kadar dudaklarını kapatarak buna engel olmaya çalışır. Çenenin göğse yapıştırılması (başın iyice eğilmesi) uygun değildir. Namazda başkasını sıkıştırıp rahatsız etmek de yanlıştır. Nitekim: “Namazda başkası tarafından zahmete uğrayan kimse, kendisini sıkıştıranın namaz sevabını alır götürür, ona bir şey kalmaz.” denmiştir. Yine bu konuda: “Kim birinci saftakileri sıkıştırmamak için, ikinci safa durursa, Allah ona, birinci saftakilerin sevâbının bir mislini verir. Onların sevâbından da bir şey eksiltmez." denmiştir. Anlatıldığına göre; İbrahim Halilullah (a.s) namaza başladığı zaman, bir mil uzaktan kalbinin inilti sesleri duyulurdu.336 Hz. Âişe’nin rivâyetine göre; Rasûlullah (a.s) namaz kılarken göğsünden (kaynayan) tencerenin (hararetten) çıkardığı ses gibi iniltili ses duyulurdu. Hatta bu ses Medine’nin bazı sokaklarından da duyulurdu.337

335- (Beyhakî, Şuabu’l-imân, III, I36 (Had. No: 3I207); Ali el-Muttakî, Kenzu’l-Ummâl, VII, 5II. (Had. No: 200II-I2); Zebîdî, Ithâfu’s-Sâde, III, I73.) 336- (Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, III, 38.) 337- (Ebû Dâvud, Salat, I47; Nesâî, Sehv, I8; Ahmed, Müsned, IV, 25.)

Cüneyd el-Bağdâdî’ye: “Namazın farzları nedir?” diye sorulduğunda: “Kalbden dünyevî bağları kesmek, düşünceyi toplamak ve Allahu Teâlâ’nın huzurunda bulunmaktır.” demiştir. Hasan el-Basrî demiştir ki: “Namazın sana kolay geldikten sonra, dinin emirlerinden hangisi zor gelir ki?” Anlatılır ki; Allahu Teâlâ, peygamberlerinden birisine şöyle vahyetmiştir: “Namaza durduğun zaman, bana kalbinden huşûyu, bedeninden hudûyu (sükûneti), gözünden de yaşları hibe et; bunları eksik etme. Çünkü ben sana çok yakınım.” Ebu’l-Hayr el-Akta şöyle anlatmıştır: Rasûlullah (a.s)’ı rüyamda gördüm, kendisine: “Bana bir tavsiyede bulun Ya Rasûlellah!” dedim. Efendimiz (a.s.): “Ya Ebe’l-Hayr! Aman namaza dikkat ve devam et! Ben de Rabbimden bana bir tavsiyede bulunmasını istedim, namazı tavsiye etti ve: “Sana en yakın olduğum an; senin namazda olduğun zamandır.” buyurdu.” dedi. İbnu Abbas (r.a): “Tefekkür içinde kılınan iki rek’at namaz, bütün geceyi gafletle ibâdetle ayakta geçirmekten daha hayırlıdır.” demiştir. Anlatıldığına göre; Muhammed b. Yusuf el-Fergânî, Hâtem el-Esamm’ı halka vaaz u nasihat ederken gördü. Kendisine: “Yâ Hâtem! Görüyorum ki halka vaaz ediyorsun; kendin güzel namaz kılabiliyor musun?” diye sordu. Hâtem: “Evet!” dedi, el-Fergânî: “Peki nasıl kılıyorsun?” deyince, Hâtem: “Namaz, Allahu Teâlâ’nın emri olduğu için edâ etmeye kalkarım. Korku ve haşyetle yürür, İlâhî heybeti düşünerek namaza girmeye hazırlanırım. Azamet-i sübhâniyeyi düşünerek tekbir alırım. Ağır ağır mânasını anlayarak Kur’an okurum. Huşû ile rukûya eğilir, tavâzu ile secdeye giderim. Tam bir huzur ve sükûnet içinde teşehhüde otururum. Sünnete uygun selâm verir, namazımı Rabbime teslim ederim. Yaşadığım sürece onu kılmaya gayret gösteririm. Nefsime döner: “Hakkıyla yapamadın!” diye onu kınarım; kabul edilmeyeceğinden korkarım. Ben hafv ve recâ (korku ve ümid) içinde bulundukça, kabul edileceğine ümitle bakarım. Onu bana öğretene teşekkür ederim. Benden sorana öğretirim. Beni hidâyete ulaştırdığı için Rabbime hamdederim.” Bunu duyan Muhammed b. Yusuf: “Devam et! Senin gibiler vâiz olmaya yakışır.” dedi. “Sarhoş olduğunuz zaman namaza yaklaşmayınız.” (Nisa (4), 43.) âyetinin tefsirinde: “Dünya sevgisinden veya çok aşırı düşünceden dolayı aklınız sarhoş gibi dalgın olduğu zaman, namaz kılmayınız.” denmiştir. Rasûlullah (a.s) şöyle buyurmuştur: "Kim iki rek’at namaz kılar ve içinden dünya ile ilgili (namazın huşûsunu bozacak) herhangi bir düşünce geçirmezse, Allahu Teâlâ, onun geçmiş günahlarını affeder.” (Buhârî, Vudû’, 23; Ebû Dâvud, Salat, I58.) Diğer bir hadis-i şerifte ise şöyle buyrulmuştur:

"Namaz ancak; boyun büküklüğü, tavâzu’ tazarru 338 nedâmet ve ellerini kaldırıp: “Allah’ım! Allah’ım!” diye yalvarmaktır. Kim böyle yapmazsa, onun namazı eksiktir." 339 Haberde bildirildiğine göre; mü’min, namaz için abdest aldığında, şeytan ondan korktuğu için yeryüzünün en uzak bölgelerine kaçar. Çünkü o, en büyük melik olan Allah’ın huzuruna çıkmaya hazırlanmadadır. Tekbir aldığı zaman İblis ondan perdelenir. Onunla şeytan arasına perde çekilir; şeytan ona bakıp göremez. O da zâtıyla Allah’a yönelir. Kul, “Allahu Ekber: Allah büyüktür.” dediği zaman Allah onun kalbine nazar eder. Eğer kalbinde Allahu Teâlâ’dan daha büyük olarak değer verdiği bir şey yoksa: “Doğru söyledin, Allah, senin kalbinde dediğin şekilde büyük bilinmektedir.” der. Kalbinden arşın derinliklerine kadar uzanan bir nûr parlar ve bu nûrla ona yer ve göklerin sırrı keşfolur. Bu nûr miktarınca kendisine hasenat yazılır. Câhil ve gâfil bir kimse ise; namaza kalktığı zaman, sineklerin bir damla bala üşüşmesi gibi, şeytanlar kalbini sararlar. Bu kimse “Allahu Ekber.” diyerek tekbir aldığı zaman, Allahu Teâlâ kalbine nazar eder; eğer kalbinde Allah’dan daha çok değer verdiği bir şey varsa, Allahu Teâlâ: “Yalan söyledin, dediğin gibi, senin kalbinde en büyük görülen Allah değildir.” der. Sonra, kalbinden, semanın derinliklerine kadar ulaşan bir duman yükselir ve kalbini melekût âleminden perdeler. Bu perde gittikçe kalınlaşır. Şeytan kalbini bir lokma gibi yutar, durmadan kalbine üfürüp vesvese verir, boş şeyleri kendisine süsler, tatlandırır. Öyle olur ki kul, namazda ne okuduğunu anlamadan onu bitirir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Eğer şeytanlar insan oğlunun kalbinde dolaşmasalardı; onlar, melekut alemine bakar ve oralardaki esrarı görebilirlerdi.” 340 Bedenlerin edebinin güzelliğinden dolayı kemâlat bulmuş saf kalbler, semâvî (semâya âit) kalblerden olur ve tekbirle namaza girdiği gibi (aynı anda) semaya da girer. Allahu Teâlâ semâyı, şeytanların tasallutundan korumuştur. Bunun için, semâvî olan kalbe de şeytan yol bulup giremez. Artık geride nefse âit düşünce ve hisler kalır. Semânın şeytanlardan korunup tasarrufunun kesildiği gibi, kalbdeki nefsânî duygular kesilip atılmaz. Fakat, kurbiyyet için seçilmiş kalbler yavaş yavaş İlâhî huzûra doğru yaklaştırılır ve semâvat tabakalarında yükselirler. Yükseldiği her tabakada nefsin zulmetinden bir parça geride kalır. Semâ tabakalarını her geçiş ve yükselişte nefsânî düşünceler o nisbette azalır. Arşın nurunun nefsi sarmasıyla, nefse âit vesvese türü bütün düşünceler silinip gider. Nefsin zulmetleri, gecenin gündüzün içinde yavaş yavaş kaybolup gitmesi gibi; kalbin nuru içinde kaybolur gider. İşte o zaman edebler, en güzel şekilde uygulanabilir. Namazın edebine âit zikrettiğimiz bu şeyler, yapılması icab eden pek çok edebden az bir kısmıdır. Aslında, namazın durumu, vasfettiğimizden daha büyük ve anlattığımızdan daha üstündür. Namaz hususunda bazıları büyük bir hataya düşmüşlerdir. Şöyle ki bu kimseler, namazdan maksadın Allahu Teâlâ’yı zikretmek olduğunu, zikir hâsıl olunca da namaza bir gerek kalmadığını zannederek, sapıklığa gitmişler, bâtıla dalmışlar; İlâhî usûl ve ahkâmı ortadan kaldırıp helal ve haram sınırını korumayı terk etmişlerdir. Bir başka grup ise böyle bir sapıklığa düşmemişler fakat, hâl olarak kendilerini noksan ve geride bırakacak bir yola girerek farzları kabul edip, nâfilelerin faziletini inkâr

338- (Tirmizi, Salat, I66; Ahmed, Müsned, I, 2II.), 339- (Tirmizi, Salat, I66; Ahmed, Müsned, I, 2II.) 340- (Ahmed, Müsned, II, 353; Zebidi, İthafu’s-Sade, IV, 3328.)

etmişler, elde ettikleri azıcık hallere aldanıp, fazla amele yanaşmamışlardır. Onlar, namazın ve diğer ibâdetlerin her bir şekil ve hareketinde Allah’ın bir sırrı ve zikirlerle bulunmayan birçok hikmetler bulunduğunu bilemediler. Halbuki haller ve ameller, rûh ve cisim gibidir; birisinin ayakta durması için diğeri gereklidir. Kulun şu fâni dünyada yaşadığı sürece hayır amellerden yüz çevirmesi, azgınlığın ve adanmışlığın tâ kendisidir. Şu bilinsin ki, ameller mânevî haller ile temizlenip güzelleşir. Haller de güzel amellerle gelişip çoğalır.