1-TEVBE HAKKINDAKİ SÖZLERİ
Ruveym demiştir ki: “Gerçek tevbe; kulun tevbesinden tevbe etmesidir.” Denilmiştir ki, bu sözün mânası, Râbiatü’l-Adeviyye’nin şu sözü ile aynı manadadır: ‘Estağfirullah’ deyince, bir istiğfar da bu sözümdeki gafletime çekerim.” Hasan el-Mağazilî’ye tevbenin ne olduğu sorulunca: “İnâbe tevbesinden mi soruyorsun yoksa isticâbet tevbesinden mi?” demiştir. Soran zat da: “İnâbet tevbesi nedir?” diye sorunca, Hasan el-Mağazilî: “Aziz ve Celil olan Allah’dan senin üzerindeki kudretinden dolayı korkmandır.” demiştir. Adam: “İsticâbet tevbesi nedir?” deyince de: “Allahu Teâlâ’nın sana olan yakınlığından dolayı ondan haya etmendir.” demiştir. Hasan el-Mağazîlî’nin zikretmiş olduğu isticâbet tevbesini kul gerçek mânada elde ettiğinde, çoğu zaman, namazında Allahu Teâlâ’dan gayri kalbe gelen düşüncelerden bile tevbe eder. Bu isticâbet tevbesi, kurbiyyet ehli kimselerin bâtınları için lazımdır. Nitekim bir sözde: “Kendinde bir varlık görmen öyle bir günahtır ki, hiçbir günah ona denk olmaz.” denmiştir...
446- Ebû Dâvud, Edeb, 101, Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 181 (Hadisin son kısmı hariç). Son kısım için bkz: Ali el-Muttakî, Kenzu’l-Ummâl, II, 187.
Zünnun el-Mısrî de: “Avamın tevbesi günahlardan, havassın tevbesi gafletten, peygamberlerin tevbesi de diğer peygamberlerin ulaştıkları makâma ulaşmaktan âciz kaldıklarını görmelerinden olur.” demiştir. Ebû Muhammed Sehl’e bir günaha tevbe ederek onu terk eden, sonra bu şeyi kalbiyle düşünen yahut onu gören veyahut işitip te onun halâvetini bulan adamın durumu sorulunca şöyle demiştir: “Bir şeyden tat almak beşerin tabiatında vardır. Tabiat olmadan olmaz. O şeyden kurtulmanın yolu ancak, ondan şikâyet ederek kalbini Allahu Teâlâ’ya arz etmesi; nefsini o şeyi inkara zorlayarak onu başıboş bırakmaması, Allahu Teâlâ’ya o şeyi kendisine unutturması ve kendisini onun dışında kendi zikri ve tâatıyla meşgul etmesi için duâ etmesidir.” Yine bu zat: “Eğer o şeyi kötü görüp reddetmekten bir göz yumup açıncaya kadar gâfil olursa, selâmette kalmayacağından ve aldığı tadın, kalbinde bir şeyler yapacağından korkarım. Fakat o şeyin tadını bulmasıyla birlikte kalbiyle onu inkara çalışır ve üzülürse, önceki gibi zararı olmaz.” Sehl’in söylemiş olduğu bu söz, tevbesinin sıhhatli olmasını isteyen bütün Hakk tâliblerine kâfi ve yeterlidir. Hâli kuvvetli olan ârif ise, o şeyin tadını bâtınından gidermeye kuvvet ve imkân sahibidir. Bu, onun için kolaydır. Arifin bunu kolayca kalbinden gidermesinin pek çok yolu ve yöntemi vardır. Bir kimsenin kalbinde sâde yakin ve Hakk’ı müşâhadeden kaynaklanan İlahî muhabbetinin tadı yerleşmişse, artık onun kalbinde hangi tat kalabilir ki? Şu bir gerçek ki, nefsani arzuların kalbe tatlı gelmesi, kalbte Allah muhabbetinin ve İlahî tadın bulunmasındandır. Es-Sûsî’ye tevbenin ne olduğu sorulunca; şöyle demiştir: “Tevbe, gerçek ilmin kötülediği her şeyi terk ederek, ilmen övülen şeye dönmektir.” Bu söz, özel ve umûmî vasıflarıyla bütün tevbe kısımlarını içine almaktadır ve bu söz, onu söyleyen kimsenin zahirî ve bâtınî hallerini ortaya koymaktadır. Burada bahsedilen ilim, tevbenin bütün yönleriyle gerçekleşmesi için zahir ve batınla ilgi olan ilimdir. Ebu’l-Hasan en-Nurî demiştir ki: “Tevbe Allahu Teâlâ’dan başka her şeyden dönmendir.”
2- VERÂ HAKKINDAKİ SÖZLERİ
Rasûlullah (s.a.v) buyurmuştur ki: “Dininizin ayakta durması verâ iledir. ”447 Bize, Ebu Zür’a’nın icazet yoluyla naklettiğine göre, Ebu’d-Derdâ (r.a) şöyle anlatmıştır: “Rasûlullah (s.a.v), bir nehirde abdest aldı. Abdestini bitirince abdest suyunun fazlasını nehre boşalttı ve: “Aziz ve Celil olan Allah onu kendilerine fayda verecek bir kavme ulaştırır.” buyurdu. Hz. Ömer (r.a) demiştir ki: “İşini takvâ ile gören ve verâ ile hesabını yapan kimseye, dünya sahibi zenginlere boyun eğmesi doğru değildir.” Nakledilir ki; Haris b. Esed el-Muhasibî’nin orta parmağında bir damar vardı. Elini, içinde şüphe olan bir yiyeceğe uzattığı zaman bu damar çarpardı.
447- Münzirî, et-Tergib, II, 560.
Şibiî’ye verânın ne olduğu sorulunca şöyle demiştir: “Verâ; kalbinin bir an olsun Allahu Teâlâ’dan ayrılmamasına dikkat etmendir.” Ebû Süleyman ed-Dârânî ise: “Verâ; hiçbir te’vil ve yorum yapmaksızın, ilmin çizdiği sınırda kalmaktır.” demiştir. Yahya b. Muaz er-Râzi’ye, verânın ne olduğu sorulunca şöyle demiştir: “Verâ; kulun rızâ yahut gazab hâlinde ancak hak olan sözü söylemesi ve bütün gayret ve düşüncesinin Allahu Teâlâ’nın râzı olduğu şey olmasıdır." Bize, Ebu Zür’a, icâzet yoluyla, Ebû Bekr b. Halef’den, nakille İbnu’l- Cella’nın şöyle dediğini haber verdi: “Otuz senedir Mekke’de ikâmet eden birisini tanıyorum. Bu zat, Zemzem suyundan sadece kendi kab ve tasıyla çekerek çıkardığını içer ve şehirden gelmiş yiyecekten de hiçbir şey yemezdi. Onlarda şüpheli bir şey olacağı ihtimaliyle çekinirdi.” İbrahim el-Havvas demiştir ki: “Verâ; Allah’dan korkunun, korku ma’rifetin, marifet ve kurbiyetin delil ve işâretidir.”
3- ZÜHD HAKKINDAKİ SÖZLERİ
Cüneyd el-Bağdâdî demiştir ki: “Zühd; elin dünya mülklerinden, kalbin de onların peşine düşmekten boş olmasıdır.” Şiblî’ye: “Zühdün ne olduğu?” sorulunca şöyle demiştir: “Aslında zühd diye bir şey yoktur. Çünkü insan, ya kendisine ait olmayan bir şeye rağbet etmez, bu ise zühd değildir. Veya kendisine ait bir şeye rağbet etmez. Bu takdirde insanın yanında ve beraberinde olan bir şeye rağbet etmemesi nasıl olur? (Rağbet etmese elinde bulundurmazdı!) Öyleyse zühd; nefsi, elinde olmayanın peşine düşmekten alıkoymak ve elindeki malı da başkalarına Allah için sarf etmektir.” Hazret, bu sözüyle, daha önce zikretmiş olduğumuz şeylere işâret etmektedir. Şayet bu sözü olduğu gibi alacak olsak; çalışma ve kazanmanın temeli yıkılırdı. Fakat Şiblî; zühdüne güvenen kimsenin onunla aldanmaması için zühdü gözünde küçültmeyi kasdetmiştir. Rasûlullah (s.a.v) buyurmuştur ki: “Kendisine, dünyaya karşı zühd hâli ve zühd konusunda hakça söz etme kâbillyeti verilen bir kimse gördünüz mü hemen ona yanaşınız. Çünkü o, hikmet telkin eder.” 448 Allahu Teâlâ, Kârun’un kıssasında, zâhidleri âlim olarak isimlendirmiş ve bu hususa işâreten şöyle buyurmuştur: “Kendilerine ilim verilenler de şöyle dedi: (Ey Kârun gibi dünyayı isteyenler) yazıklar olsun size! İman edip sâlih amel işleyen için Allah’ın vereceği sevab daha hayırlıdır. ” (Kasas (28), 80.) Sehl b. Abdullah et-Tüsterî demiştir ki: “Aklın bin tane ismi vardır. Onun her bir isminden kaynaklanan bin isim daha vardır. Onun bütün isimlerinin evveli, dünyayı terktir.” Allahu Teâlâ’nın: “Onları sabrettikleri için emrimizle insanları hidayete götürecek önderler yaptık." (Secde (32), 24.) âyetinin tefsirinde: “Onların sabrettiği şey dünya idi.” denmiştir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
448- Beyhakî, Şuabu’l-İmân, VII, 346; İbnu Mâce, Zühd, 1.
“Âlimler, sultanlara karışmadıkları ve dünyaya dalmadıkları müddetçe Peygamberlerin eminleri (güvenilir vârisleri) dir. Sultanlara karıştıkları ve dünyaya daldıkları zaman, dininizi korumak için onlardan sakınıp ayrılınız. ”449 Büyüklerden gelen bir haberde şöyle denmiştir: “Lâ ilâhe illallah” zikri, kullar ellerindeki dünyalık şeylerden noksanlaşan şeye hiç aldırış etmedikleri müddetçe, kendilerinden Allah’ın gazabını geri çevirir. Onlar dünyanın derdine düşüp de: “Lâ ilâhe illallah” dedikleri zaman, Allahu Teâlâ: “Yalan söylediniz, siz o sözünüzde sâdık değilsiniz.” buyurur. Sehl b. Abdullah demiştir ki: “Bütün hayır amelleri zâhidlerin mizanlarında mevcuttur. Zühdlerinin sevabı ise kendileri için ziyâde bir ihsandır.” Denilmiştir ki: “Kim dünyada gerçek olarak “zâhid” ismiyle isimlenirse o kimse, bin tane övülen güzel isimle isimlenmiş demektir. Kim de “dünyaya rağbet edici” ismini almışsa o da bir tane kötülenmiş sıfat ve isim almış demektir.” Seriyy es-Sakatî demiştir ki: “Zühd; dünyada olan bütün şeylerden nefsin hazlarını terk etmektir.” Bu tarif, malı, mevkii, insanlar yanında makam sahibi olma arzusuyla adının övülüp yüceltilmesini içine almaktadır. Yani zühd; bütün bu şeylerden nefsin alacağı zevki terk etmektir. Şiblî’ye zühd sorulunca: “Aslında zühd bir gaflettir. Çünkü dünya hiçbir kıymete sahip değildir. Böyle hiçbir değeri olmayan bir şeyde zühdü elde etmeye çalışmak bir nevi gaflettir.” demiştir. Sûfîlerden bir tanesi de: “Onlar dünyanın basitliğini gördükleri zaman, onu gözlerinde iyice küçülttüklerinden dolayı onda sahib oldukları zühdde de zühd sahibi oldular, artık zühdlerinden de vaz geçtiler.” demiştir. Bana göre insanın zühdünde zühd sahibi olması bu değildir. Zühdde zühd ancak, insanın zühdündeki ihtiyârından çıkmasıyla olur. Çünkü zâhid, zühdü tercih etmiş ve onu istemiştir. Onun irâdesi ilmine dayanmaktadır. Kendi ilmi ise yetersizdir. İrâdesini terk makamında bulunduğu ve kendi ihtiyârından sıyrıldığı zaman Allahu Teâlâ ona kendi murâdını keşfeder. Böylece o, dünyayı nefsinin isteği ile değil Hakk’ın murâdıyla terk eder. İşte o zaman zühdü Allahu Teâlâ ile olur. Yahut da Allahu Teâlâ’nın ondan istediğinin dünyadan herhangi bir şeye el atmak olduğunu bilir. Bu durumda, onun Allahu Teâlâ’nın izniyle dünyadan herhangi bir şeye girmesi zühdünü noksanlaştırmaz. İşte onun dünyadan herhangi bir şeye Allahu Teâlâ ile ve ondan gelen bir izinle girmesi zühdde zühd olur. Bu şekilde zühdde zühd olunca, yanında dünya malının varlığı ile yokluğu bir olur. Eğer onu terk ederse Allah’la terk eder, alırsa Onunla alır. Bu, kulun zühdünde de zühde ulaşma hâlidir. Gerçekten biz, âriflerden bu makamda bulunan bazılarını gördük. Zühd konusunda bundan daha yüksek bir makâm vardır ki; o, Cenâb-ı Hakk’ın, bekâ makamında, nefsinin temizliği ve ilminin genişliğinden dolayı irâdesini kendisine geri verdiği kimsenin makâmıdır. Böylece o kimse, üçüncü kez bir zühd sahibi olur. O, dünyayı tam eline geçirdikten sonra terketmiş ve dünya kendisine tekrar hibe olarak iâde edilmiştir. Bu makâmda dünyayı terk etmesi kendi ihtiyârıyla olur. Onun ihtiyârı ise Hakk’ın ihtiyârından gelmektedir. Bazen de dünyayı Peygamberler ve sâlihlere uyarak terk eder ve zühdde zühd makâmında onu almayı halleri sağlam peygamberler ve sıddıklara. Ulaşmaktan yana zayıf olduğundan dolayı kendisine verilmiş bir ihsan olarak görür. Bununla birlikte
449- İbnu Abdilberr, Beyâni'l-İlm, 1, 185; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, l, 638; Deylemî, Firdevsu’l-Ahbâr, III, 100; Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, II, 65.
dünyayı Hakk’dan gelen bir duyguyla, Hakk’ın tedbirine uyarak kendi ihtiyarıyla nefsine bir iyilik olarak alır. Bu, hâli kuvvetli ve sağlam olan ârifler için tasarruf makâmıdır. Onlar, önce Allah’la rağbet ettikleri gibi, üçüncü olarak da Allah’la zühd sahibi olmuşlardır.
4- SABIR HAKKINDAKİ SÖZLERİ
Sehl b. Abdullah et-Tüsterî demiştir ki: “Sabır; Allahu Teâlâ’dan bir çıkış kapısı açmasını beklemektir. O, hizmetin en faziletlisi ve en yücesidir.” Sûfîlerden birisi de: “Sabır; sabırda sabretmektir.” demiştir. Bu söz sabrederken bir çıkış kapısının açılmasını beklememek mânasına gelir. Bu manaya işâret olarak Allahu Teâlâ buyurmuştur ki: “Onlar zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar sâdık olanlardır. Ve onlar, gerçek takvâ sahipleridir. ” (Bakara (2), 177.) Denilmiştir ki: “Her şeyin bir cevheri vardır; İnsanın cevheri akıl, aklın cevheri ise sabırdır.” Demek ki sabır; nefsin musibetlerle iyice ezilip yoğrulmasıdır. O, bu yoğrulma ve sıkılma ile yumuşar; itaate gelir. Sabır, sabır ehli için, alıp verdiği nefesleri gibi zarurîdir. Çünkü kul, zâhiren ve bâtınen nehyedilen, çirkin olan ve kötülenen şeylerden kendisini korumak için sabra muhtaçtır. İlim, insanın önünde delil olup kendisine doğruyu yanlışı gösterir. Sabır ise, ilmin gösterdiğini kabul eder. Sabrın kabulü olmaksızın ilmin delil olması fayda vermez. Bir kimse, zâhirinde ve bâtınındaki işlerini ilimle idâre edip yürütürken, kendisi sabır makâmında ise, bu ‘ilim kendisine fayda verir. İlim ve sabır, rûh ve ceset gibi biri diğerini gerektiren iki şeydir. Birisi olmaksızın diğeri tek başına olmaz. İkisinin de kaynağı aklî kuvvettir. Onlar, kaynakları bir olmasından dolayı birbirlerine yakındırlar. Sabır sâyesinde, nefse yük vurulup zorla da olsa taşıttırılır. İlimle de ruh yükselir. Sabır ve ilim, ruhla nefis arasında, onlardan her birinin kendi yerinde ve vazifesinde kalması için bir engel vazifesi görmektedirler. Bunda, açıkça adalet ve sıhhatli bir denge hâli bulunmaktadır. İlimle sabrın birbirinden ayrılınca, nefisle ruh biri diğerine meyleder. Bunun açıklaması incedir, burada münasip düşmez. Allahu Teâlâ’nın şu sözü, sabrın şerefini anlamak için sana kâfidir: “Ancak sabredenlere ecirleri sonsuz olarak ödenecektir.’’ (Zümer (39), 10.) Her amel sahibinin ameline belli bir karşılık verilirken; sabredenlerin mükâfatı hesapsız olarak verilecektir Yine Allahu Teâlâ, Peygamberi için; “Sabret, senin sabrın sadece Allah iledir.’’ (Nahl (16), 127.) buyurmuştur. Allahu Teâlâ, sabrın şerefinden ve güzel nimetle onun ya tam olmasından dolayı sabrı kendi zâtına ait kılmıştır. Denilir ki: Adamın birisi, Şiblî’nin önünde durarak, “Sabır ehli için sabrın en zor olanı hangisidir?” diye sormuş, Şiblî de: “Allah’ta sabırdır.” diye cevaplamıştır. Adam: “Hayır!” demiş, Şibli: “Allah için sabırdır.” demiş, adam: “Hayır olmadı!” deyince; Şiblî: “Allah ile birlikte ondan gelenlere sabırdır.” demiş. Adam:
“Yine olmadı!” deyince; Şiblî kızarak: “Hay sana! Peki öyleyse sen söyle bakalım, neymiş o?” diye sorunca; adam: “Allah’dan ayrı kalmaya sabırdır.” deyince, Şiblî öyle bir sayhâ atmış ki, nerdeyse telef olup ruhunu teslim ediyormuş. (Cevabdan çok etkilenmiş ve onu çok beğenmiş.) Bana göre, Allah’dan sabrın ayrı bir izâhı, onun sabredenlere en zor gelen bir sabır olmasının başka bir açıklaması vardır: Şöyle ki: Allah’dan ayrı kalmaya sabır, müşâhade makamlarının en yüksek ve en seçkininde olur. Kul o makâmda hayâ edip Hakk’ı yücelterek geri döner. Hakk karşısında utanç ve erimesiyle basireti kapanır. Allahu Teâlâ’nın tecellisinin büyüklüğünü hissetmesinden dolayı, zillet ve yokluk çöllerinde kaybolup gider. Bu, sabrın en zor olanıdır. Çünkü o, Celâl sâhibi Cenâb-ı Hakk’ın edebini yerine getirmek için bu hâlin devamını ister. Ruh ise, Celâl nurlarının parlamasıyla o nuru seyrederek basiretinin süslenmesini ister. Bütün diğer sabır hallerinde nefis sahibiyle çekiştiği gibi, ruh da bu sabır hususunda, hayâ ve edebinden, huzûr-ı ilâhiyede başını eğerek sahibinin o makamdan geri durmaması için onunla çekişir. Ebu’l-Hasan b. Salim, demiştir ki: Sabır ehli üçtür: 1- Mutesabbır (kendini sabra zorlayan) 2- Sâbır (tabii haliyle sabreden) 3- Sabbâr (çok sabırlı).
Mütesabbır: Allah’ın kaza ve belâsında sabreden kimsedir. O, bazen sabreder, bazen feryad eder. Sâbır; Allah’ın hüküm ve tecellilerinde Allah için sabreder. Sabbâr ise; Allah’ın hükümlerinde, Allah için Allah ile sabreder. Bu kimse, bütün belâ çeşitleri üzerine yağacak olsa; hiçbir feryad etmediği gibi, iç ve dış hâlinde ve ahlâkında da herhangi bir değişme olmaz. (Bütün hallere hazır ve râzı olur). Burada, onun tabii sıfatının ilmin hükmüne göre ortaya çıkacağına işaret edilmiştir. Şiblî (rah.), sabredenlerin hâlini şu beyitlerle ifâde ederdi:
Şevkin elemiyle ayrılık korkusundan; Seven feryad ederse biriktirir zarardan. Sabırla hep yarıştı, sabır yardım istedi; Dedi: sabret ey sabır! Çıkarsın sıkıntıdan.
Ca’fer es-Sâdık (rah.) demiştir ki: “Allahu Teâlâ peygamberlerine sabırla emretti ve sabrın en yükseğini Rasûlullah (s.a.v) Efendimize verdi. Çünkü Allahu Teâlâ: “Habibim sabret, senin sabrın ancak Allah iledir.” (Nahl (16), 127.) buyurarak, onun sabrının kendi nefsiyle değil, Allah’la olduğunu bildirmiştir. Seriyy es-Sakatî’ye; “Sabrın ne olduğu?” soruldu. O da bu konuda konuşmaya başladı. O esnâda ayağında bir akrep gezinerek ayağını soktu. Kendisine: “Niçin onu kovmuyorsunuz?” denilince: “Ben şu anda sabır hakkında konuşuyorken, kendimin sabırsızlık gösterip sözüme muhalefet etmekten Allah’dan haya ettim.” demiştir. Cüneyd (r. ah): “Gerçekten, Allahu Teâlâ müminlere iman, imana akıl, akla da sabır ile ikram etmiştir. O halde iman mü’minin, akıl imanın, sabır da aklın süsüdür.” demiştir. Rivayete göre İbrahim b. Havvas şu mânadaki beyitleri söylerdi:
Sabrettim bazı ezâya, korkarak hepisinden. Nefsi korudum nefisden; nasiblendi izzetten.
İçirdim sıkıntıları sonunda tam alıştı. Şayet dert içirmesem; vazgeçmez muhalefetten. Nice zillet vardır ki; nefse şeref getirir. Nice nefis vardır ki, şeref bulur zilletten. Sabırda şeref vardır, ben hep sabredeceğim. Râzıyım dünyamıza, az olsa da kısmetten.
Ömer b. Abdulaziz (rah.) demiştir ki: “Allahu Teâlâ bir kuluna, önce nimet verip peşinden onu alarak yerine sabır verirse; bu sabır, kendisinden alınan nimetten daha hayırlıdır." Sabır konusunda Ebu Kâsım Semnûn şunları söylemiştir:
Yudumladım zamanın nimet ve kederinden, Yavaş yavaş içirdi dökünce dertlerinden. Nice sıkıntı var ki, kadehlerle içirdi. Ben de ona içirdim bolca sabır bahrinden. Sabrı kalkan edindim, daldım sıkıntılara. Dedim: “Nefis sabreyle, ya çatla üzüntüden!” Öyle dertler çektim ki; inseydi koca dağa, Ulaşamazdı bir el, tâ yere geçtiğinden!
5- FAKR HAKKINDAKİ SÖZLERİ
İbn Cellâ demiştir ki: “Fakr; bir şeye sahip olmaman, sahib olduğun zaman da bu şeyi elinde tutmayıp başkalarına vermendir.” Kattânî demiştir ki: “Kulun Allah’a muhtaç olma hâli (fark), sahih olarak meydana gelince Allahu Teâlâ ile zenginlik hâli tam olarak gerçekleşir. Çünkü bu iki halden birisi olmadan diğeri tam ve sahih olmaz.” en-Nûrî: “Fakirin vasfı; elinde bir şey bulunmadığı zaman sükûn, bulunduğu zaman da başkasını kendisine tercih ederek onu cömertçe dağıtmaktır.” demiştir. Bir başkası da: “Elinde mal olunca ızdırap duymasıdır.” demiştir. Serrâc şöyle demiştir: “Bir gün sürme kabını almak için hocamın torbasına bakmış, fakat içinde bir parça gümüş bulmuş ve buna hayret etmiştim. Kendisi gelince, torbada bir parça gümüş bulduğumu söyledim. Hazret: “Demek onu gördün ha, onu yerine koy!” dedi ve sonra da: “Onu al çarşıya git, bir şey satın al!” dedi. Bunun üzerine kendisine: “İbâdet ettiğin Hakk’ın adıyla yemin ederek soruyorum; bu gümüşün sende mevcut oluşunun sebebi nedir?” deyince: “Allahu Teâlâ bana bu gördüğünden başka herhangi bir altın ve gümüş nasib etmedi. Ben de: “Ölürken bu gümüşü kefenime koyun ki; onu tekrar Allahu Teâlâ’ya iâde edeyim diye vasiyet etmek istemiştim.” dedi. İbrahim Havvas demiştir ki: “Fakr; şeref ridâsı, peygamberlerin libası ve sâlihlerin örtüsüdür.” Sehl b. Abdullah Tüsterî’ye sâdık fakirin hâli sorulduğunda: “Kendisi insanlardan bir şey istemez, geleni geri çevirmez ve eline geçeni de yanında tutmaz, infak eder.” demiştir.
Ebû Ali Ruzbârî demiştir ki: “Zekkâk bir defasında bana: “Ya Ebâ Ali, sâdık fakirler ihtiyaç zamanlarında hacetlerini görecek şeyi almayı niçin terk ediyorlar?” dedi. Ben de: “Çünkü onlar, ihsan eden Hakk ile huzur bulup, ihsana muhtaç kullardan müstağni kılınmışlardır. Onlar Hakk ile zenginlik bulmuşlar, onun için eşyâdan sıyrılmışlardır.” dedim. O da: “Evet, bu doğrudur, fakat benim aklıma başka bir şey geliyor.” deyince; ben: “Aklınıza gelen nedir? Lütfen bana söyleyiniz” dedim. O zaman Zekkâk şunları söyledi: “Çünkü onlar kendilerine varlığın fayda vermediği bir topluluktur. Onların yokluğu Allah içindir ve bu durumda yokluk onlara zarar vermez. Varlıkları da yine Allah içindir. Onunla da oyalanıp Hakk’dan kopmazlar ve varlıklarını Hakk’a perde yapmazlar.” Bir tanesi de: “Fakr; ihtiyacın kalbde tutulup Rabb’den başkasına açılmamasıdır.” demiştir. el-Mesûhî şöyle demiştir: “Fakir; nimetlerin kendisini zengin etmediği, mihnet ve yoklukların da fakirlik endişesine düşürmediği kimsedir.” Yahya b. Muaz da: “Fakr’ın hakikati; kulun ancak Allahu Teâlâ ile zengin olmasıdır. Bunun alâmeti de zâhiri bütün sebepleri ortadan kaldırmaktır.” demiştir. Ebû Bekr et-Tûsî demiştir ki: “Uzun zamandır, ashabımız ve arkadaşlarımızın fakrı diğer şeylere tercih edişlerin mânasını sordum; hiç bir kimse beni ikna edecek bir cevap vermedi. Nihayet bunu Nasr b. Hammâmî’ye sordum. Bana: “Çünkü fakr; tevhid menzillerinin ilkidir.” dedi. Bu sözle ikna oldum.” İbnu Cellâ’ya: “Fakrın ne olduğu?” sorulduğunda, namaz kılıncaya kadar sükût etti. Namazdan sonra evine gitti ve geri dönüp geldiğinde: “Ben ancak şunun için sükût ettim: Sen bana soruyu sorunca yanımda bir dirhem gümüş vardı; hemen gidip onu bir fakire vererek elimden çıkardım. Yanımda o bulunduğu halde fakr hakkında konuşmaya Allahu Teâlâ’dan haya ettim.” dedi. Sonra oturdu ve konuşmaya başladı. Ebû Bekr b. Tâhir, fakirin yapacağı iş olarak şunları söylemiştir: “Kendisinin mala mülke her hangi bir rağbeti olmamalıdır. Eğer illâ olacaksa, rağbeti kendisine yetecek miktarı aşmamalıdır.” Fâris de şunları söylemiştir: “Üzerinde sıkıntı ve açlık eseri gördüğüm fakirlerden birisine bir defa: “Niçin halktan seni doyuracakları birşey istemiyorsun?” diye sorunca şöyle dedi: “Onlardan bir şey isterim, onlar da vermezler ve bu yüzden bir daha felah bulmazlar diye korkuyorum” dedi.450 Bir tanesi bu hususda şu mânâdaki şiiri okumuştur: Bana: “Bayramdır yarın, ne giyeceksin?” dediler; Dedim: “Sabırla giyerim yârin çile libâsını. Sabır ve fakr libasları altında bulunmaktadır, Bir kalb ki; bayram ve Cum’alar görüyor Mevlâsını. Elbisenin en güzeli ziyâret günü âşığın; Yârin verdiği hil’attır, karşılarken leylâsını.
450- Kelâbâzî, “et-Taarruf” adlı eserinde “fakr” bölümünde, fakirin bu sözünün, şu hadis-i şerife dayandığını zikretmiştir: “Halktan birşey isteyen kimse, yardıma muhtaç ve ehil olur da, bir şey verilmeden geri çevrilirse, geri çevirenler felah bulmaz.” Bkz. Aclânî, Keşfu’l-Hafa, II, 155.
Ey habibim! Mâtem olur sen yok iken zaman bana, Seni görüp dinledikçe kalbim sürer safâsını.
6- ŞÜKÜR HAKKINDAKİ SÖZLERİ
Sûfilerden birisi demiştir ki: “Şükür; nimeti veren Cenâb-ı Hakk’ı görerek, nimeti unutmaktır.” Yahya b. Muaz er-Râzî şöyle demiştir: “Sen sâdece şükretmekle kaldığın sürece şükretmiş olmazsın. Şükrün sonu hayrettir. Çünkü şükür de, Allah’ın şükredilmesi lazım gelen bir nimetidir.” Dâvud Aleyhisselamın haberlerinde onun şöyle dediği nakledilmiştir: “İlâhi sana nasıl şükredeyim ki; benim şükrüm de ancak senin ikinci bir nimetinle olmaktadır. Her nimetine şükürden aciz kaldım. Bunun üzerine Allahu Teâlâ ona: , “Bunu anladığın zaman bana şükretmiş olursun.” diye vahyetmiştir. Şükrün lügattaki mânası; açmak ve izhar etmektir. O halde, dil ile nimetleri ortaya dökmek, onları zikretmek ve saymak şükür olmaktadır. Şükrün bâtın? kısmı ise; nimetlerle Allahu Teâlâ’nın taatına yardım sağlamak ve onlarla ma’siyete dalmamaktır. İşte nimetin şükrü budur. Mürşidimiz Ebun-Necib es-Sühreverdî (rah.)’den birisinin şu şiirini söylediğini işitmiştim:
Şükrünü izhar ettiğim nice nimet verdin bana, Bütün işlerime yettin; zâhirime bâtınıma. Yaşadığım müddetçe ben, sana şükür edeceğim; Öldüğümde kemiklerim kabirde şükür eder sana.
Cüneyd (k.s) şöyle demiştir: “Şükrün farzı; nimeti kalb ve dil ile itiraf etmektir.” Rasûlullah (s.a.v) buyurmuştur ki: "Kıyâmet gününde Cennete ilk çağrılacak olanlar, darlık ve sıkıntı zamanlarında Allah’a hamdedenlerdîr." Bir defasıda, Rasûlullah (s.a.v): “Kim bir musibete uğrayınca sabreder, nimet verilince şükreder, kendisine zulmedilince affeder ve kendisi zulmedince istiğfar ederse ”451 buyurunca; kendisine: “Onun hâli nedir” diye soruldu. Rasûlullah (a.s) da: “İşte onlar korkudan emin olmuş ve hidâyete ulaşmış kimselerdir. ”452 buyurdu. Bir hadis-i şerifte: “Zikrin en faziletlisi; “lâ ilâhe illlallah.” zikri, duânın en faziletlisi de; “elhamdülillah” sözüdür.”453 buyrulmuştur. Âlimlerden bir tanesi, Allahu Teâlâ’nın: “Allahu Teâlâ size zâhiri ve bâtını nimetlerini ihsan etmiştir.” (Lokman (31), 20..) âyetinin tefsirinde demiştir ki:
451- Beyhakî, Şuabu’I-İmân, IV, 104; Münâvî, Feyzu’l-Kadir, VI, No: 8281. ibnu Mâce, Edeb, 55; Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağir, I, 188 (No: 1253). 452- Lokman (31), 20.. 453- İbnu Mâce, Edeb, 55; Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağir, I, 188 (No: 1253).
“Âyette anlatılan zâhiri nimetler; âfiyet ve zenginlik, bâtınî nimetler de; belâlar ve fakirliktir. Çünkü belâ ve fakirlik sabredilip rızâ gösterildiği zaman, mânevî mükâfata sebep olacağından uhrevî bir nimettir.” Şükrün hakikati, kulun kendisine takdir edilen bütün şeyleri bir nimet olarak görmesidir. Çünkü Allahu Teâlâ, mü’min kuluna ancak hakkında bir nimet olan şeyi takdir eder. Bu nimet, ya tanıyıp farkına vardığı âcil bir nimet olur veya kendisine takdir edilen sevimsiz bir hâl sebebiyle ileride göreceği bir nimet olur. Bu sevimsiz hâl, ya onun için bir derece olur veya tamamen günahlarını siler veyahut bir kısmına keffaret olur. İşte kul, Mevlâsının kendisine nefsinden daha çok iyilik sahibi olduğunu, onun menfaat ve maslahatını en iyi bildiğini ve kendisine ihsan etmiş olduğu her şeyin bir nimet olduğunu bildiği zaman, gerçekten şükretmiş olur.
7- HAVF HAKKINDAKİ SÖZLERİ
Rasûlullah Efendimiz buyurmuştur ki: “Hikmetin (ve her türlü hayrın) başı, Allah korkusudur. ”454 Yine Rasûlullah (a.s) şöyle buyurmuştur: “Dâvud Aleyhisselam, hasta olmadığı halde, insanlar kendisini hasta zannederek ziyâret ederlerdi. Ancak Allahu Teâlâ’nın korkusu ve ona karşı hayâsı kendisini hasta hâline getirmişti.”455 Ebû Ömer Dımeskî demiştir ki: “Gerçek korku sahibi; şeytandan korktuğundan daha fazla nefsinden korkandır.” Birisi de: “Gerçek olarak Allah korkusu çeken; korkudan göz yaşları döken kimse değildir. Fakat asıl korku sahibi; kendisinden dolayı azaba uğramasından korktuğu amelleri terk edendir.” demiştir. Yine denilmiştir ki: “Gerçek korku sahibi; Allahu Teâlâ’dan başkasından korkmayandır.” Denilmiştir ki: “Bunun mânası; nefsi için korkmaz, ancak, Allahu Teâlâ’nın yüceliğinden dolayı korkar. Nefsi için korkmak, cezâ korkusudur.” Sehl b. Abdullah el-Tüsterî demiştir ki: “Havf, erkek, recâ da kadın gibidir. Yani, onların ikisinin bir kalbde birleşmesinden imanın hakikati doğar.” Allahu Teâlâ bu konuda buyurmuştur ki: “And olsun ki; sizden önce kitab verilenlere ve size, Allah’dan korkmanızı tavsiye ettik.” (Nisâ (4), 131.) Denilmiştir ki: Bu âyet-i kerime Kur’an’ın en büyük âyetlerindendir. Çünkü bütün işlerin üzerinde döndüğü husus; Allah korkusudur. Yine denilmiştir ki: “Allahu Teâlâ mü’minler için ayrı ayrı zikrettiği vasıflar, kendinden hakkıyla korkanlarda toplamıştır. Onlar da hidayet, rahmet, ilim ve rızâdır.” Bunlara şu âyetlerde işâret edilmiştir: “O levhalarda hidâyet ve rahmetin, Rablerinden korkanlara âid olduğu yazılı idi.” (A’râf (7), 154.) Bir diğer âyette buyurulmuştur ki: “Allahu Teâlâ’dan kulları içinde hakkıyla korkan ancak âlimlerdir.” (Fâtır (35), 28.)
454- Beyhakî, Şuabu’I-İmân, I, 471. Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağir I, 70. No: 4361. 455- Ebu Nuaym, Hilye, VII, 137; el-Câmiu’s-Sağir, II, 267 (No: 6206); Ali el-Muttakî Kenzu’l- Ummâl, XI, 493.
Bir diğer âyet-i kerimede de; “Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allahu Teâlâ’dan râzı olmuşlardır. Bu saâdet, Rabbinden hakkıyla korkan kimselere mahsustur. ” (Beyyine (98), 8.) duyurulmuştur. Sehl b. Abdullah demiştir ki: “İmamın kemâli ilimle, ilmin kemâli de Allah’dan korkmakladır.” Yine bu zat: “İlim imanın, havf da ma’rifetin kazanılmasına sebebtir.” demiştir. Zunnûn el-Mısrî de: “Hakk’ı seven onun muhabbet bardağından ancak, kalbine korkuyu attıktan sonra yudumlayabilir.” demiştir. Fudayl b. İyaz demiştir ki: “Sana: Allah’dan korkar mısın? diye sorulunca sükût et. Çünkü: “Hayır, sevmiyorum!” dersen; küfre girmiş olursun. Eğer: “Evet, seviyorum” dersen; yalan söylemiş olursun. Zira senin vasfın, gerçekten korkanların vasfı değildir.”
8- RECÂ HAKKINDAKİ SÖZLERİ
Bu konuda Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz buyurmuştur ki: “Allahu Teâlâ kıyamet günü: “Kalbinde hardal tanesi ağırlığında iman bulunan kimseyi ateşten çıkarın.” buyurur, sonra da: “İzzet ve celâlime yemin ederim ki herhangi bir gün ve gecede bir saat bana iman eden kimseyi iman etmeyen kimse gibi yapmam”456 buyurur. Anlatıldığına göre; Rasûlullah’a (s.a.v) bir bedevi gelerek: “Kıyamet günü halkın hesabını kim görecek?” diye sordu. Rasûlullah (s.a.v) “Allah Tebâreke ve Teâlâ görecek” buyurdu. A’rabî: “Tek başına mı?” dedi. Rasûlullah (s.a.v): “Evet.” buyurdu. Bunun üzerine a’rabî güldü. Rasûlullah (s.a.v): “Ey a’rabî neden güldün?” diye sordu, bedevî: “Buna sevindim, çünkü, kerim olan zat; gücü yettiği zaman affeder, hesaba çektiği zaman müsâmaha eder.” dedi.457 Şah-ı Kirmânî demiştir ki: “Recânın alâmeti taatın güzel olmasıdır.” Denilmiştir ki: “Recâ (ümid); cemal gözüyle celâli görmektir.” Yine: “Recâ; Rabbin ihsanlarından dolayı kalbin yaklaşmasıdır.” denmiştir. Ebû Ali Ruzbârî demiştir ki: “Havf ve recâ, kuşun iki kanadı gibidir. İkisi dengede olduğu zaman, uçan dengede olur ve uçuşunu güzelce tamamlar.” Ebû Abdullah b. Hafif demiştir ki: “Recâ; kendisinden ümid edilenin ihsânını görmekten dolayı, kalbin rahatlık bulmasıdır.” Mutarrıf da: “Şayet mü’minin korku ve ümidi tartılacak olsaydı, ikisi birbirini dengede tutardı.” demiştir. Korku ve ümid, iman için iki kanat gibidir. Korkan kimse, aynı zamanda ümid eder. Ümid eden kimse de, aynı zamanda korkar. Çünkü korkuyu gerektiren imandır. Ümid de imandan kaynaklanır. Ümidin sebebi imandır. Aynı şekilde korku da imandan kaynaklanmaktadır. Bu anlattığımız mânada, Lokman Aleyhisselam, oğluna şu tavsiyede bulunmuştur:
456- Benzeri hadisler için bkz: Buhârî, İman, 15; Müslim, İman, 148, Ali Nâsif, et-Tâc, I, 32; Münzirî, et-Terğib, IV, 261. 457- Benzer bir hadis için bkz:İbnu Ebi’d-Dünya, Hüsnü’z-Zanni Billah, No: 25; Aclûnî, Keşfu’l- Hafâ, II, 110.
“Allahu Teâlâ’dan onun mekrinden emin olmayacağın bir korkuyla kork. Korkundan daha şiddetli bir şekilde ümid sahibi ol!” Oğlu: “Bunların ikisini bir arada nasıl yapabilirim? Benim sadece bir kalbim var!” deyince, Lokman Hekim: “Mü’minin, birisiyle korkup diğeriyle ümid ettiği iki özellikte kalbi olduğunu bilmez misin?” demiştir.
9- TEVEKKÜL HAKKINDAKİ SÖZLERİ
Seriyy es-Sakatî demiştir ki: “Tevekkül; kulun bütün güç ve kuvvetten sıyrılarak, her hususta Cenâb-ı Hakk’ın kâdir-i mutlak olduğunu bilmesidir.” Cüneyd el-Bağdâdî de: “Tevekkül; senin Allahu Teâlâ’ya karşı, daha yaratılmadan önceki hâlin gibi teslimiyet içinde olman; Allahu Teâlâ’nın da ezeldeki gibi senin her şeyine sahib olduğunu bilmendir.” demiştir. Sehl b. Abdullah et-Tüsterî demiştir ki: “Tevekkül hariç her makâmın bir yüzü, bir de kafası (arkası) vardır. (Her makâm artar ve eksilir, ileri ve geri gider) Tevekkülün ise yüzü vardır, fakat kafası yoktur.” Bir tanesi Sehl’in bu sözüyle kifâyet tevekkülünü değil, inâyet tevekkülünü kasdettiğini söylemiştir. Allahu Teâlâ tevekkülle imanı bir arada zikrederek buyurmuştur ki: “Eğer mü’minseniz Allah’a tevekkül ediniz. ” (Mâide (5), 23.) “Mü’minler Allah’a tevekkül etsinler." (İbrâhim (14), 11.) Allahu Teâlâ, Nebisi Hz. Muhammed’e (s.a.v) hitaben: “Ölmeyen Allah’a tevekkül et.” (Furkan (25), 58.) buyurmuştur. Zünnûn el-Mısrî demiştir ki: “Tevekkül; nefsin tedbirini terkle bütün güç ve kuvvetten sıyrılmaktır.” Ebû Bekr Zekkâk da: “Tevekkül; hayatı tek bir güne indirerek, yarının düşüncesini kalbden atmaktır.” demiştir. Ebû Bekr el-Vâsıtî demiştir ki: “Tevekkülün aslı, kulun Allahu Teâlâ’nın huzûrunda yokluk ve fakirliğini sadakatla arzetmesi, emniyetli hallerinde tevekkülden ayrılmaması ve ömründe bir an olsun gözünü tevekkülden ayırmamasıdır.” Sûfîlerin birisi demiştir ki: “Kim tevekkülün hakkını tam olarak yerine getirmek istiyorsa; nefsi için onu içine gömeceği bir kabir hazırlasın. Dünyayı ve dünya ehlini unutsun. Çünkü gerçek tevekkülü, hiçbir kimse kemâliyle elde edip, hakkını veremez.” Sehl demiştir ki: “Tevekkül makâmlarının ilki; kulun Allahu Teâlâ’nın huzûrunda, yıkayıcısının elinde hiçbir hareket ve müdâhalesi olmayan ölü gibi olmasıdır.” Hamdun Kassar da; “Tevekkül; Allahu Teâlâ’ya sımsıkı sarılmak ve güvenmektir.” demiştir. Sehl b. Abdullah Tüsterî: “İlmin hepsi kulluktan bir bölümdür. Kulluğun hepsi de vera’dan bir bölümdür. Zühdün hepsi ise tevekkülden bir bölümdür.” demiştir. Yine o: “Takvâ ve yakîn terazinin iki gözü gibidir. Tevekkül ise, terazinin dili durumundadır, fazlalık ve noksanlık onunla bilinir.” demiştir. Bana öyle geliyor ki tevekkül; kendisine güvenilip tevekkül edileni bilme ölçüsünde olur. Buna göre, kimin Hakk’ı tanıması daha güzelse o kimsenin tevekkülü daha güzel olur. Kimin tevekkülü tam olarak gerçekleşirse, tevekkülünü görmeyip tevekkül ettiği zâtın tecellilerini müşâhadede kaybolur. Sonra, kuldaki ma’rifetin kuvvetli olması ona, İlâhî taksimatta tam bir adâlet olduğunu gösterir. Hem bütün nasibler bir ölçü ve
adâletle taksim edilmiştir. Gerçekten Allahu Teâlâ’dan başkasına nazar (ve itimad) etmek, nefsin cehâletinden dolayıdır. Kul, tevekkülünü zedeleyen her şeyin nefisten kaynakladığını bilmelidir. Demek ki, tevekkülün noksanlığı nefsin ortaya çıkmasından kaynaklanmakta, tam bir tevekkül hâli ise nefsin etkisinin yok olmasıyla meydana gelmektedir. Halleri kuvvetli ve yüksek olanların tam olarak tevekkülü ele geçirmesi için bir hazırlık ve gayretleri yoktur. Ancak onların asıl meşguliyeti kalbin istediğini takviye ederek nefsi yok etmek hususundadır. Nefis kayb olunca cehâletin kökü tamamen kurur. Böylece kul, sahih ve sağlam bir tevekküle ulaşmış olur. Her ne zaman içlerinde, nefse âit hevâî bir duygu hareket ederse; gönüllerine Allahu Teâlâ’nın: “Doğrusu Allah onların kendisini bırakıp da yalvardıkları şeyi bilir .” (Ankebût (29), 42.) âyetinin sırrı gelir. Böylece, Hakk’ın varlığının bütün eşyâ ve kâinata hâkim olduğunu, kâinatın ancak Allahu Teâlâ’nın kudretiyle ayakta durduğunu görür. O zaman, zarûri olarak tevekkül meydana gelir. Böyle bir tevekküle sahip olanlara, durumu zayıf olanların tevekkül hallerine zarar veren vâsıta ve sebeblerin varlığı bir zarar vermez. Çünkü o, sebeblerin bir nevî ölü ve aslen bir hayâtiyet taşımadıklarını görür, ancak, tevekkülün icâbı onları şeylerin varlığını kabul eder. Bu, ma’rifet ehlinden seçilmiş kulların tevekkülüdür.
10- RIZÂ HAKKINDAKİ SÖZLERİ
Haris Muhâsibî: “Rızâ; İlâhî irâde hükmünü icrâ ederken, kalbin huzur ve sükûn içinde (her tecellîye râzı) olmasıdır.” demiştir. Zunnûn da: “Rıza; kaderin acı tecellileri karşısında kalbin sürur içinde olmasıdır.” demiştir. Süfyân es-Sevrî, Râbiatu’l-Adeviyye’nin yanında; “Allahım bizden râzı ol!” diye duâ ettiğinde; Râbia: “Kendisinden râzı olmadığın zatın, senden râzı olmasını istemekten utanmıyor musun?” demiştir. Orada bulunanlardan birisi; “Kul ne zaman Allahu Teâlâ’dan râzı olur?” diye sorduğunda Râbia: “Mûsîbet anında, nimete kavuştuğu zamanki gibi sevinç ve huzur içinde olunca” demiştir. Sehl Tüsterî demiştir ki: “Kulun rızâsı Allahu Teâlâ’nın rızâsına bitiştiği zaman itmi’nana kavuşmuş olur ve: “Onlar için çok hoş bir hayat ve dönülecek güzel bir yer vardır. ” (er-Ra’d (13), 29.) âyetinin sırrı gerçekleşir. Rasûlullah (s.a.v), buyurmuştur ki: “Rab olarak Allah’dan râzı olan, imanın tadını tadmıştır.” 458 Yine Rasûlullah (s.a.v): “Allahu Teâlâ hikmetiyle, gönül hoşluğu ile süruru rızâ ve yakinde; hüzünle kederi de şüphe ve İlâhi takdire kızmada yapmıştır.” 459 buyurmuştur Cüneyd el-Bağdâdî demiştir ki: “Rızâ; kalblere ulaşan sağlam ilimdir. Kalbe ilmin hakikati ulaşınca onu rızâya götürür. Rızâ ve muhabbet, korkuyla ümid gibi değildir. Gerçekten onlar dünya ve âhirette kuldan ayrılmayan iki hâldir. Çünkü kul Cennet’te rızâ ve muhabbetten müstağni değildir.
458- Müslim, İmân, 56; Ahmed, Müsned, I, 208; Ali Nâsıf, et-Tâc, I, 28. 459- Ali el-Muttakî, Kenzu’l-Ummâl, III, 800 (No: 8802). Mevkuf bir hadis için bkz: İbnu Ebi'd-Dünya, Kitabu’l-Yakin, No:32.
İbnu Atâullah demiştir ki: “Rızâ; Allahu Teâlâ’nın ezelde yapmış olduğu tercihe, kulun kalbinin sükûnet içinde tâbi olmasıdır. Çünkü Allah, kulu için en hayırlı olan takdir etmiştir. Bu durumda kul ona râzı olmalı ve takdirine kızmayı terk etmelidir.” Ebû Türab en-Nahşebî : “Kalbinde bir parça dünya sevgisi ve kaygısı olan kimse Allahu Teâlâ’dan râzı olma hâline ulaşamaz.” demiştir. Seriyy es-Sekatî şöyle demiştir: “Beş şey mukarrebûn velîlerin ahlâkındandır: 1-Nefsin sevdiği ve sevmediği hususlarda Allahu Teâlâ’dan râzı olmak, 2- Bütün sevgisyle Allah’ı sevmek, 3-Allah’dan utanmak, 4-O’nunla ünsiyet hâlinde olmak, 5- O’ndan başkasından uzaklaşmak.” Fudayl b. İyaz : “Rızâ; kulun bulunduğu mertebenin üstünde bir şey temennî etmemesidir.” demiştir. İbnu Sem’un: “Rızâ; Hakk ile, Hakk için ve Hakk’dan olur. Hakk ile rıza, onun işleri tedbir ve tercih etmesine, razı olmaktır. Ondan rıza, Onun taksim etmesine razı olmaktır. Hakk için rızâ da; onun ilâh ve Rabb olduğuna râzı olmaktır.” demiştir. Ebû Said Harraz’a: “Kulun aynı anda hem râzı hem de kızgın olması câiz midir?” diye sorulunca: “Evet, onun Rabbinden râzı olması; nefsine ve onu Allahu Teâlâ’dan alıkoyan bütün şeylere kızgın olması câizdir.” demiştir. Hz. Ali’nin (r.a) oğlu Hz. Hasan’a (r.a) birisi gelerek: “Ebû Zer: “Bana, fakirlik zenginlikten, hastalık sıhhatten daha sevimlidir.” diyor, ne dersiniz? diye sorunca: “Allah Ebû Zerr’e rahmet etsin! Ben derim ki: “Kim bütün işlerini Allahu Teâlâ’nın güzel ihtiyarına bırakmış ise o, Allahu Teâlâ’nın kendisi için seçmiş olduğu halden başkasını temennî etmez.” demiştir. Hz. Ali (r.a) demiştir ki: “Kim, rızâ sergisi üzerinde oturursa (yani devamlı rızâ hâlinde bulunursa) kendisine, Allah’dan ebediyyen bir sıkıntı ulaşmaz. Kim de; devamlı, neden, niçin? şeklinde İlâhi hüküm ve tecelliler için suâl sorma hastalığına düşmüşse, o da hiç bir halde Allah’dan râzı olmaz.” Yahya b. Muaz demiştir ki: “Bütün şeyler netice olarak iki durumda olur: Birisi Allahu Teâlâ’nın senin için takdir ve tecellileri, diğeri de senin onun için yaptığın işler. Sen, onun sana takdir ettiği işlere râzı ol ve onun için yapmış olduğun işlerde de ihlas üzere bulun.” Velilerden birisi de: “Rızâ hâline ulaşan; dünyadan kaçırdığı herhangi bir şeye pişman olmayan ve esef etmeyen kimsedir.” demiştir. Yahya b. Muaz’a: “Kul, rızâ makâmına ne zaman ulaşır?” diye sorulduğunda demiştir ki: “Nefsini Allahu Teâlâ ile yapmış olduğu muamelede dört asıl üzere bulundurduğu zaman rızâ makâmına ulaşır. Onlar da; kulun şöyle demesidir: “İlâhî! Eğer sen verirsen kabul ederim, vermezsen râzı olurum. Beni terk edersen uzaklaşırım, dâvet edersen icâbet ederim.” Şiblî (rah.), Cüneyd el-Bağdâdî’nin yanında: “lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” dedi. Cüneyd el-Bağdâdî de: “Senin bu sözün göğsünün (kalbinin) daralmış olduğunu gösteriyor.” deyince, Şiblî: "Doğru söyledin.” dedi. Cüneyd: “Kalbin daralması; İlâhî takdire râzı olmamaktır.” dedi. Cüneyd bu sözüyle, ona rızânın aslını hatırlatmak istemiştir. Bu şu demektir: “Rızâ; kalbin açılıp genişlemesinden meydana gelir. Kalbin açılması ise; yakin nûrundan kaynaklanmaktadır. Allahu Teâlâ bu hususa işâret olarak buyurmuştur ki:
“Allah’ın İslâm nûru ile kalbine genişlik verdiği kimse, kalbi mühürlü nursuz gibi midir? Elbette o, Rabb’inden bir hidâyet üzeredir. ” (Zümer (39), 22.) Demek ki nûr, bâtında yerleştiği zaman göğüs genişler, basiret gözü açılır ve kul, Allahu Teâlâ’nın kullarının işlerindeki tedbirinin güzelliğini görür. Böylece, İlâhî takdire kızma ve daralma hâli kalbden çekilip alınır. Çünkü göğsün genişlemesiyle, içine İlâhî muhabbetin tadı yerleşir. Artık o, sevgilinin bütün fiillerinden râzı olur. Çünkü seven sevgilisinin fiilini kendi murâdı ve ihtiyârı olarak görür. O zaman kendi ihtiyârını terk ederek, sevgilinin ihtiyârını görmenin lezzetinde fâni olur. Nitekim denilmiştir ki: Bir iş ki sevgilinindir; Elbet o da sevgilidir.