Ara
Menü

MAKAMLARIN İZAHI

3.783 kelime

l-TEVBE MAKAMI

Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî, bize, Enes b. Mâlik in (r.a) şunları anlattığını haber verdi: Rasûlullah (s.a.v)’a bir adam gelerek:

435- Ebû Nuaym, Hilye, VIII, 188; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, I, 136; Suyûtî, el- Câmiu’s-Sağir, I, 57. (No: 343); Ali el-Muttaki, Kenzu’l-Ummâl, X, 136. (No; 28687) 436- Tirmizî, Deavât, 30; Tabarani, el-Kebir, X, No: 10668; Suyûtî,el-Câmiu’s-Sağîr, I, No: 1477.

“Yâ Rasûlellah! Ben dili kaba ve çoluk çocuğuma sertçe konuşan bir adamım.” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v) : “Niçin istiğfar etmiyorsun? Gerçekten ben, Allahu Teâlâ’ya gece gündüz (her gün) yüz defa istiğfar ediyorum. ”437 buyurdu. Başka bir hadis-i şerifte, Ebû Hureyre, Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Muhakkak ki ben her gün Allahu Teâlâ’ya yüz defa istiğfar ve tevbe ediyorum. ” 438 Ebû Bürde (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet emiştir: “Kalbimi (nûrânî de olsa bir takım) perdeler kaplar ve bu sebepten dolayı Allahu Teâlâ’ya günde yüz defa istiğfar ederim.”439 Tevbe hususunda Allahu Teâlâ buyurmuştur ki: “Ey müminler! Hepiniz Allah’a tevbe ediniz ki, kurtuluşa erebilesiniz.” (Nûr (24), 31.) Yine Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyurmuştur: “Gerçekten Allah çokça tevbe edenleri ve güzelce temizlenenleri sever.” (Bakara (2), 222.) Diğer bir âyette ise şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Kalbden samimi bir şekilde tevbe ederek Allah’a dönün." (Tahrim (66), 8.) Tevbe, her makâmın temeli, kıvamı ve her güzel hâlin anahtarıdır. O, makâmların ilki olup binanın kurulacağı yer mesâbesindedir. Yeri olmayanın binası olmadığı gibi, tevbesi olmayanın da herhangi bir hâli ve makâmı yoktur. Ben ilmimim ulaştığı, gayret ve vüsâtimin yettiği kadar makâmları, hâlleri ve bunların verdiği neticeleri düşündüm; imanın sıhhati, şartları ve iyice yerleşmesinden sonra, onların hepsinin üç şey olduğunu gördüm. Bunlar imanla berâber dört olmaktadır. Sonra bu dört şeyin, hakiki mânevi doğumda, Allahu Teâlâ’nın ihsan tabiatında tabii doğum için kendileriyle sünnetini icrâ ettiği dört asli tabiat olan safra, balgam, kan ve sevdânın gördüğü vazifeyi yaptığını gördüm. Kim bu dört şeyi gerçek olarak elde ederse; meleküt âlemine girer, ilahi tecelli ve sırları müşahede eder; Allahu Teâlâ’nın kaza ve kaderdeki hikmetlerini keşfeder. Kendisinde, Allahu Teâlâ’nın İlâhî kelimeleri hakkında bir anlayış ve zevk meydana gelir. Bütün hâl ve makâmlar bu dört şeyden meydana gelir; onlarla hazırlanır ve kuvvet bulur . İmandan sonra diğer üç şey şunlardır: 1- Tevbe-i nasuh, 2- Dünyaya karşı zühd, 3- Kalbî ve bedenî amellerde herhangi bir gevşeklik ve kusur göstermeksizin Allah için zâhiren ve bâtinen amellere sarılıp kulluğa devam etmek. Sonra, bu dört şeyi tam olarak yapabilmek için, onları tamamlayan ve kıvamını temin eden diğer dört şeyle destek sağlanır. Bunlar da az konuşmak, az yemek, az uyumak ve insanlardan uzaklaşmaktır. Gönüllerini dünyadan çekerek tamamen Allah’a vermiş âlimler ve meşâyih-ı kiram bu dört şeyle makâmların istikrar bulacağını, hâllerin doğru ve sahih olacağını ve Allah’a dost olan velilerin onun destek ve güzel tevfiki sayesinde onlarla veli olduğunu belirtmişler ve bunun böyle olduğunda ittifak etmişlerdir.

437ibnu Mâce, Edeb, 57; Dârimî, Rikâk, 15. 438- Müslim, Zikr, 41; Ebû Dâvud, Vitr, 26; Tirmizî, Tefsiru Sûre, 47; ibnu Mâce, Edeb, 57; Dârimî, Rikâk, 15; Ali Nâsıf, et-Tâc, V, 151. 439- Müslim, Zikr, 41; Ebû Dâvud, Vitr, 26; Ali Nâsıf, et-Tâc, I, 147.

Kesin olarak anlaşılmıştır ki, diğer bütün makâmlar bu makâmların içinde mevcuttur. Kim bunları elde ederse, bütün makamları elde etmiş olur. İmandan sonra, bu makâmların ilki tevbedir. Tevbe de başlangıcında sahih ve sağlam olabilmesi için, birtakım hâllere muhtaçtır. Tevbe, sahih ve sağlam olduğu zaman bereket ve tesiri bütün makâm ve hâllere yayılır. Tevbenin başlangıç hâlinde, kulu günahlardan sakındıran bir duygunun bulunması gerekir. Bu duygunun bulunması bir hâldir. Hâller ise, Allah’ın bir lütfudur. Demek ki, kulda sakınma hâlinin bulunması, tevbenin anahtarı ve başlangıcıdır. Adamın birisi, Bişr el-Hafî’ye: “Seni kederli ve mahzun görüyorum niçin?” diye sorduğunda; Bişr el-Hafî: “Ben yolunu kaybetmiş ve aynı zamanda aranan birisiyim. Hakiki yolumu ve maksadımı kaybettim ve onun tarafından da aranıyorum. Şayet maksadıma hangi yolla ulaşacağımı bilseydim; hemen ona sarılırdım. Fakat gaflet uykusu beni sardı ve benim için ondan bir kurtuluş yoktur. Ancak, Hakk tarafından bana bir sakınma duygusu verilirse, o zaman kendi mi günahdan alabilirim.” demiştir. Esmâî demiştir ki: “Basra’da iki gözünden rahatsız, ikisinden de su akan bir a’râbî gördüm Kendisine: “Gözlerini silmiyor musun?” dediğimde, bana: “Hayır! Çünkü doktor beni bundan sakındırdı. Doktor sakındırdığı halde, sakınmayan kimsede hayır yoktur!” dedi. Kalpte bulunan sakınma duygusu (zâcir); Allahu Teâlâ’nın kuluna hibe ettiği bir hâldir. Samimi tevbe edene bu hâl mutlaka gerekir. Kul sakınma hâlinden sonra, kendine gelme (intibah) hâlini elde eder. Sûfîlerden bir tanesi demiştir ki: “Kim, yükseklere ulaşmaya göz dikerse, gafletinden uyanır.” Ebû Yezid el-Bestâmî demiştir ki: “İntibâhın (mânevi uyanmanın) alâmeti beştir: 1- Kul nefsini hatırlayınca boynunu büker, 2-Günahını hatırlayınca istiğfar eder, 3-Dünyayı hatırlayınca düşünüp ibret alır, 4-Âhireti hatırlayınca sevinir, 5-Allahu Teâlâ’yı hatırlayınca ürperir.” Sûfîlerden birisi de: “Kendine gelme (intibâh) hayırlara götüren yolların başlangıcıdır. Kul gaflet uykusundan uyanınca bu hâl onu, tam uyanıklığa götürür. Tam uyanış sâhibine hidâyet yolunu aratır ve o da arar. Kul, gerçek hidâyet yolunu arayınca, kendisinin Hakk yolunun dışında olduğunu görür ve hemen Hakk’ı isteyerek tevbe kapısına döner. Sonra, bu intibah hâli sayesinde kendisine tayakkuz (tam uyanıklık) hâli verilir.” demiştir. Hasan el-Farisî şöyle demiştir: “Hâllerin en güzeli ve kula en faydalı olanı, mânevî uyanıklık ve düşünüp ibret almaktır.” Denilmiştir ki: “Tam uyanıklık (yakaza) hâli gerçekleşince, sahibi tevbe yolunun başlangıcında olmuş olur.” Yine denilmiştir ki: “Mânevî uyanıklık; Allahu Teâlâ tarafından kendisinden korkan kullarının kalbine atılmış, onları tevbeye götüren bir hâldir.” Kulun mânevî uyanıklığı tamam olunca, tevbe makâmına nakledilir. İşte, sırasıyla anlattığımız bu sakınma, kendine gelme ve uyanma halleri önce bulunur. Sonra, sahih bir tevbe için kulun muhâsebeye ihtiyacı vardır. Tevbe ancak iç âlemi muhasebe ile düzgün olur. Mü’minlerin emiri Hz. Ali’nin (r.a) şöyle dediği rivâyet edilmiştir.

“Hesaba çekilmenizden önce kendinizi hesaba çekiniz. Amelleriniz tartılmadan önce onları siz tartınız ve Allahu Teâlâ’nın ‘‘O gün (hesap için Allah’a) arz olunursunuz, öyle ki hiçbir gizli hâliniz kalmaz.” (el-Hakka (69), 18.) buyurduğu en büyük arz için, kendinizi (ibâdet ve amelle) süsleyiniz.” Muhâsebe; nefesleri muhafaza edip gafletle alıp vermemek, azâları günahtan korumak, vakitlerin hakkını gözetmek ve en önemli olan şeyleri tercih etmek şeklinde olur. Kul, bu muhâsebe sayesinde, Allahu Teâlâ’nın, tarafından bir rahmet olarak kendisine gece ve gündüz içinde beş vakit namazı farz kıldığını bilir. Cenâb-ı Hakk’ın bu ibâdeti, onun durumunu ve tamamen gaflet içindeki hâlini bildiğinden, hevâya kul ve dünyaya köle olmaması için emrettiğini anlar. Böylece beş vakit namazın, Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyet hakkını yerine getirebilmek için nefisleri kulluk ve ubûdiyet alanına çeken İlâhî bir zincir olduğunu fark eder. Bir namazdan diğer namaza kadar, nefsini güzel bir muhâsebeyle kontrol eder. Güzel muhâsebe ve emirlere riâyetle şeytanın giriş yollarını kapatır ve namazına ancak güzelce tevbe ve istiğfarla, kalbindeki dünya bağlarını çözüp attıktan sonra girer. Çünkü dinin emirlerine muhâlif bütün söz ve hareketler kalbde siyah bir nokta oluşturur ve kalbin üzerine bir düğüm bağlar. Hâlini araştıran ve muhasebesini yapan kimse, âzâlarını günahlardan sakındırarak bâtınını namaz için hazırlar ve muhâsebe makâmını elde eder. Bu durumda onun namazı diğer namaza kadar geçen vakitlerini aydınlatacak bir nur olur. Böylece onun namazı, vaktinin nûruyla aydınlanmış ve vakti de namazının nûruyla ma’mur olup nurlanmıştır. Kendisini hesaba çekenlerden bir tanesi, namaz vakitlerini bir kâğıt üzerine yazar, iki namaz arasında bir miktar boş yer bırakırdı. Her ne vakit gıybet yahut başka büyük bir hata işlese, o boşluğa bir çizgi çeker, mâlâyani bir söz veya hareket yapınca da bir nokta kordu. Bunu, kendisine faydası olmayan günah ve hareketlerini düşünüp ibret almak, muhâsebesini iyi yapmak, şeytanın ve devamlı kötülüğü emreden nefsin kalbindeki dolaşma yollarını daraltmak için yapıyor, bu ciddiyeti de hâlini güzelce kontrol hususundaki sadâkati ve gerçek kulların makâmını elde etmeye olan hırsından kaynaklanıyordu. Şu anlattığımız muhâsebe ve emirlere riâyet makâmı, tevbenin sıhhati için zaruridir. Cüneyd el-Bağdâdî demiştir ki: “Kimin emir ve edeblere riâyeti güzel olursa velâyeti devam eder.” İmam Vâsıtî’ye: “Hangi ameller daha faziletlidir?” diye sorulunca; şöyle demiştir: “Sırrı gözetmek, zâhiri hâllerde muhâsebe ve bâtında murâkabe etmektir. Onlardan her biri diğeri ile tamam olur. Murâkabe ve muhâsebeyle tevbe düzgün olur.” Murâkabe (iç âlemi kontrol etmek, gözetlemek) ve edeblere riâyet, iki şerefli hâldir ve (güzel korunduklarında), tevbe makâmının sıhhatini sağlayan iki şerefli makâm olurlar. Tevbe tam olarak onlarla istikâmet bulur. Demek ki; muhâsebe, murâkabe ve edeblere riâyet tevbe makâmının zarûri şadlarındandır. Bize, Ebû Zur’a, Ebû Muhammed b. el-Cerirî’nin, şöyle dediğini haber verdi: “Bizim bu yolumuz iki temel üzere kurulmuştur: Birisi, Allahu Teâlâ için devamlı nefsini kontrol etmek; diğeri de zâhiri amellerinde ilmin emrettiği şekilde hareket etmekdir.” Murtais demiştir ki: “Murâkabe; her lahza ve her lafızda Hakk’ı tefekkür için sırrı gözetmektir.” Allahu Teâlâ buyurmuştur ki: “Herkesin iyi veya kötü, bütün yaptığına gözcü olan Allah’a (küfredilir) ortak koşulur mu?" (Ra'd (13), 33.) Murâkabe; Allah’ın haklarını yerine getirme ilmidir. Bununla hâl ilmini ve hâllerdeki ziyâde ve noksanlığı tanıma gerçekleşir. Bu, kulun kendisiyle Allah arasındaki hâlinin

ölçüsünü bilmesidir. Bunların hepsi tevbenin sıhhati için lâzımdır. Tevbenin sıhhati de onlar için gereklidir. Çünkü kalbe gelen düşünceler kararların başlangıcıdır. Kararlar da amellerin başlangıcıdır. Düşünceler kalbin irâdesini meydana getirir. Kalb ise âzâların emiridir. Âzâlar ancak, kalbin irâdesiyle harekete geçmesiyle hareket ederler. Murâkabe ile de kötü düşünceler kökünden kazanıp atılır. Öyleyse murâkabe tevbenin tamamından olmuş olur. Çünkü; düşüncelerini kontrol altına alan, âzâlarına yeterli iyiliği yapmıştır. Hem murâkabeyle kalbden çirkin düşüncenin kökleri sökülüp atılmaktadır. Murâkabeden gözden kaçan şeylere ise, muhâsebe ile ulaşılıp giderilir. Bize, Ebû Zür’a, İbn Halef yoluyla, Sülemî’nin şöyle dediğini haber verdi. “Ebû Osman el-Mağribî’yi şöyle derken işittim: “Bu yolda insana lâzım olan şeylerin en faziletlisi muhâsebe, murâkabe ve ameli ilimle yürütmektir. Tevbe sağlam olarak gerçekleşince, inâbe (Allaha yönelme) de sahih olur.” İbrahim b. Ethem demiştir ki: “Kul tevbesinde sâdık olunca, Allah’a tam yönelmiş olur. Çünkü inâbe, tevbenin ikinci derecesidir.” Ebû Saîd el-Kurasî de: “İnâbe sahibi; kendisini Allahu Teâlâ’dan alıkoyan her şeyden O’na dönen kimsedir.” demiştir. Sûfilerden birisi şöyle demiştir: “İnâbe; başkasından O’na değil, Allah’dan yine Allah’a dönmektir. Kim başkasından O’na dönerse, inâbenin gerekli olan iki tarafından birisini zâyi etmiştir.” Gerçekten Hakk’a dönen kimse; kendisinin Hakk’dan başka dönecek yeri olmayan kimsedir. Sonra o kimse, Hakk’a dönme endişesinden de kurtulur. Böylece, her şeyi Hakk’da görmede kaybolarak, O’nun huzûrunda duran ve hiçbir vasfı olmayan bir vücut olarak kalır. Nefse muhâlefet ve onun fiillerindeki ayıplarını görmek ancak mücâhede, Hakk’ı gözetme ve murâkabe sayesinde gerçekleşir.” Ebû Süleylam ed-Dârânî demiştir ki: “Ben nefsimin herhangi bir amelini güzel bulmadım ki; onunla sevab veya başka bir şey umayım.” Ebû Abdullah es-Secezî de demiştir ki: “Kim irâde (müridlik) hâlinde, yaptıklarını güzel bulursa, irâdesi ve teslimiyeti bozulur. Ancak, işi yeni baştan alıp nefsini ikinci defa terbiye yoluna sokarsa o başka. Kim nefsini lehine ve aleyhine olan hususlarda sadâkat ölçüsüyle tartmazsa, Hakk erlerinin ulaştığı noktaya ulaşamaz.” Müridin fiillerindeki kusurları görmesi, inâbetin (Hakka dönüş ve teslimiyetin) sıhhati için zaruri bir durumdur. Hem o, tevbe makâmının gerçekleşmesi için elde edilecek bir hâldir. Tevbe ancak mücâhededeki sadâkatla düzgün olur ve kul mücâhedesinde ancak sabrın bulunmasıyla sâdık olabilir.

II- SABIR MAKAMI

Fudâla b. Ubeyd (r.a) şöyle demiştir: “Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu işittim: “Gerçek mücâhid; nefsiyle mücâhede hâlinde olandır.”440 Nefisle mücâhede ise, ancak sabırla mümkün olur. Sabrın en faziletlisi; bütün düşünceyi Allahu Teâlâ’ya vererek onunla beraber olmaya, kalbiyle murâkabeye devam etmeye ve kalbden dünyevî ve süflî düşüncelerin kökünü temizlemeye sabretmektir.

440- Tirmizî, Fedâilu’l-Cihâd, 2; Ahmed, Müsned, VI, 20-22.

Sabır, farz ve fazilet olarak iki kısma ayrılır: 1-Farz olan sabır; farzları yerine getirmeye ve haramlardan sakınmaya sabretmektir. 2-Fazilet olan sabır ise; fakirliğe, ilk anında mûsibetlere, acıları gizleyerek şikâyet etmemeye, fakirliği gizlemeye, kendisine verilen mânevî ihsan ve kerametleri, görmüş olduğu ibret ve âyetleri saklamaya sabırdır. Sabrın farz ve fazilet oluş yönleri çoktur. İnsanlardan çoğu bu nevi şeylere sabrettiği halde kalbden düşünceyi defederek gerçek bir murâkabe ve kalbî kontrole sarılmak suretiyle Allah’la beraber olmaya sabredemez, bundan daralır. O halde tevbe hususunda sabır, murâkabenin tevbedeki durumu gibi gerekli olmaktadır. Hem sabır, yakin sahiplerinin makamlarının en yücelerindendir ve hakiki tevbenin bir parçasıdır. Âlimlerden bir tanesi demiştir ki: “Hangi şey sabırdan daha faziletli olabilir ki?” Allahu Teâlâ yüce Kur’an’da doksan küsür yerde sabırdan bahsetmiştir. Halbuki bu sayıda başka bir şey zikretmemiştir. Şunu söyleyebiliriz: Gerçek bir tevbe, bütün şerefiyle sabır makâmını içine almaktadır.” Sabrın bir çeşidi de nimete karşı sabredip; nimeti Allahu Teâlâ’ya isyanda kullanmamaktır. Bu da aynı şekilde tevbenin sıhhatine dâhil olmaktadır. Sehl b. Abdullah et-Tüsterî derdi ki: “Afiyete karşı sabır, belâya karşı sabırdan daha şiddetlidir.” Sahâbe-i Kirâm’dan Abdurrahman b. Avf (r.a) demiştir ki: “Biz önceleri sıkıntılarla imtihan edildik sabrettik; fakat, daha sonra genişlikle imtihan edildik sabredemedik.”441 Sabrın bir çeşidi de rızâ ve gadab hâlinde orta halde itidalle kalmaya sabretmektir. İnsanların övmesine ve hepden unutulup terkedilmeye sabır da sabrın çeşitlerindendir. Tevâzû ve zillet, tevbeye girmeseler de zühde dâhil olmaktadırlar. Yüce hâl ve makâmlardan tevbe makâmından sayılan bütün makâmlar, zühdün içinde bulunmaktadır. Zühd, daha önce zikretmiş olduğumuz bütün makâmların temeli olan dört şeyin (iman, tevbe, zühd, ubûdiyet) üçüncüsüdür. Sabrın hakikati, nefsin sükûnete ulaşıp mutmain oluşunda ortaya çıkmaktadır. Mutmain oluşu da manen temizlenmesinden kaynaklanmakta; bu temizliği ise tövbe ile olmaktadır. Demek ki nefis, tevbe-i nasuh ile temizlenince, kendisinden serkeş, azgın tabiatı ve sabır azlığı yok olup gitmektedir. Tevbe-i Nasuh nefsi yumuşatmakta ve onu tabiatındaki azgınlığından uysallığa ve yumuşaklığa çıkarmaktadır. Çünkü nefis, muhâsebe ve murâkabeyle sâfileşir ve hevâsına uyması sebebiyle tutuşmuş olan ateşi söner. Mutmainne sıfatını kazanmasıyla rızâ mahalline ve makâmına ulaşarak, İlâhî hükmün takdir ettiği hususlarda sükûnet ve teslimiyet içinde olur.

III- RIZA MAKAMI

Ebû Abdullah Nebbâcî (rah) demiştir ki: “Allahu Teâlâ’nın öyle kulları vardır ki; O’nun bütün takdirlerini rızâ ile karşılarlar ve onlara sabretmeye çalışmak bir nev’i rızâsızlık gibi olacağından, sabretmekten hayâ eder, her tecelliye râzı olurlar.” Ömer b. Abdülaziz (rah.) şöyle derdi: “Sabaha çıktığımda benim en fazla sürur duyduğum şey, Allahu Teâlâ’nın tecellîlerine ve kazâsına râzı olmaktır”

441- İbnu'l-Esir, Câmiu’l-Usûl, IV, 681; Tirmizi, Kıyame, 30.

Rasûlullah (s.a.v), İbnu Abbas’a yaptığı bir vasiyette şöyle buyurmuştur: "Rızâ hususunda Allah için yakîn ile amel et. Eğer bu olmazsa sabret, gerçekten sabırda büyük bir hayır vardır.”442 Diğer bir hadiste: "Kişiye verilen hayırlı şeylerin birisi de; Allahu Teâlâ’nın kendisine taksim ettiği şeylere rızâ göstermesidir.”443 buyrulmuştur. Rızânın fazileti ve şerefi hakkındaki haberler, eserler ve hikâyeler sayılamayacak kadar çoktur. Rızâ, tevbe-i nasûhun verdiği bir neticedir. Kul rızâ hâlinden ancak tevbei nasûh edemediği zaman geri kalabilir. Demek ki; tevbe-i nasûh, sabır ve rızâ hâlini içine aldığı gibi, sabır makâmı ile rızâ makâmını da içinde bulundurmaktadır. Havf ve recâ da tevbe-i nasûha dâhildir. Çünkü kulun korkusu onu tevbeye götürür. Şayet korkusu olmasaydı tevbe etmezdi. Ümidi de olmasaydı korkmazdı. Demek ki havf ve recâ mü’minin kalbinde birbirini gerektiren iki durumdur. Havf ve recâ, tevbe ehline istikâmetinde dengesini sağlar. Rasûlullah (a.s), ölmek üzere olan bir adamın yanına girdi. Ona: "Kendini nasıl buluyorsun? Diye sorduğunda; adam: “Kendimi günahlarımdan korkar ve rabbimin rahmetini ümid eder bir durumda buluyorum.” diye cevap verdi. Bunun üzerine, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: "Bu halde, bir kulun kalbinde bu iki hâl bulunursa, Allahu Teâlâ kendisine ümid ettiğini verir ve korktuğundan onu emin kılar. ”444 Allahu Teâlâ’nın: “Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.” (Bakara (2), 195.) âyet-i celilesinin tefsirinde; kendisini tehlikeye atanın, büyük günah işledikten sonra: “Helâk oldum! Artık bana hiçbir amel fayda vermez.” diyen kimse olduğu söylenmiştir. Tevbe eden, Allah’tan korkarak tevbe etmiş ve mağfiretini ümid etmiştir. Tevbekâr, ümid ve korku sahibi olduğu zaman gerçek tevbeye ulaşır. Sonra, tevbe eden kimse, âzâlarını çirkin amellerden alıkoyup Allahu Teâlâ’nın kendisine ihsan ettiği nimetleriyle onun taatına sarılması sebebiyle nimetlere şükretmiş olmaktadır. Çünkü âzâlardan her birisi bir nimettir. Onların şükrü ise, onları haramlardan alıkoymak ve Allah’ın itaatinde kullanmaktır. Öyleyse, düzgün bir tevbe edenden daha çok nimetlere kim şükretmiş olabilir ki? Görüldüğü gibi, tevbe makâmı, bütün makâmları içinde toplamaktadır. Gerçekten tevbe makamı, başta sakınma (zecr), kendine gelme (intibah) ve uyanma (teyakkuz) halleri yanında, nefse muhlefet, takvâ, mücâhede, yaptığı fiillerin kusurlarını görme, irâde, sâbır, rızâ, muhâsebe, murâkabe, edebe riâyet, şükür, havf ve recâ gibi hâl ve makâmları içinde bulundurmaktadır. Tevbe-i nasuh gerçek olarak elde edilerek nefis temizlenince, kalb aynası parlar ve dünyanın bütün çirkinlikleri orada gözükür ve böylece gönül ondan çekilerek zühd hâsıl olur; tevekkül hâli gerçekleşir. Çünkü zâhid, elindeki mevcut şeylerden ancak, kendisine va’dedilen şeylere itimadından dolayı elini ve gönlünü çekmiştir. Allahu Teâlâ’nın va’dine bağlanmak bizzat tevekküldür. Kul, tevbeden sonra, diğer makâmlardan elde edemediği herhangi bir şey kalmışsa, onu da dört esasın üçüncüsü olan dünyaya karşı zühdüyle elde eder. Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî, Abdullah b. Büreyde (r.a)’in şöyle dediğini haber verdi:

442- Beyhâki, Şuabu’l-İman, II, 28 (No: 1074) (Biraz farklı lafızlarla). 443- İlâhî takdir ve taksime rızâ konusunda benzeri hadisler için bkz: Zebidi, İthâfu’s-Sâde, XII, 519-522, Münziri, et-Terğib, IV, 169. 444- Tirmizî, Cenâiz, 11; İbnu Mâce, Zühd, 31.

“Rasûlullah (s.a.v) bir seferden geldi. İlk olarak kızı Fâtıma’nın (r. ah) yanına uğradı. Evinde, yeni dikilmiş bir perde ve ellerinde bir takım süslü takılar gördü. Bu manzarayı görünce, eve hiç girmeden geri döndü. Sonra bir yere oturdu. Elindeki değnekle yeri karıştırıyor ve şöyle diyordu. “Dünya benim neme gerek, dünya benim neme gerek!” Hz. Fâtıma (r.ah) babasının perdeden dolayı geri döndüğünü görünce hemen perdeyi ve ellerindeki şeyleri çıkararak onları Bilal-i Habeşî (r.a) ile Rasûlullah’a (s.a.v) gönderdi ve kendisine: “Bunları Peygamber (s.a.v)’e götür ve: “Onları tasadduk ettiğimi, istediği yere kullanmasını söyle.” dedi. Hz. Bilal (r.a) onları Rasûlullah’a (s.a.v) getirdi ve : “Fâtıma, bunları tasadduk ettiğini, onları istediğiniz yere kullanabileceğinizi söyledi.” dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v): “Anam babam feda olsun! Bunu yaptı. Anam babam feda olsun! Bunu yaptı. Götür onları sat!” buyurdu.445 Allahu Teâlâ’nın: “Biz, bakalım insanların hangisi daha güzel amel edecek diye yeryüzünde olanları dünyanın bir süsü yaptık.” âyetinin tefsirinde; yapılacak en güzel amelin dünyaya karşı zühd olduğu söylenmiştir. Mü’minlerin emiri Ali b. Ebi Tâlib (r.a)’e: “Zühdün ne olduğu?” sorulduğunda: “Zühd; dünyayı, bir mü’minin ya da bir kâfirin yemesine hiç aldırış etmendendir.” diye cevap vermiştir. Şiblî’ye; “Zühdün ne olduğu?” sorulunca: “Yazık size! Allah katında bir sineğin kanadı kadar kıymeti olmayan dünyanın nesine zühd edilecek ki!” demiştir. Ebû Bekr el-Vasitî de: “Ne zamana kadar, bir tuvâlet durumunda olan dünyayı, terk ettim diye övünüp aldanacaksın ve ne zamana kadar, Allahu Teâlâ’nın katında bir sineğin kanadı kadar değeri olmayan dünyadan yüz çevirdim diye böbürlenip duracaksın?” demiştir. Demek ki, kulun zühdü sahih ve sağlam olunca, aynı şekilde tevekkülü de sağlam olur. Çünkü tevekkülündeki sadâkati onu mevcud varlıklara karşı zühdünde temkin sâhibi yapmaktadır. Şu hâlde kim tevbesinde istikâmet, dünyaya karşı zühd sâhibi olur ve bu iki makâmı elde etmiş olursa; diğer makâmların hakkını tam olarak verir, onları elde etmek için bütün varlığını ortaya kor ve onları elde eder. Tevbenin murâkabeyle alâkası ve irtibatı şöyle olur: Kul önce tevbe eder, sonra tevbesinde düzgün olur. Öyle ki; solda günahları yazan melek kendisine hiçbir şey yazmaz olur. Daha sonra âzâlarını isyanlardan alıkoyup temizleme hâlinden, onları mâlâyâni olan şeylerden temiz bulundurma durumuna yükselir. Böylece, boş bir kelime konuşmaz ve gereksiz bir harekete dalmaz. Sonra, hakkı gözetme ve muhâsebe hâli, zâhirinden bâtına geçer ve murâkabe bâtınını tamamen kaplar. Murâkabe; insanın, bâtınından önce mâsiyet, sonra da fuzulî şeylerin düşüncelerini yok etmek suretiyle Hakk’ın edeb ve emirlerini tam olarak yerine getirme ilminin elde edilmesidir. Kul, kendisini tehlikeye sevk eden şeylerde temkinli ve tedbirli olunca; âzâları, Hakk’a muhâlefetten korunur ve tevbesi düzgün olur. Allahu Teâlâ, Peygamberine (s.a.v): “Habibim! Sen, beraberinde tevbe edenlerle birlikte, emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Kehf (17) 7.) buyurarak, kendisine ve ümmetine, tevbelerinde istikâmet üzere olmayı emretmiştir.

445- Benzerî bir hadis için bkz: Beyhakî, Şuabu’l-İmân, VII, 317 (No: (10416).

Denilmiştir ki: “Mürid; solunda günahları yazan melek yirmi sene kendisine yazacak bir şey bulamayacağı kadar temiz ve istikâmet halinde olmadıkça gerçek mürid olamaz.” Bu sözden, onun peygamberler gibi ismet hâli ve günahlardan ma’sum olduğu anlaşılmamalıdır. Tevbe eden sâdık, nâdiren de olsa bir günaha düştüğü zaman, bâtınında ona karşı bir pişmanlık bulunduğundan, en kısa zamanda silinir gider. Pişmanlık bir tevbedir; bu pişmanlık ile günah temizlendiğinden soldaki melek hiçbir şey yazmamış olur. Kul tevbe-i nasûh ile tevbe ettiği zaman, dünyaya karşı zâhid olur. Öyle ki, sabah yemeğinde akşamını, akşam yemeğinde sabahını dert etmez yemek için geride bir şey biriktirmez. Yarın ne yiyeceğim gibi bir düşüncesi yoktur. Bu hâle ulaşan kimse zühd ve fakrı birleştirmiş olur. Zühd fakırdan daha faziletlidir. Zühdde hem fakr hâli hem de daha fazlası vardır. Çünkü fakir, mecburen bir şeyi elinde bulundurmayandır. Zâhid ise; eşyâyı kendi isteğiyle terk edendir. Onun zühdü gerçek tevekkülü hasıl eder. Tevekkülü rızâyı, rızâ hâli sabrı, sabır nefsi günahtan alıkoymayı ve mücâhadedeki sadâkati hasıl eder. Allah için nefsini haramdan alıkoyma korku hâlini, korkusu da ümidini gerçekleştirir. Böylece, tevbe ve zühdün gerçekleşmesiyle, bütün makâmları elde etmiş olur. Tevbe ve zühd, sahih ve kâmil imanla bitiştiği zaman, hepsinin kemâli için bir dördüncüye daha ihtiyaç vardır ki o da amele devam etmektir. Çünkü, yüce hallerin bir kısmı kula, ilk üç şeyin elde edilmesiyle açılır. Bazı hallerin zuhûru ise, bu dördüncü esasa (amellere devama) bağlıdır. Tevbesi düzgün ve zühd hâli tam gerçekleşen pek çok kimse, bu dördüncüden geri kalmalarından dolayı, yüksek hallerin çoğunu ele geçiremeyip mahrum olmuşlardır. Dünyaya karşı zühdle hedeflenen; Allahu Teâlâ’nın taatına devam edilecek boş vakit elde etmektir. Allah için amel, kulun, devamlı zikreden, Kur’an okuyan,namaz kılan yahut murâkabe hâlinde bulunan birisi olmasıdır. Onu bu ibadetlerden ancak, başka bir dinî emir yahut zaruri bir iş alıkoyabilir. Anlattığımız bu kalbî ameller, kalbi iyice sardığı zaman, kul zâhiren dini bir amelle meşgulken, bâtınî amelden kopmaz. İşte kul, zühd ve takvâ ile birlikte devamlı amele yapışınca, gerçekten kulluktaki gayretini tam olarak sarf etmiş ve fazileti ele geçirmiş olur. Ebû Bekr el-Varrâk demiştir ki: “Kim kulluğun esâsı olan zahirî amelleri terk ederse, ona, efendisinin hizmetinden kaçan köleye yapılan uyarı ve cezâ uygulanır.” Sehl b. Abdullah et-Tüsterî’ye: “Kul hangi makâma ulaştığı zaman, kulluk makâmının hakkını yerine getirmiş olur?” diye sorulunca: “Tedbir ve ihtiyarı terk ettiği zaman.” demiştir. Kul tam olarak tevbe, zühd ve Allah için amele devamı elde ettiği zaman, içinde bulunduğu vakitteki meşguliyeti, kendisini, gelecek vakitle uğraşmaktan alıkor. Böylece o, tedbir ve ihtiyarı terk makâmına yükselir. Ardından, tekrar ihtiyârına sahip olduğu bir hâle ulaşır. Hevâsının yok olması, ilminin çoğalması ve bâtınından cehâlet köklerinin kesilip atılmasından dolayı, onun istekleri Allahu Teâlâ’nın istek ve emirlerine uygun olur. Yahya b. Muaz er-Râzî demiştir ki: “Kul, yeni mârifet sahibi olmaya başladığı zaman kendisine: “Sen, kendi başına bir şeyi seçme ve tam mârifet sahibi oluncaya kadar kendi ihtiyârına göre hareket etme!” denilir. Rabbini yakinen tanıyıp ârif olduğu zaman ise: “Dilersen, kendin irâde ve ihtiyârını kullan; istersen ihtiyârını terk et! Çünkü sen, bir şey irâde ve ihtiyâr ettiğin zaman; bizim ihtiyârımıza uygun olarak seçersin. İhtiyârını terk ettiğinde de bizim ihtiyârımıza uyarak terk edersin. Sen seçme ve ihtiyârını terk etme hususunda bize tâbisin.” denilir.

Kul, ihtiyârını terkten sonra (yeniden) irâdeye sahip olma hâline, ancak, yukarıdaki zikrettiğimiz dört şeyi -yakînî iman, sağlam tevbe, hakiki zühd ve devamlı amelitam olarak gerçekleştirince elde edebilir. Çünkü tedbiri terk, bir “fenâ” hâlidir. Allahu Teâlâ’nın (bundan sonra, tarafından) kulunu yeni bir tedbir ve ihtiyâra sahip kılması, kulun Hakk ile tasarrufudur ve bu: “bekâ” makâmıdır. Bu makâm, kulun kendisine ait bir vücuttan (his ve irâde olarak) sıyrılarak, bütün tasarruflarında Hakk ile olduğu bir vücûda sahip olmasıdır. Bu hâle ulaşan kimse, kendisinde zerre kadar eğrilik ve bozukluk olmayan, kulluk işinde zâhiri ve bâtını dosdoğru olan, ilim ve amelle içini dışını ma’mur eden bir kuldur. O, fakirlik ve zelillik içinde boynunu bükerek, Allahu Teâlâ’nın huzurunda kurbiyyet makâmında karar kılmış ve Rasûlullah’ın (s.a.v): “Allahım! Beni bir göz yumup açıncaya kadar da olsa nefsimin eline bırakma; yoksa helak olurum. Beni mahlukâtından hiç kimseye de terketme, yoksa zâyi olurum. Beni, bir annenin evlâdını koruması gibi koru yalnız bırakma”446 duâsıyla Yüce Rabbine teslim olmuş birisidir.

59. Bölüm · MAKAMLARIN İZAHI · Avârifü'l-Maârif — tarikat.org