Hâl ve makâm arasında, pek çok yönden benzerlik vardır ve bunun için meşâyih-ı kiramın bu husustaki ifâde ve işâretleri çok çeşitli olmuştur. Bu farklı açıklamalar, makâm, hâl ve onlara dâhil olan şeylerde benzerliğin bulunmasından dolayıdır. Bir durum, bazı kimselere hâl olarak görülürken, bazısına makâm olarak görülmektedir.
Her iki görüş de doğrudur. Çünkü, her birinde diğerine âit özellikler bulunmaktadır. Bununla birlikte, aralarını ayıracak sağlam bir görüşün zikredilmesi gerekmektedir. Aslında hâl ve makâm kelimelerinin lafzı ve ibâreleri, aralarındaki farkı göstermektedir. Şöyle ki: Hâle “hâl” denmesi; onun aynı şekilde kalmayıp değişmesinden dolayıdır. Makâma da “makâm” denmesi; sâbit oluşu ve istikrarından dolayıdır. Bazen bir şey bizzat hâl iken sonra makâm olur. Meselâ; kulun içinden nefsini muhâsebe etme arzusu gelir. Sonra bu arzu nefsin sıfatlarının ona gâlib gelip bastırmasıyla ortadan kalkar. Sonra tekrar gelir, tekrar gider. Kul devamlı bu muhâsebe hâlini korumaya çalışır. Sonra nefsin sıfatlarının ortaya çıkmasıyla hâl değişir. Bu durum, kerim olan Allah’dan kula yardım ulaşıncaya, muhâsebe hâli üstün gelip nefis ezilerek muhâsebe nefse hâkim oluncaya ve onu zabtedinceye kadar devam eder. Böylece muhâsebe onun vatanı, istikrar yeri ve makâmı olmuş olur. Artık o, muhâsebe hâlinden sonra muhâsebe makâmında olur. Sonra kendisine murâkabe hâli gelir. Muhâsebe makâmında olan kimseye murâkabenin bir kısmı (önce) hâl olur. Sonra, kulun bâtınında sırasıyla yanılma ve gaflet gelip gittiğinden, murâkabe hâli değişir, aynı kalmaz. Bu durum, Allahu Teâlâ mânevî yardımıyla kulunu destekleyip olgunlaştırıncaya, yanılma ve gaflet karanlığı kendisinden zâil oluncaya kadar devam eder. Böylece murâkabe, önce hâl iken, sonra makâm olur. Muhâsebe makâmı ancak murâkabe hâli gelince yerini sağlamlaştırır. Murâkabe makâmı da ancak müşâhade hâlinin gelmesiyle sâbit ve sağlam olur. Kula müşâhade hâli ihsan edilince murâkabesi istikrar bulur ve onun makâmı olur. Müşâhade de diğerlerinde olduğu gibi, önce, perdelenmeyle değişen ve tecelli ile açılan bir hâl olur. Sonra makâm olur ve müşâhade güneşi perdelenerek tutulmaktan kurtulur. Sonda müşâhade makâmında birtakım haller, gelişmeler, fenâ hâlinin gerçekleşip bekâ hâline geçmek ve aynelyakîn hâlinden hakka’l-yakîne terakki gibi, bir hâlden kendisinden daha yüce bir hâle terakkiyat, mânevî yükselmeler söz konusudur. Hakka’l-yakîn hâli geldiğinde kalbin iç zarını yakarak tamamen açar. Bu, müşâhadenin en yüksek kısmıdır. Bu hâle işareten Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle duâ etmiştir: “Allahım senden kalbime tam te’sir eden bir iman istiyorum. ” 434 Sehl b. Abdullah et-Tüsterî (k.s) demiştir ki: “Kalbin iki boşluğu vardır; onlardan biri iç kısımdır. Orada kulak ve göz vardır. O, kalbin kalbi ve onun gözbebeğidir. İkinci boşluk da kalbin zâhiridir; orada da akıl vardır. Aklın kalbdeki misâli gözdeki görüş gibidir. Akıl, gözün bebeğinde bulunan parlaklık gibi, kendisine mahsus bir yerde olmasından dolayı parlaktır. Göz bebeğinden görünen şeyleri saran şualar çıktığı gibi, aklın nazarından da bilinen şeyleri ihata edip anlamayı sağlayan ilim şuaları çıkarak yansımaktadır.” İşte kalbin zarını yakarak onun göz bebekçiğine ulaşan bu hakku’l-yakîn hâli, ihsanların en yükseği, hâllerin en kıymetlisi ve en şereflisidir. Hakku’l-yakînin müşâhadeye bağlılığı, tuğlanın toprağa bağlılığı gibidir. Çünkü tuğla önce topraktır, sonra su ile karıştırılıp çamur olur, sonra şekil verilip kerpiç olur. Sonra da ateşte pişirilip tuğla olur. Müşâhade öncedir ve temeldir. Ondan, toprağın çamura dönüşmesi gibi, fenâ hâli meydana gelir. Haller konusunda hakku’l-yakin asıl olunca —ki o, hallerin en şereflisi ve çalışılarak elde edilmeyen sırf İlâhî bir hibedir—kula gelen
434- İbnu Ebi’d-Dünya, Kitabu'l-Yakin, No:26; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, X, 181; Münâvî, Feyzu’l-Kadir, II, No: 1493.
bütün İlâhi, ma’nevî mevhibelere “hâl” diye isim verilmiştir. Çünkü onlar, kul için kendi çalışmasıyla elde edilip güç yetirilecek şeyler değildir. Bundan dolayı, meşâyih-ı kirâm arasında: “Makâmlar kesbîdir; hâller ise vehbîdir.” sözü ve kanaati yaygındır. Yukarıda sırasıyle zikretmiş olduğumuz bütün haller İlâhi mevhibedir. Çünkü çalışılarak kazanılan şeyler mevhibelerle sarılıp kuşatılmıştır. Mevhibeler de kazanılan şeyleri kuşatmıştır. Buna göre, haller vecd yerleri; makâmlar da vecde ulaşma yollarıdır. Fakat makâmlarda kesb zâhir, mevhibeler gizlidir. Hâllerde ise; kesb gizli, İlâhi mevhibeler zâhir olur. Demek ki haller, semâvi, ulvî mevhibelerdir; makâmlar da ona ulaşma yollarıdır. Mü’minlerin emiri Ali b. Ebi Tâlib’in (r.a): “Bana semâvâtın yollarından sorunuz. Gerçekten ben onları, yeryüzünün yollarından daha iyi tanırım.” sözü, makâm ve hâllere işâret etmektedir. Semâvâtın yolları, tevbe, zühd ve bunların dışındaki makâmlardır. Gerçekten sâlikin kalbi bu yollarla semâvi bir kalb olur. Onlar semâvâtın yolları ve bereketin indiği yerlerdir. Bu hâller ancak semâvî bir kalbe sâhib olan kimse için gerçekleşir. Sûfîlerden birisi: “Hâl, gizli zikirdir.” demiştir. Bu söz, bizim zikretmiş olduğumuz şeylerin bir kısmına işâret etmektedir. Irak’ta meşâyih-ı kiramın şöyle dediklerini işittim: “Hâl, Allahu Teâlâ’nın bir lütfudur.” Onlar, amel ve çalışma ile elde edilen şeylere de: “Bu, kulun kendisine çektiği bir lütuftur.” diyorlardı. Mürid için İlâhî mevhibe ve vecd hâllerinden meydana gelen şeylere de: “Bu, Allah’ın lütfudur.” demişler ve hâlin İlâhî bir lütuf olduğuna işâret olarak da onu “hâl” diye isimlendirmişlerdir. Horasan büyüklerinden birisi demiştir ki: “Hâller, sâlih amellerin sonucu ve meyvesidir.” Sûfîlerden bir tanesi de: “Hâller, kalbde şimşek gibi parlayıp gider; eğer durursa bu, hadisü’n-nefs’dir.” demiştir. Bu söz bu şekliyle her zaman doğru değildir. Bu ancak bazı hallerde olur. Çünkü bazen haller âniden kalbe gelir, sonra nefis onları kendi tarafına çeker. Fakat genel olarak düşündüğümüz zaman böyle bir şey yoktur. Yağın suya karışmadığı gibi, hâller de nefse karışmaz. Bazıları da: “Hâller devamlı oldukları zaman hâl olurlar. Fakat devamlı olmadıkları zaman, onlar birtakım ma’nevi parıltılar, doğuşlar ve anî tecellilerdir. Bunlar ise, hâllerin başlangıcıdır, hâl değildir” görüşünü ileri sürmüşlerdir. Meşâyıh-ı kirâm, bir kulun, bulunduğu makâmı tam olarak sağlamlaştırmadan önce, ondan daha yüksek bir makâma geçişin câiz olup olmaması hususunda değişik görüşler arz etmişlerdir: Bazıları demişlerdir ki: “Kulun içinde bulunduğu makâm ancak, onun üstündeki makâma çıkarak alttakini kontrol etmesiyle o makâmın işini sağlamlaştırdıktan sonra tam olarak kemâlini bulur.” Allahu Teâlâ en doğrusunu bilir, bu hususda en iyisi şöyle söylemektir: Sâlik, bir makâmında iken, kendisine ileride yükseleceği daha yüksek makâmdan bir hâl verilir. Elde ettiği bu hâlle, içinde bulunduğu makâmın durumunu güzelleştirir ve Hakk kendisinde bu şekilde tasarruf eder. Bu durumda kul için; “yükseldi veya yükselmedi” diye herhangi bir şey söylenmez. Gerçekten kul, hâlleri sebebiyle makâmlara yükselir. Hâller kulu, içinde kesb ve İlâhi mevhibenin karıştığı makamlara yükselten birtakım mânevî mevhibelerdir. Kulun, içinde bulunduğu makâmdan daha yüksek bir makâmın hâli kendisine, ancak ona yükselmesi yakın olduğu zaman gözükür ve nasib olur. Kul, hallerin çoğalmasıyla devamlı üst makâmlara doğru
yükselir. Zikretmiş olduğumuz bu şeylerde, makâm ve hâllere dâhil olan bütün şeyler (tevbe de buna dâhildir) ortaya çıkmış olur. Bilinen her fazilette bir hâl ve makâm bulunmaktadır. Zühdde bir hâl ve makâm vardır. Tevekkülde bir hâl ve makâm vardır. Rızâda bir hâl ve makâm vardır. Ebu Osman el-Hîrî (k.s) demiştir ki: “Kırk senedir Allahu Teâlâ beni sevmediğim bir hâlde bulundurmadı.” Hazret bu sözüyle, rızâ hâline işâret etmiştir. Rızanın bir kısmı önce hâl iken sonra makâm olur. Muhabbette de bir hâl ve makâm vardır. Kul, tevbe hallerinde devam ede ede sonunda gerçekten tevbe eder. Tevbe hâlinin yolu, ilk olarak günahtan sakınma duygusuyla başlar. Sûfilerden birisi: “Zecr (sakınma) kalbdeki bir heyecandır; onu ancak, kulun gafletten uyanarak uyanıklığa gelmesi teskin eder. Kul kendine geldiği zaman bu duygu, doğruyu hatâlı olandan seçip gösterir.” demiştir. Bir tanesi de: “Zecr; kulun kendisiyle kararının yanlışlığını gördüğü, kalbde bulunan bir aydınlıktır.” demiştir. Tevbenin evvelinde zecr (sakınma hali) üç şekilde olur: 1 -Biri ilim yoluyla, 2- Akıl yoluyla, 3- İman yoluyla. Bunlardan birsiyle tevbe edene günahladan sakınma hâli gelir. Bu hâl, Allahu Teâlâ’nın bir lütfudur; kulu tevbeye götürmektedir. Kulda nefsin hevâsı ortaya çıktıkça, tevbe hâlinin etkisi ve sakınma duygusu onu yok eder. Nihayet kul bu hâlde istikrar bulur ve hâl, makâm durumuna geçer. Zühdde de durum böyledir. Kula önce zühd hâli gelir. Bu hâlin bereketiyle kul dünyaya yönelmeyi çirkin bulur ve onunla meşguliyeti terk etmek kendi rızasına tatlı gelir; böylece devamlı zühd sâhibi olmaya çalışır. Bu hâlinin etkisi, nefsin dünyaya aşırı düşkünlüğü ve âcil olan şeylere bakması sebebiyle yok olur gider. Ancak kula Kerim olan Allah’dan özel bir yardım yetişerek zühd sâhibi olur ve zühd istikrar bularak onun makâmı durumuna gelir. Tevekkül hâli de devamlı kulun kalb kapısını çalar ve nihâyet kul tam tevekkül sahibi olur. Rızâ hâli de böyledir. Sonunda kul rızâ hâlinde sükûnet bulur ve rızâ onun makâmı olur. Burada şöyle bir incelik mevcuttur: Rızâ ve tevekkül makâmları, kulda tabiatının arzuları bulunsa da devamlılıklarını korurlar ve sağlam kalırlar. Halbuki kulda tabiatının arzusunun bulunmasıyla birlikte rızâ hâli devamlılığını sağlam olarak koruyamaz. Meselâ; rızâ sahibi tabiatının gereği, içinde, rızâ makâmına uymayan sevimsiz bir hâl bulur. Fakat onun rızâ makamına ait ilmi tabiatından çıkan bu hâli örtüp kapatır. Onun tabiatından kaynaklanan bu durumun, ilimle sarılmış olarak sevimsiz bir durumda zuhûr etmesi, onu rızâ makamından çıkarmaz. Fakat aynı durum, rızâ hâlinde olacak olsa onu yok ederdi. Çünkü hâl, İlâhî bir mevhibe olduğu (ve kulun onda bir kesbi bulunmadığı) için, tabiatın arzusunu yakar geçer. Bu açıklamaya bakarak: “Nasıl, makâm sahibi rızâda kalıyor da hâl sahibi kalamıyor. Halbuki hâl, makâmın başlangıcıdır ve makâm daha sağlamdır.” denirse; deriz ki: Makam, kulun gayret ve çalışmasıyla karışık olduğundan onda, tabiatın tesirlerinin bulunması muhtemeldir. Hâl ise; Allahu Teâlâ’dan bir lütuf olduğundan, tabiatın karışmasından (ve etkisinden) uzaktır. Demek ki rızâ hâli daha şerefli, rızâ makâmı ise daha sağlam ve daha temkinlidir. Hem makâmlar için birçok hâller gerekir. Makâm
ancak, kendisinden önce bir hâlin zuhûruyla elde edilir. Makâmlar, daha önce birtakım hâller bulunmadan, direkt elde edilemezler. Hâller gelince, onlardan bazısı makâm olur, bazısı ise makâm hâline gelmez. Bundaki hikmet, daha önce zikrettiğimiz gibi şudur: Makâmda kulun gayret ve çalışması açıktır; İlâhî hibe ise gizlidir. Hâlde ise, ilahi mevhibe açık iken, kulun kesbi gizlidir. Hâllerde gâlip olan mevhibe olduğundan dolayı, hâller sınırlandırılamayıp sonsuza kadar gider. Hâllerin en yüce şekli makâma dönüşmesidir. Allahu Teâlâ’nın gücü nihayetsizdir ve o kudretin bir tecellisi olan mânevî lütuflar da nihayetsizdir. Bundan dolayı sofilerden birisi şöyle demiştir: “Şayet bana İsa Aleyhisselamın rûhâniyeti, Mûsâ Aleyhisselamın Cenâb-ı Hakk’la konuşması ve İbrahim Aleyhisselamın dostluğu verilecek olsa, ben daha ötesini isterdim. Çünkü Allahu Teâlâ’nın ihsanları hududsuzdur.” Gerçi bunlar, peygamberlere ait hallerdir, velilere verilmez, fakat bu söz, kulun devamlı yükseklere göz dikmesine ve dahasını aramasına, teşvik etmekte ve bir de Allahu Teâlâ’nın kendisine ikram ettiği manevi nimetler ile yetinmeyip daha fazlasını istemeye işâret etmektedir. Çünkü Peygamberlerin Efendisi Rasûlullah (s.a.v): "Kendisiyle Allah’a yakınlığımı artıracak bir ilim elde etmediğim bir günün üzerine gelmesinde benim için bir hayır yoktur. ” buyurarak,435 hayırlarda kanaat etmemeye, devamlı taleb kapısını çalmaya ve daha çok bereketin gelmesini istemeye dikkat çekip teşvik etmiştir. Yine Rasûlullah (s.a.v), bir duâsında şöyle buyurmuştur: “Allahım! Kullarından herhangi birine va’dettiği yahut kullarından herhangi birisine vermiş olduğun, görüşümün kendisine yetişemediği, kendisinde amelinin zayıf kaldığı, niyet ve arzumun kendisine ulaşamadığı herhangi bir hayır için, ben sana en çok rağbet edenim ve onu senden isterim.’’436 Bil ki, Hakk’ın lütuflarının sınırı yoktur. Hâller de İlâhi lütuflardır. Ve onlar, kendisini yazmaya denizlerin yetmediği, sayısı için de kumların az geldiği Allah’ın kelime ve tecellilerine bağlıdır. Bütün bunları İn’am ve ihsan eden Allahu Teâlâ’dır.